Ana SayfaYazarlarSüreci mahkûm etmek (*)

Süreci mahkûm etmek (*)

 

17 Mart 2013’te İstanbul-Zeytinburnu Kazlıçeşme Meydanı’nda bir Newroz etkinliği düzenlenir. Türkiye’de yeni bir çözüm süreci başlamıştır. Heyecan doruktadır. Barış rüzgârları esmekte, umut dalgaları her yana sirayet etmektedir. Bütün memleket dört gün sonra Diyarbakır’da yapılacak olan büyük Newroz mitingini beklemektedir. Coşku yüksektir. 30 yıldır süren çatışma bitecek, silahlar susacak ve yeni bir dönem başlayacaktır. 

 

BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, böyle bir atmosferde küsüye çıkarlar. Kalabalık bir kitleye hitap ederler. Medyanın ilgisi görülmeye değerdir. Kameralar kayıt yapmakta, muhabirler sağa sola koşturmakta, habire notlar alınmaktadır. Konuşmalar, genellikle, barışın gerekliliği ve sürece verilen destek temaları üzerinden yapılır. Herhangi bir olay ya da taşkınlık olmaz.  Tören başladığı gibi sorunsuz bir biçimde sona erer.

 

“Barış Nevruz’u”

 

Ertesi günü çıkan gazetelerin büyük bir kısmı Kazlıçeşme Meydanı’nda verilen barış mesajlarını sahiplenir.

 

Sabah, Demirtaş’ın “Çözüm için herkes elele” sözünü öne çıkarır, “meydanlarda barış yemini” edildiğini duyurur.

 

Yeni Şafak, kutlamaların şiddetten uzak ve coşku içinde geçmesinin altını çizer ve “meydanlarda kardeşlik havasını”nı manşetine koyar.

 

Cumhuriyet, gençler birbirini öldürmesin diye çözüm sürecini desteklediklerini belirten Demirtaş’ın “savaş, cinayettir” ifadesine hak verir.

 

Star, Demirtaş’ın sürecin karşıtlarına “Eğer çözüm öneriniz yoksa gölge etmeyin” şeklindeki çıkışına ve Önder’in “Barış iradesini yere düşürmemek için elimizden ne gelirse yapacağız” sözüne dikkat çeker.

 

Hürriyet de, halaylar ve türküler eşliğinde karşılanan Newrozu “Barış Nevruz’u” olarak selamlar.

 

17 Mart, 21 Mart’ın habercisi olur. Önder, devletin tahsis ettiği kosterle İmralı’ya gider. Öcalan’dan tarihi mektubu alır. Diyarbakır’da yüzbinlerce insanın huzurunda Öcalan’ın “Silahlı mücadelenin devri kapandı. Artık mücadele siyasi yollarla verilmelidir” mesajını okur. Bütün televizyonlar bu anı canlı yayınlar. Ardından mektubun her bir cümlesi ekranlarda saatlerce yorumlanır. 22 Mart’ta gazetelerini ellerine alanlar, Başbakan Erdoğan’ın “Öcalan’ın çağrısını olumlu buluyorum” cümlesiyle ve barışı çağıran manşetlerle karşılaşır:

 

Radikal: Bijî Türkiye.

Milliyet: Silahlara veda.

Yeni Şafak: Silah sustu. Barış zamanı…

Akit: Silahları susturun, sınır dışına çıkın.

Taraf: İşte Türkiye’nin baharı. Yeni Türkiye’nin Nevruz’u…

 

Karanlık tipler

 

Ancak her yerde olduğu gibi burada da, barışın lafının edilmesinden hoşlanmayan karanlık tipler vardır ve onlar boş durmazlar. Kürtlere karşı düşmanca yayınlarıyla bilinen ve her satırından buram buram faşizm damlayan Türk Solu adlı bir derginin çevresinden üç kişi, Kazlıçeşme’de yaptıkları konuşmalardan ötürü Demirtaş ve Önder hakkında suç duyurusunda bulunurlar. Soruşturma açılır. Bir savcı fezleke hazırlayarak Demirtaş ve Önder’in dokunulmazlığının kaldırılması için Adalet Bakanlığı’na başvurur.

 

Bakanlık, başvuruyu “hangi suçun oluştuğunun belirtilmediğinden” bahisle iade eder. Ancak gözünü ceza bürüyen kararlı savcılar vardır Bakırköy Adliyesi’nde. Onlardan biri dosyayı devralır, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nden mitinge ilişkin bilgi ister. Emniyet, hem Demirtaş hem Önder’in konuşmalarında barış sürecinden bahsettiklerini ve sürecin devam etmesi için ellerinden geleni yapacaklarını söyleyerek sürece desteklerini açıkladıklarını rapor eder.

 

Konuşmalarda herhangi bir suça temel teşkil edebilecek bir husus tespit edilmemiştir. Buna rağmen savcı ısrarını sürdürür. Yeni bir fezleke hazırlar. İki vekil için yeniden Adalet Bakanlığı’nın kapısını çalar. Ancak dokunulmazlık nedeniyle dosya Meclis’te durur.

 

Ne var ki burası Türkiye’dir, zaman da köprünün altındaki sular da olağandan hızlı akar. Meclis, bugün yarattığı tahribat çok daha iyi anlaşılan, yanlış bir hamle yapar ve vekillerin dokunulmazlığını topluca kaldırır. Her ne kadar dokunulmazlık topluca kaldırılmış olsa da, hedef tahtasına oturtulanlar HDP’lilerdir. Böylece Demirtaş ve Önder de yargılanmaya başlar ve nihayetinde cezaya çarptırılırlar.

 

FETÖ kumpası

 

Meselenin bir hukuki, bir de siyasi tarafı var. Hukuki açıdan tablo ibretlik. Üç noktaya temas edilebilir. Birincisi, Demirtaş’ın da Önder’in de ifadelerinde cebir ve şiddete teşvik yok. Şiddeti meşrulaştırma yok. Aksine, şiddette ısrar eden anlayışı eleştirmek ve çözümün diyalogda olduğuna işaret etmek var. Bu ifadelerden bir suç çıkarmak, ancak aşırı zorlama ve kavramları tersten okuma ile mümkün olabilir.

 

İkincisi, yargılama süreci birçok hukuki sakatlıkla malul. Mesela, Demirtaş ve Önder’in ifadeleri bağlamından koparılarak suçlama konusu yapılmış. Gerçek ifadelerin ortaya çıkması için konuşma kayıtlarının bilirkişiye gönderilme talepleri mütemadiyen reddedilmiş. Lehe delillerin toplanması noktasında bir gayret gösterilmemiş. Sadece bu aşamada yaşananlar dahi, yargının maddi gerçeği bulmak değil sanıkları cezalandırmak kastıyla hareket ettiğini anlamaya yeter.

 

Ve üçüncüsü, bütün bu süreci başlatan ve yürütenlerin kimliğidir. Soruşturmayı başlatan suç duyurusunu yapan şahıs FETÖ’den tutuklanmış. Hem soruşturmanın dayanağını oluşturan ilk tutanağı hazırlayan polis, hem de soruşturmayı yürüten iki savcı FETÖ’den ihraç edilmiş. Yani tepeden tırnağa bir FETÖ operasyonu var karşımızda. Bir taraftan FETÖ ile mücadele söylemi ile yeri göğü inletirken diğer taraftan — sırf bir siyasi muhalifi tasfiye etmek için — apaçık bir FETÖ kumpasına dört elle sarılmak, ne ahlâken ne de hukuken bir yere konulabilir.

 

“Kandan nemalanmak”

 

Siyaseten söylenebilecek olan ise, sürecin mahkûm edildiğidir. Süreç, devletin kararıydı. Süreç çerçevesindeki bütün faaliyetler, devletin bilgisi dâhilinde yapıldı. Demirtaş, Önder ve diğer siyasi aktörler Öcalan ile devletin denetimi altında görüştüler. Kandil’e devletin kontrolünde gittiler. PKK yöneticileriyle devletin isteği üzerine görüştüler. Onlara çalışmalarını yürütmeleri için gerekli imkânları devlet sağladı.

 

Devlet, sürece özgü bir kanun da çıkardı. Bu kanun kapsamındaki görevleri yerine getiren kişilerin idari, hukuki ve cezai sorumluluklarının doğmayacağını hüküm altına aldı. Yalnızca bu kanunun doğru ve hak eksenli yorumu bile, süreçle ilintili sarf edilen sözlerden ötürü bir ceza verilmesini engeller.

 

Film bitmedi!

 

Fakat böyle olmadı. Sürecin yaşandığı günlerde Erdoğan’ın “kandan nemalanmakla” suçladığı Bahçeli çizgisi geldi, Türkiye’ye hâkim oldu. O çizgi şimdi eski defterleri kendisinin uygun gördüğü yerden açıyor ve hesap soruyor. Kesip biçiyor, hem süreci mahkûm ediyor hem de gelecekte bu tür işlere yeltenecek olanlara gözdağı veriyor. Bunu yaparken devletin hukukunu da siyasi itibarını da ayaklar altına alıyor.

 

Bugün bu çizgi, gücünün zirvesinde, karşısına çıkanı deviriyor, önünde durmak zor. Lâkin bu hal, bu çizginin mutlak bir zafere eriştiği anlamına da gelmiyor. İstediği kadar derinleşsin, Kürt meselesi bu hukuk ve siyaset karşıtı çizgi ile çözülemez. Dolayısıyla bugün mahkûm edilen siyaset, bir gün bir yerlerden yine başını uzatacaktır.

 

Salonu terk etmek için acele edilmesin. Film bitmedi daha!  

 

——————————————–

 

(*) Kürdistan 24, 12.12.2018

http://www.kurdistan24.net/tr/opinion/c02c401b-50cd-4127-849e-9a73449a82f9

 

 

- Advertisment -