İlk okumalar - 3 (*)

Büyük bir ihtimalle 15 Temmuz siyasetinin sonuna gelindi. Darbe girişiminden sonra iktidarın kurduğu 15 Temmuz söylemi, siyasal alanı tanzim etmede gücünü kaybetti. İktidar bloku, bu sermayeyi 31 Mart’ta son kez kullandı. Dolayısıyla iktidar ortaklarının, bundan sonraki süreçte siyaseti şekillendirmek için yeni bir dile ihtiyacı olacak.

19.04.2019 09:14
Vahap-Coşkun

vahapcoskun@gmail.com

İlk iki yazıda, seçimlerde varılan noktanın partiler için taşıdığı mânâ üzerinde durmaya çalışmıştım. Son yazıda ise, seçime dair bazı genel tespitlerimi aktaracağım.

 

(1) Ekonomideki sarsıntının sandığa daha fazla tesir etmesini bekliyordum. Bir tesiri oldu muhakkak, ama benim beklediğim ölçüde değil. Meselâ 2009’daki gibi bir fatura çıkmadı. İktidar bloku genel oy oranını korudu, iktidar ile muhalefet arasındaki terazide bir değişiklik olmadı.

 

Ekonomide sıkıntıların henüz kitlelere tamamen sirayet etmediği, iktidarın elindeki bütün araçlarla krizi baskıladığı vb birçok neden sıralanabilir bunun için. Ama herhalde en önemli sebep, mevcut iktidar kompozisyonun değişmesi halinde oluşacak belirsizlikten duyulan korkudur. İktidarın mevcut ekonomik karnesinden memnun olmasalar da, seçmenlerinin bir bölümü, en azından elindekini korumak adına iktidara desteklerini sürdürdü. Muhalefet de bilhassa taşra ve kırsaldaki seçmenleri ikna edecek bir ekonomik perspektif sunamadı.

 

Her ne kadar ekonomi beklenildiği ölçüde seçimleri etkilemese de, bir bölüm seçmen sonuçları yine de ekonomiye bağladı. Burada ilginç olan, daha önce laik-seküler çevrelerin AK Partili seçmenleri küçümsemek için dillendirdiği bazı ifadelere (“Makarnaya, kömüre oy veriyorlar”) bu kez muhafazakâr-dindar çevrelerin (“Bir tane domatese, iki tane soğana dâvâyı sattınız”) rağbet etmesiydi. Demokratik kültür ve seçmen tercihlerine saygıda, parti tabanları arasında pek bir farkın olmadığını göstermesi açısından son derece çarpıcıydı bu durum.

 

Ehven-i şer

 

(2) Seçim öncesi araştırmalarda, kendi partisinden memnun olmayan çok geniş bir kitlenin varlığı görülüyordu. Ancak yer değiştirme ihtimali olan kitleleri buna meylettirecek âmiller oluşmadı. Memnuniyetsiz kitleyi tatmin edecek alternatif bir siyasi organizasyon bulunmadığından, bu kitlenin bir kısmı ya protesto olarak sandık başlarına gitmedi, ya da ehven-i şer deyip yerini muhafaza etti.

 

(3) Büyük bir ihtimalle 15 Temmuz siyasetinin sonuna gelindi. Darbe girişiminden sonra iktidarın kurduğu 15 Temmuz söylemi, siyasal alanı tanzim etmede gücünü kaybetti. İktidar bloku, bu sermayeyi 31 Mart’ta son kez kullandı. Dolayısıyla iktidar ortaklarının, bundan sonraki süreçte siyaseti şekillendirmek için yeni bir dile ihtiyacı olacak. 

 

(4) Seçmenin yüzde 85 oranında sandığa gitmesi, demokrasi adına sevinilecek bir durum. Sandık, meşruiyetin en önemli anahtarı ve Türkiye’de seçmen o anahtarı elinde tutmakta kararlı. Seçmenin siyaseti sahiplenmesi, muhalefet partilerini de kamçılamış gözüküyor. Muhalefet uzun bir zaman sonra ilk defa bu denli organize hareket etti; seçim sonrasında hukuki ve siyasi mücadeleyi devam ettirdi; seçim kurullarında sandıkların üzerinde geceledi; her gelişmeden kamuoyunu ânında haberdar etti.

 

Kara leke

 

(5) Türkiye’de siyaset sadece yerel dinamiklerle okunmamalı. Hemen her seçim öncesinde dışarıdan gelen Türkiye aleyhtarı bir söz veya davranış, iktidar tarafından seçimlerin manivelası haline getirilir ve bununla taban kenetlenmeye çalışılırdı. Lâkin 31 Mart öncesinde bu mekanizma işlemedi. Çünkü dış dünya, özellikle Avrupa ve ABD, seçmenlerin kanaatlerine tesir edebilecek hareketlerden uzak durdu. S-400 ve F-35 gibi en kritik konulardaki kararları bile seçim sonrasına bıraktılar. Böylece iktidara seçim kampanyasında kullanabileceği bir malzeme vermediler.

 

(6) Demokrasinin işlemesinde, bağımsız ve tarafsız olması gereken kurumların işlerini doğru yapmaları son derece önemlidir. Zira bu kurumlar, oyunun kurallarını denetler ve her aktörün belirli sınırlar içinde kalmasını temin eder. Onların kitaba uymaları, seçimde beliren neticeye herkesin güven duymasını sağlar ve bir bütün olarak seçimin meşruiyetini güçlendirir. Ne yazık ki bu kurumlardan bazıları, 31 Mart’ta kendi varlık nedenlerini sorgulatacak kadar kötü bir tablo çizdi.

 

Anadolu Ajansı (AA)  bu kurumların başında geliyor. Devletin resmi ajansı sıfatı taşıyan ve seçim verilerini kamuoyuna aktarmada tekel konumunda olan AA, İstanbul’da muhalefet adayının iktidar adayını geçmeye başladığı esnada bilgi vermeyi durdurdu. İstanbul’daki oyların yüzde 98.8’ini beş saat gibi kısa bir sürede bildiren ajans, geriye kalan ve sonucu tayin edecek olan  yüzde 1.2 oyun akıbeti hakkında hiçbir bilgi vermedi. AA, İstanbul’u muhalefetin kazandığını duyurmamak için tarihine kara bir leke sürdü ve bütün itibarını kendi eliyle çöpe attı.

 

(7) Yüksek Seçim Kurulu (YSK) da, 31 Mart’taki tavrıyla şimşekleri üzerine çekti. YSK’ya yönelik üç önemli eleştiri var: Birincisi, iktidardan gelen itirazlar ile muhalefetten gelen itirazlara aynı hassasiyetle yaklaşmaması. İkincisi, bütün Türkiye’nin gözünü diktiği İstanbul seçimleri hakkındaki belirsizliği, seçimlerin üzerinden iki hafta geçmesine rağmen gidermemesi. Üçüncüsü de, KHK’lar ile kamu hizmetinden çıkarılanların önce seçime girmelerine izin verip adaylıklarını kesinleştirmesi, ama sonra bu kişilerden seçimi kazananlara mazbatalarını vermeyi reddetmesidir.

 

YSK’nın önceki içtihatlarından ayrılması ve süreci iktidar taleplerine duyarlı bir şekilde yürütmesi, Türkiye demokrasisinde son derece önemli bir rolü olan bu kuruma olan güveni aşındırdı, güvensizliği büyüttü.

 

“Mazbata fetişizmi”

 

(8) İstanbul’dan 8.5 milyondan fazla oy kullanıldı. Seçim, 14 bin oy farkla İmamoğlu lehine sonuçlandı. Dünyanın her yerinde, bu kadar fazla seçmenin oy kullandığı bir yerde seçim bu kadar az farkla neticelenirse itirazlar yapılır. Kaybeden taraf, kanunun kendisine verdiği yetkileri kullanır ve hukuki süreçleri işletir. Dolayısıyla AK Parti’nin, İstanbul için itiraz etmesinde herhangi bir anormallik yok.

 

Ancak normal durumu anormal kılan bir husus var. O da AK Parti’nin, yöneticileri ve medyasıyla, bir seçime yapılan itirazı ulusal ve uluslararası ayağı olan bir kumpasa karşı mücadele olarak sunmalarıdır. Oyların sayımı bitmeden kendilerini galip ilan etmeleri ve sonuçlar açıklanmadan bütün bir İstanbul’u “Kazandık” afişleriyle donatmaları, ama rakamlar aksini söylediğinde ise hemen komplo ipine sarılmalarıdır.

 

Kaybetmenin verdiği telâşla, 39 ilçeden 24’ünü kazandıkları bir seçimi tamamıyla “usulsüz” ilan etmeleri ve  “tarihin en şaibeli seçimi” şeklinde niteleyip ucu nereye varacağı belli olmayan büyük lâflar etmeleridir. Kendileri kazandığında yere göğe sığdıramadıkları milli iradeye ya da halk iradesine burun kıvırma emareleri göstermeye başlamaları ve bir vakitler çok şikâyet ettikleri “sandık  fetişizmi” kavramını çağrıştıran “mazbata fetişizmi” gibi kavramlara müracaat etmeleridir. Güvenlik güçlerini sahaya sürerek olmayan delilleri yaratmaya çalışmalarıdır.

 

Ezcümle, eskiden kendilerine reva görülen hukuksuzlukları başkalarına yapmakta kaçınmamalarıdır.  AK Parti, 17 yıldır iktidarda. Bu süre zarfında yapılan bütün yerel ve genel seçimler ile halk oylamalarından galibiyetle çıktı. İstanbul, Ak Parti’nin ilk büyük yenilgisi. Bunu olgunlukla karşılayıp ayağa kalkmak yerine çamura yatmaya çalışmak, AK Parti’nin hem mağlubiyeti hazmetmekte zorlandığını, hem de demokrasiye bakışında ciddi açmazlar olduğunu gösteriyor.

 

(*) Kürdistan 24, 17.04.2019

http://www.kurdistan24.net/tr/opinion/b7ef9ac9-d8ed-405b-8361-fb911d6dece0

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.