“Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediniz”

Ne zaman sardunya görsem o gelir aklıma. Zeki Müren’le yapılan bir röportajda okumuştum: "Babaannem küçük, boş havuzun etrafına tenekelerdeki sardunyaları dizerdi. Benim ilk sahnem, o sardunyalı havuzlar oldu..."

27.09.2019 08:08
Yaşar -Sökmensüer

aysokmensuer@gmail.com

 

Cümbür cemaat gidilen “Benim gönlüm sarhoştur, yıldızların altında” pikniklerini saymazsak çocukluğum Türk Sanat Müziği’nin kıyılarına uğramadı pek.

Annemin tutkusuyla klasik müzik konserleri, operalar da geçti çocukluğumdan ama “mekanın-sahnenin-efradın enteresanlığı” dışında dinleyici isteklerim arasında yer almadı.

Rock’dı dünyamız. Anadolu Rock  da sızıyordu tabi araya…

Dönemin gençlik çaylarındaki, diskolardaki “ağır aşk salınımları”na (slow dans da denir) bile Deep Purple’dan Child in Time, Led Zeppelin’den Stairway to Heaven, Pink Floyd’dan Julia Dream, King Crimson’dan Epitaph, Rare Bird’den Sympathy filan eşlik ediyordu.  

 

Maltepe'de Türk Sanat Müziği sanatçısı Yusuf Gül’ün minicik bir plakçısı vardı.

Çocukken annemle oraya gitmenin ödülü, bana da bir 45’lik plak seçme hakkının verilmesiydi.

Cem Karaca’nın Emrah ve Karacaoğlan’ı seslendirdiği ilk 45’liği, ardından Hudey’i, Resimdeki Gözyaşları o küçük dükkândandır. 

Küçüktü ama hemen her seferinde ünlü bir sanatçıya rastlardık.

Çocukken Zeki Müren'i ilk kez orada görmüştüm.

Şaşırmıştım biraz, değişikti.

Ardından ailece gidilen Lunapark Aile Gazinosu'nda izlemiştim:

“Benim aziz dinleyicilerim, dünya güzellerim…”

Radyolardan da yolda olanlara, “Gözünüz yolda, kulağınız bende olsun” anonsu geçiyordu o aralar.

Şarkıları o dönemin “siz seçin, biz doldurulalım” kasetlerimizde yer almasa da, ona özgü bir ses ve göz aşinalığı yerleşmişti hayatımıza.

En “hard” dönemimizde, rock kuşağının “bahçevanı” olmuştu sanki.

 

İlk gençliğimde Ruhi Su, Rahmi Saltuk’la açılan pencereden türkülere bakarken,  caddelerde mini etekli/şortlu Zeki Müren afişleri görünüyordu.

"Cinsel kimlik" kavramı değil konuşma diline, literatürümüze bile girmemişti o yıllarda.

Zeki Müren dersen, TRT'ye çıkabilen ilk ve tek "cross-dresser (karşı cinsle özdeşleşmiş elbiseler giyen)"dı.

Fönlenmiş saçlar, topuklu ayakkabılar, manikür, vatkalı simli bluzlar, kaşlar alınmış, makyajlı...

Her elbisesine ayrı bir isim verdiğini yazardı gazeteler.

 

Eşcinselliğin, tribünlerde hakemlere haykırılan kelimeyle, sadece o “küfür”le anıldığı yıllarda sahnede, her yeri kaplayan afişlerinde lame süper mini eteği, makyajı, röflesi ile tam takım endam etmişti de...

O yargının hışmına uğramamıştı pek.

Tamam, ayrımcılığın güya örtülüsü “şakayla karışık” dokundurmalar, “Tren, öpsün seni Zeki Müren”ler, fıkralar gırla gitmişti de, farklı cinselliği her kesimde sevilmesini engellememişti.

Kimsenin mührünü yememiş, karantinaya alınmamıştı.

 

Bülent Ersoy’un cezaeviyle, sahne yasağıyla boğuştuğu, mahkemelere sürüklendiği, "kadın davranışlı erkek sanatçıların emniyete çağrılıp uyarıldığı" 12 Eylül darbesinin bile dokunulmazıydı mesela.

Öte yandan... Darbe dönemine inat, lakabı “Paşa” bile olmuştu Müren’in. Ve anında mizahı üremişti:

“Paşaya Zeki Müren diyemeyince, Zeki Müren’e paşa dediler...”

 

Çoğu masada gülümseten bir espri gibi geçiştirilse de tümü ayrımcılıktı, bıyıkaltı aşağılamaydı elbet.

Kadınlara, farklı cinsel tercihleri olanlara, farklı kökenlilere, yahut hedeftekilere yönelik böyle “espri”lerin altında, her zaman “öteki mizahı”, kahkaha pornosu yatıyor zira.

Üzerine sosu da argoyla, hatta küfürle yerleşiyor.

 

Peki... “Epey farklı” olmasına karşın Zeki Müren’in bu toplumsal/kurumsal dokunulmazlığı,  acaba onun tarzından mıydı... Yoksa tutumundan mı?

Cemal Süreya “99-Yüz” kitabının ona ayırdığı bölümünde pek üzerinde durmadığımızı düşündüğüm bir pencereden bakıyor meseleye:

“Zeki Müren halk içinde hem hayranlık, hem şakayla anılır.

(…) Zeki Müren gerçek dokunulmazlığa ulaştığı halde kendini saklıyor.

Eşcinselliği tam savunamadı.

Hiç bir eşcinsel biseksüelliği o kadar vurgulamaz, hiç bir biseksüel de eşcinsellikle o kadar böbürlenmez.

Sanırım bu yüzden, Zeki Müren’in eşcinseller arasında yeterince bir ağırlığı yok...”

Ardından da onun eşcinselliğe “hayınlık ettiğini" savunuyor.

Ve Müren’i son 40 yılın en büyük şarkıcısı olarak nitelemesine rağmen... Ne cesur buluyor, ne de efsane.  

 

Televizyon evlere girdiğinde, Müren'in Cahide Sonku ile rol aldığı "Beklenen Şarkı" filmini hatırlıyorum.

Bize "çok eski, hatta mizâhi" gelmişti.

Ama Müren’in taş plaklardaki “Klasik Türk Musikisi” yorumculuğundan vazgeçip, popülere, Hafif “Batı” müziği, vals ritimlerine, ardından “mektepli arabesk”e yönelmesinin ipuçları o filmle beliriyordu:

 “Genç bir konservatuar öğrencisi olan Zeki, şarkıcı olmak için gittiği küçük gazinoda klasik tarzda eserler söylemek istemiş ve gazino patronunun ‘Bu insanlar baba efendiden, Dede Efendi’den anlamaz’ diyerek çıkışmasını üzerine “Telgrafın Telleri”ni teatral bir sahne gösterisiyle icra edip, değişen düzene ayak uydurmuştu.” (¹)

 

Murat Belge de Müren’in yarım saatlik bol kederli, bol kadehli ünlü “Kahır Mektubu” şarkısıyla ilgili yazısında o dönüşüme ironiyle değiniyor:

“Giden sevgilinin ‘yokluğu’ somut bir şahıs olarak kalan sevgilinin karşısında oturmakta. Galiba kadeh ona kalkıyor.

Atmosfer koyu, içki koyu. Bardağı sıksan rakı akmayacak, beyaz peyniri sıksan kahır fışkıracak.”

 

Zeki Müren 23 yıl önce 24 Eylül’de ayrıldı hayattan.

Ne zaman sardunya görsem o gelir aklıma.

Müren’le yapılan bir röportajda okumuştum:

"Babaannem küçük, boş havuzun etrafına tenekelerdeki sardunyaları dizerdi.

Benim ilk sahnem, o sardunyalı havuzlar oldu..."

 

Sevdiğim şarkıları az değildir; “Dediler zamanla hep azalırmış sevgiler” başta olmak üzere...

Ve onun sesi her Anneler Günü'nde mutlaka gelir kulağıma:

"Uyandım uykudan aradım seni /Sağıma soluma bakındım anne

Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık /Üşüdüm üstümü örtsene anne."

Yerini de doldurulmaz bulurum.

Yani yazımı bir “Kahır Mektubu” değil, “Muhabbet Bağı” sayın.

 

BİR FİLM/BİR REPLİK

 

ŞÖHRET YALNIZLIĞI

 

Susan Alexander: Çok fazla insan tanımam.

Charles Foster Kane: Ben çok fazla insan tanırım, sanırım ikimiz de yalnızız.

Citizen Kane, Yön: Orson Welles.


"On yedi yaşımdan beri anne yemeğinden, aile sıcaklığından, akraba yakınlığından yoksun, yapayalnız bir insanım ben. Hala benim dahi izah edip derinine maalesef inemediğim bir yalnızlık duygusu var şöhretin içinde. Belki de dışında, kabuğunda…” Zeki Müren.

 

(¹) Mehtap Tanar, “Bir Değişim Döneminin Sembolü: Zeki Müren”, Evrensel Kültür. 2012.

(²) Murat Belge, “Kahır Mektubu Üstüne Metin İncelemesi”, Tarihten Güncelliğe.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.