Akvaryumdaki Siyam Balığı

Kınından çekilmiş eğri kılıç, namluda paslı kurşun gibi külhan gezen silüetler, birlikte yaşamanın, barışın, iletişimin önündeki en büyük engellerden birisiydi. Hele çatışmanın, şiddetin, yönlendirilmiş öfkenin durma can aldığı günlerde… Çünkü öfke kolay kandırırdı insanı; kör eder, kendi sesinin dışına sağır ederdi.

10.05.2019 16:42
Yaşar -Sökmensüer

aysokmensuer@gmail.com

 

İktidarın ve artık incir ağacını ittifakın arka değil ön bahçesine diken ortağının köşeli/döşeli söylemi, seçimlerin de ana oyun havası oldu. 

“Uyduları”, kanalları, medyası da, müzelik Sahibinin Sesi gramofonları, taş plakları yine tezgâha çıkardı tabiatıyla…

Çığırtkandan medet umana,  “tezgâh siyaseti” ehven gelir zira.   

 

Lâkin dillerine 32 kısım tekmili birden pelesenk ettikleri çatışmacı söylem, Kılıçdaroğlu’na linç girişimine kadar varan o vurdulu-kırdılı film, çekirdeği iktidardan Açıkhava Sinemaları’nda bekledikleri gişeyi yapmadı.

O filmi pek sevmedi insanlar.

Belki eskiden görmüşlerdi.

Belki film icabı bile olsa, vicdanı, ahlakı, adaleti böylesine yok sayan düşman senaryolara artık katlanamamışlardı.

 

İktidar ve ittifakı, kendilerini destekleyen kitlelerin “insan” olduğunu unutmuşlardı herhal.

O adaletsizliğin bir zamanlar o insanların da başına geldiğini unutmuşlardı.

Sonra sete almadıkları, zaten önerilen rolü de reddeden Abdullah Gül hatırlattı:

“Anayasa Mahkemesi'nin 2007 yılındaki haksız “367 Kararı” karşısında ne hissettiysem, başka bir yüksek mahkeme olan Yüksek Seçim Kurulu'nun dün aldığı kararı duyunca aynı duyguları yaşadım. Yazık, bir arpa boyu yol alamamışız”.

 

Her sürecini, esas oğlanlarını, artistlerini, kötü kahramanlarını, kifayetsiz muhteris figüranlarını film gibi seyrettim ekranlardan.

Öyle ki… Seçim gecesi AA filmi koparttığında, milyonların bipli, ıslıklı “Makinist, makinist…”  seslenişini kulaklarımla işittim.

Filmin müziği de finalde Yeşilçam’ın pek sevdiği Füsun Önal’dan geldi:

“Herkesle dalga geçtin /Ektiklerini biçtin, oh olsun…”  

Film bittikten sonra teşrifatçılar çıkıp da, “Film iptal…” demişse ne ola?

 

Yıllar önce Francis Ford Coppola'nın 1983 yapımı Rumble Fish (Siyam Balığı) filmini izlemiştim.

Oyuncu kadrosu da efsaneydi; -Patti Smith’in kulakları çınlasın- o günlerde tam “Çoluk Çocuk “ Matt Dillon, Diane Leane, ayrıca Mickey Rourke, Dennis Hopper…

Adamım Tom Waits bile vardı filmde.

 

Film siyah-beyazdı.

Sadece filmde arada bir görünen ve öfkeyi, kavgayı, ölümcül çatışmayı simgeleyen erkek Siyam Balıkları’nda renk kullanmıştı Coppola. Balıklar kan kırmızısı ve maviydi.

Besleyenler, akvaryumcular bilir.

“Akvaryumdaki Siyam Balığı” kendisinden başka hiç bir türdeşine, hatta kendi cinsine bile yaşam şansı tanımaz.

Ötesi... Karşısına konulan bir aynada, akvaryumun camında kendi silüetini görünce, ona da saldırır.
Kendisi ile bile kavga eder. Geçinemez.
“Rakibini” ya da kendini yok edinceye kadar savaşır.
O nedenle akvaryumlarda, içerden camla ayrılmış bölümlerde, birbirlerinden ayrı tutulurlar.
Birlikte yaşayamadıkları için,dar bölmelere mahkûm olurlar ömürleri boyunca, müebbeten...

 

Bir parantez açayım…

Melih Gökçek’in Ankara Belediye Başkanlığı’nın ilk devirlerinde, bugün saraylar, kasrlar kondurulan AOÇ’ye ilk “yerleşke” adımı, oradaki Hayvanat Bahçesi üzerinden denenmişti.

Gökçek önce var olanın yanına “Pelüş” Hayvanat Bahçesi yapacağını açıklamış, sonra “Safari Park” projesiyle devam etmişti ufaktan istila projelerine.

Asıl niyet arazisi yapılaşmaya kapalı olan AOÇ’ye ilk adımı atmak, kapanan kapının arasına ayağını sokmaktı.

Kentliyi AOÇ’ye de bir şeyler yapılabileceğine yavaştan alıştırmaktı.

 

Asıl değinmek istediğim, aynı yıllarda Hayvanat Bahçesi’ni dolaşan Gökçek’le ilgili Hürriyet Ankara’da yayınladığımız haberimizdi.  

O koca Hayvanat Bahçesi’nde Gökçek’in en yoğun ilgisini, uzun uzun izlediği, bilgi aldığı,  kendisinden başka hiç bir balıkla geçinemeyen Siyam Balığı çekmişti.

 

Filme dönersek… Filmde, öfkenin, kavganın, didişmenin sembolü olan Siyam Balığı'nın dışında, hayatı tümüyle siyah-beyaz gören bir insan (Mickey Rourke) anlatılıyordu.
Ve öfkesi kalıbına uysa da kabına sığmayan, kendisinden farklı insanlara diş gıcırdatan, çete savaşlarını özleyen kardeşi (Matt Dillon) aktarılıyordu perdeye.
Zor değildi, farklı olana, rakip gördüğüne öfkelenmek.

O söylemin etkisinde, o öfkenin akvaryumunda yaşadığında siyah-beyazdı tabi ki hayat. Öfkeliydi…

Nihayetinde suyunu, ısısını, havasını, dekorunu kendine göre ayarladığın akvaryumunun balığıydın.

 

Kınından çekilmiş eğri kılıç, namluda paslı kurşun gibi külhan gezen silüetler, birlikte yaşamanın, barışın, iletişimin önündeki en büyük engellerden birisiydi.
Hele çatışmanın, şiddetin, yönlendirilmiş öfkenin durma can aldığı günlerde…
Çünkü öfke kolay kandırırdı insanı; kör eder, kendi sesinin dışına sağır ederdi.
En arızalısı da, insanın kendini inandırması... Akvaryumundaki yansısına bakıp bakıp, "Ayna ayna söyle bana, en kudretli kim bu dünyada?" demesiydi. 

Tökezlediğinde sıra, akvaryumundaki kendi türdeş balıklarını bile tehdit etmesine varırdı.

 

Ötekine biteviye söylenmek, bir zamanlar “öteki” olmakta prim aradığın seni önce “beriki” yapar, koşullar elverişliyse böyle sıfatların Üretim Dairesi Başkanlığı’na yükseltirdi.
Tarihimizden, coğrafyamızdan, dünümüzden/günümüzden iyi bilirdik bu dili.

“Marangoz hatası” kürsülerden, kurullardan iyi bilirdik.

Seçim sürecini de öyle idrak ettik zaten.

Ve idrak, yanılsamanın puslu havasını dağıtırdı zamanı geldiğinde.

 

Bir gün ansızın gelirdi aklına.

O akvaryuma atılıp artık tek başına yaşayabilen Siyam Balığı, hep birlikte, topluca yaşadıkları nehirlerden oralara getirilmişti.

Öfkeyi, düşmanlığı yaratan o akvaryumdu.

Filmdeki gibi biri çıkıp, hepimizin bildiği ama pek söyle(ye)mediği o cümleyi kuracaktı bir gün:

 “Birileri bu balıkları nehrine bırakmalı. Orada kavga etmezler.”

Balıkların atıldıkları bir akvaryumda değil de, nehirde hep birlikte yüzerlerse barış içinde yaşayabileceklerine inanıyordu Rourke’un canlandırdığı kahraman. O uğurda öldü.

 

Öfkeyle tetiklenen şiddet, çatışmacı zihniyet, ne futbolda, ne TV’de, ne medyada, ne de siyasette “rayting” alıyor artık.

Vicdanın, aklıselimin şafağında itibar görmüyor.  

Öfkenin, çatışma, tehdit siyasetinin mumu yatsıya kadar.

Sabahına, her şey güzel olacak.

 

“Öfkeli”, artık sadece Pamuk Prenses ’in yedi cücelerinde sevimli. 
Ona da anca yüz yıllık masallarda katlanılır...

 

BİR FİLM/BİR REPLİK

 

HALKTAN DA GİZLİ, DAVALIDAN DA…

 

“Mahkeme beni deli olduğuma inandırmak istiyor. Evet. İşte komplo bu. Bana dünyanın çıldırmış olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Saçma, kaotik, biçimsiz, absürd…

Suçsuz insanları yargılamakla kalmıyor, bir de üstüne olup bitenden habersiz bırakarak yargılıyor onları.

Dava yalnızca halktan değil, davalıdan da gizli.”

Dava (The Trial), Yönetmen: Orson Welles, 1962.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.