Veni-vidi-cici bici

“Duygusal açıdan çok cahiliz. (…) Sen ve ben birbirimizi çok şımartmıştık, hava geçirmez bir varoluşun içindeydik. Her şey kusursuzdu, tek çatlak yoktu. Oksijensizlikten öldük.”

16.08.2019 09:04
Yaşar -Sökmensüer

aysokmensuer@gmail.com

 

Örf-adet-gelenek barikatı mı demeli, “alt yapı-sosyal tesis” yetersizliği mi…

Göreneği de eklemeli “görücü”yle kelime uyumundan.

Görücü usulü evlilikler, Cumhuriyet’in, Medeni Kanun’un, baloların başkentinde de hem “zaruri”, hem de normal sayıldı yıllarca.

İzdivaca giden yol, sözlü değil gözlü iletişimden geçiyordu zira.

Ki bu uzaktan meftun temâşâya “göz göze iletişim” demek için bile yıllar gerekecekti.

Solgun bir fotoğraftan perdesi yarı aralık pencereden seçilen flu bir profile, akraba düğününde etraf kesmelerden “doğrudan görücü” ev ziyaretlerine kadar varlığını öyle ya da böyle kuvvetle sürdürdü.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2016 verilerine bakılırsa, evliliklerin yüzde 59.9’u görücü usulü gerçekleşmiş.

Yani görücülüğün müzelik olması için daha epey elektrik gerekiyor. (İzdivaç Müzesi enteresan bir butik müze olabilir miydi acaba?)

 

Yirminci Yüzyıl’ın ilk yarısında gizli yahut “hayatım –ecnebi/aranjman- roman” istisnalar dışında tek yol sayılan “Geldim-gördüm-evlendim (Veni-vidi-cici bici)” meselesi, öncelikle gelinlik kız bakma turlarını olanaklı kılan müesses nizam gerektiriyordu elbet.

Hamamda kız bakma müessesesi de tarihe böyle eklendi.

 

Mahallenin toplu hamam turları, gelin adayının kalabalık bir aile heyeti tarafından ayrıntılı olarak incelenmesine de imkân tanıyacaktı.

Damat adayına da anadan üryan ayrıntılarıyla, “etraflıca” anlatılıyor muydu bilemem ama (annelik işte, olur mu olur)…

Yedi yıl önce Hürriyet Ankara Gazetesi’nde hayata geçirdiğim ve bir yılı aşkın süreyle yayınladığımız mütevazı “sözlü tarih” çalışmasında, “hamamda kız bakma heyeti”nde yer alan bir okurumuzun satırlarını aktarabilirim:

“1958 yılında Ulus’taki Karacabey Hamamı’na 8-10 kişilik aile heyetiyle gitmiştik. Annemler sokağımızdaki bir kızı düşünüyorlardı ağabeyime... Ama bizim ‘bakmaya’ geleceğimizi, kızcağız da öğrenmiş hamama girdiğinde. Öyle saklanmaya, örtünmeye çalıştı ki, onun o hâli herkesi üzdü. Pek bakmadı, bakamadı keşif heyeti. Sonra ağabeyim de Polatlı’da askerlik yaptığında gördüğü bir kızla evlendi. O da görücü usulüydü...”

 

Toplu piknikler, düğünler, bayram ziyaretleri de  “görmeye” kapı aralıyordu.

Bir de tüm ara mekanizmaları atlayıp, niyeti herkesçe belli, doğrudan görücü ziyaretlerinden söz etmeliyiz.

Görücüler tanıdığı ya da kendi tanımıyorsa yanına “ortak tanıdık” birini alarak “kızına bakacağı” aileyi ziyaret ederdi. Bazen yanlarında kazık kadar mahdumuyla…

Sadece “bakma”yla, süzmeyle sınırlıydı ziyaret, “isteme” sonraki meseleydi.

Bugün bile isteme ritüelinin bir parçası sayılan evin kızının kahve pişirme meselesi, bir önceki aşamada, “fol yok-yumurta yok” evresinde devreye girerdi. (Üstünkörü Görücü Kahvesi mi diyelim)

Mesele sonuca bağlanmazsa, bir fincan kahvenin değil 40 yıllık, 40 dakikalık bile hatırı yoktu tabi.

“Ne mühendisler, doktorlar istedi de vermedik” tekerlemesinin evveliyatı belki de bu ziyaretlerden gelmedir.

Ve bugün bu ilk tanışma hadisesinin TV’deki izdivaç programlarındaki görücülükte, “Elektrik aldım, bir çay içelim bari” seviyesine anca gelmesi sadece masallarla açıklanır:

“Az gittim, uz gittim, bir de dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim”…

 

Annemle babam birbirlerini ilk kez sinemada görmüşler. Sene 1954.

Birbirleriyle ahbap olan iki ailenin erkek tarafı, diğer ailenin güzelliğiyle efsane, sevgili kızı annemi gözlerine kestiriyor.

Ailelerde kadınlar hariç herkes asker, aile büyükleri general.  

İzdivaç içtimâsını gözümde Yüksek Askeri Şura’dan hallice canlandırıyorum.

 

Ailenin büyük hanımları aralarında gizlice anlaşarak, iki gencin birbirini görmesi için bir mizansen düşünüyorlar.

Eh, nerede olacak bu? Hipodrom olmaz. Hem lüzumundan fazla resmi, hem çok kalabalık.

Gar Gazinosu’nda bir aile yemeği sürprize açık. Aniden dansöz Nana fırlar ortaya... Damat adayının da gözü değerse, muhtemel izdivaç baştan yara alır.

Pikniğe gitseler, istop filan derken sıra saklambaca da gelecek. Sonra koydunsa bul.

 

Sinema geliyor akıllarına.

Ve Ankara’da devrin en şık sineması olan Büyük Sinema “görme yeri” olarak belirleniyor.

İki ailenin 10-15 kişiyi bulan heyeti, iki genci de yanlarına alarak sinemaya gidiyorlar.

Ama gitmeden önce geline damat adayının kim olduğunu, damada da müstakbel gelinin kim olacağını fısıldıyorlar.

Giriyorlar salona, oturuyorlar. Oturma düzenini annem şöyle anlatıyordu:

“En sağ başa beni, en sola da Turan’ı oturttular. Arada 10-15 kişi var. Usulca bakmak mümkün değil. Eğilip bakman lâzım. Denk getirip bakacakken ışıklar söndü...”

 

Yanıtı seziyordum zaten ama ikisine de ayrı ayrı, “İzlediğiniz film neydi?” diye sormuştum.

O dönemlerde sinemada seyrettiği hiç bir filmi unutmayan, ötesi ölünceye kadar sinemada izlediği filmleri artistleriyle tek tek sayan annem dâhil, bilemediler. Tahmin bile edemediler.

Filmi, hiç seyredememişler ki...

Gözlerini filmlerden de uzun ömürlü bir perde örtmüş demek.

Birbirlerini çok sevdiler. Altmış yıl, bir arada…

 

O yıllarda herkes bi evlenmiş, bi evlenmiş zaten… Öyle ki Gençlik Parkı Nikah Dairesi’nin Nikah Memuru “Mücteba Yetişen”, reisicumhurlar, başbakanlar kadar popüler olmuş.

Ömrü yetse, Kadınca Dergisi’nin asparagasın şâhikası “Türkiye’nin En Seksi Erkeği” yarışmasını ne Turgut Özal’a, ne Ahmet Mete Işıkara’ya kaptıracakmış.

Yukarıda değindiğim sözlü tarih çalışmamda okurumuz Ayten Tekin satırlarıyla resmini çiziyor Mücteba Bey’in:

“O yılların Ankara’sından söz ederken Mücteba Bey’den bahsetmemek müm kün mü? Çok zarif bir beyefendiydi. Orta yaşlı, uzun boylu, şakakları hafif kırlaşmış, siyah saçlı ve beyaz tenliydi. Henüz ütüden çıkmış duygusu veren lacivert takım elbisesinin içinde bir asilzadeden farksızdı. (İsminin anlamının seçilmiş, seçkin olduğunu da vurgulayalım)

Ama onun esas cazibesi ses tonuydu. Diksiyon dersi mi almıştı, yoksa Allah vergisi miydi bilmiyorum. Fakat o konuşmaya başlayınca, sesinin frekansında evliliğinizi etkileyeceğine inandığınız bir büyü hissederdiniz. İmzalar atıldıktan sonra evlilik hayatı ile ilgili öğüdünü de aynı büyü içinde verir, ortamı kutsallık duygusuyla doldurarak evliliğe son noktasını koyardı.

O dönemin bütün Ankaralıları tanırdı o özel beyefendiyi. Çünkü ben dâhil, Ankara’da o dönemde evlenen çiftlerin yüzde 99’unu Mücteba Bey evlendirmiştir. Herkes nikâhını onun kıymasını isterdi.”

“Nikahta keramet vardı” diyorlardı da,  “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç” (¹) da olsa, “Hayâlin tadı gerçeğe dönmesinde değil, o ilk şeklini korumasındaymış...”

 

Güngör Uras 16 Temmuz 2000’de Milliyet’de yayınlanan yazısında, Müçteba Bey’in o ünlü nikâh tiradını bugünlere taşıyor.

Konuşmanın ilk bölümü noter senedi gibi:

“Birbirinizle evlenmek için vermiş olduğunuz kararınızı evvelce yazı ile bildirdiniz. Bu isteğiniz üzerine gerekli incelemeleri yaptık. Medeni durumlarınızı araştırdık. Medeni Kanunumuz ve evlenme talimatnamesi hükümlerine göre ilan yaptık. Evlenmenize mani yok. Kanunen evlenmeye ehil olduğunuz anlaşılmıştır. Şimdi bize yazı ile bildirmiş olduğunuz isteğinizi, benim ve şahitlerinizin önünde sözle de söyleyiniz. Birbirinizle evlenmek istiyor musunuz?

Benim önümde ve şahitlerin huzurunda birbirinizle evlenmek istediğinizi söylediniz. Evliliğinizin kanunen aktedilmiş olduğunu haiz olduğum selahiyete binaen sizlere bildiriyorum. Evliliğinizi evlenme siciline tescil ettim. Nüfus kütüğüne de kaydedilmek üzere nüfus idaresine ayrıca bildireceğim. Hayırlı ve uğurlu olsun.”
 

İkinci bölüm ise “içişleri”ne,  işbölümüne dair:

“Bu tören ile şu dakikadan itibaren evlilik birliğiniz kurulmuştur. Birbirinize karşı bu birliğin devamını ve saadetinizi temin etmekle, karı koca yek diğerine karşı sadakat ve müzâheretle (destek olma, arka çıkma) mükellefsiniz. Çocuklarınızın iaşe ve terbiyesine beraberce özen gösterme sorumluluğunu taşıyacaksınız. Koca, birliğin reisidir. Karı ve çocukların münasip veçhile iaşesi, ona aittir.

Kadın müşterek saadeti temin hususunda gücü yettiği kadar kocasının muavini ve müşaviridir. Eve kadın bakar. Birliği koca temsil eder. Evin daimi ihtiyaçları için koca gibi kadın dahi birliği temsil hakkını haizdir. Evlilik birliğinizin vücut bulduğu bu andan itibaren Medeni Kanunumuzun tahmil ettiği bu mükellefiyetleri sizlere hayatınız devam ettiği müddetçe uyulması lazım gelen vecibeler diye hatırlatır, sizlere sıhhat ve saadetler dilerim.”

 

Kadını muavin-müşavir kılan, erkeği iaşe sorumlusu, birliğin reisi yapan vs, vs, vs, bu “zarif” metnin tarih olması yerindedir elbet.

Ancak yerine belediye başkanının rozetine göre satırarası ham politik mesajlar eklenen, gerdeğe neredeyse sloganlarla yürünen nikâh törenlerini de tarihe gömmenin zamanıdır.

 

BİR FİLM/BİR REPLİK

 

DUYGU CEHÂLETİ

 

“Duygusal açıdan çok cahiliz. Bize anatomi, Pretoria'daki tarım, hipotenüsün karesinin dik kenarların karelerinin toplamına eşit olduğu gibi her haltı öğrettiler. Ama insan ruhuna ilişkin tek bir şey öğrenmedik. Kendimiz ve başkaları hakkında kara cahiliz. (…) Sen ve ben birbirimizi çok şımartmıştık, hava geçirmez bir varoluşun içindeydik. Her şey kusursuzdu, tek çatlak yoktu. Oksijensizlikten öldük.”

“Scenes From a Marriage (Bir Evlilikten Manzaralar)”, Yön: Ingmar Bergman.

 

(¹) Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Hüseyin Rahmi Gürpınar.


 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.