Yalanın adını bad-ı saba koymak

Ayıplanmayı, dışlanmayı, bir başına kalmayı, hatta sudan bahanelerle cezaevini göze alarak doğruları söylemek… Yahut öyle ya da böyle yalanın yanında durup alayından –terfien- kurtulmak. , O altlı üstlü “ben”lerin bu mücadelesinde ilki lehine elde edilen zafer, yalnız, tek başına, törensiz kutlanabilecek bir mertebe günün koşullarında. Aynaya bakıp, usulca şerefe…

21.06.2019 08:39
Yaşar -Sökmensüer

aysokmensuer@gmail.com

 

 

“Yalanları mahkûm et demeyin bana. Yalana karşı savaş verilemez.

Yalanla savaşmaya kalkıştınız mı, önce onun ne olduğunu söylerseniz ve onun intişar etmesine (yayılmasına) yardımcı olursunuz.
Kimin yalancı olduğunu söylerseniz onu meşhur edersiniz.

Yalan ve yalancı, düşmanlarının sırtından geçinir.

Yalan ve yalancı, doğruyu nakz etme (bozma) tecrübeleri sayesinde işgal ettikleri sahayı genişletirler.

Oysa doğruya bel bağlayanlar, buna vakit ayıramaz. Çünkü bu doğrunun kendini ihmal etmesi anlamına gelir.

Doğru intişar etmez (yayılmaz) ve işgalci değildir.

Aranılıp bulunmayı bekler ve kucağını sadece kendini isteyenlere açar.”

 

İsmet Özel’in 20 yıl önceki bu yazısı, “doğru”ya atfedilen naiflik açısından tartışılabilir elbet.  

Ama yalanın, iftiranın, gerçeği eğip bükmenin, göz göre göre ve göz göze yalancılığın en pespaye, en refleksif devrini sürdüğüne inandığım bu süreçte o yazı aklımdan çıkmıyor.

 

Bu bombardımanın altında muhatapları ne yapmalı, onu da tam kestiremiyorum.

İşi gücü bırakıp iftiralara karşılık vermekle uğraşsa, mevzu bir zamanların dizi dizi incisi Yalan Rüzgarı’na, korosu dünden hazır polemik kakofonisine dönüşüyor.

Ötesi verilen karşılığın da çarpıtılarak sündürülmesi, yeni “buluş”larla ana gündem haline getirilmesi utanmazca mümkün.

Zira çok kısım medya, hem üreticisi, hem de dağıtıcı bayisi yalan zincirinin…

Aldırmayıp sussa, birileri yalanın, iftiranın üzerine sürekli kaçak kat çıkıyor.

“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” de efkârı dağıtmıyor bu konuda.

 

Becerikli iftira, iftihar vesilesi

 

“Çamur at izi kalsın” atasözünün, seçilen, bilinçli bir siyasetin ana bilim dalına, kürsüsüne adını verdiği bir süreç bu.

Ekranlardaki becerikli iftiraların iftihar vesilesi olarak görüldüğü, beceriksizinin ise, “Şunu adam gibi yapın” istihzasıyla uyarıldığı bir zihniyet dolambacı.  

 

Böyle yapış yapış bir siyasi atmosferde her güne “Bugün mönüde ne var?” duygusuyla uyanmamak, ağzında o acı, o tiksindirici tadı hissetmemek mümkün değil.

Neredeyse sonucunu bile bir tarafa bırakıp “Gel 23 Haziran gel” tezkerecisine dönüşmemi, sürdürülen/sündürülen bu yöntemin seçimle bitmeyeceğine dair koyu kanaatim de engelliyor.  

 

Yalan rüzgârıyla biriken kirli siyasi havanın, o cenahtaki bir çok insanı da daha sözüne başlarken, bir yalanı kabul ya da reddetme, hatta karşı çıkma ikilemine sürüklediğini düşünüyorum.

Bir yanda kırk hatır, öte yanda kırk satır mı desek…

Yazımı bu minvalde planlarken, 15 Haziran’da Yıldıray Oğur’un “Demokratik tövbeler bozuldu mu?” başlıklı yazısını okudum.

 

Yalanı, iftirayı, hakareti mubah görmek

 

Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın 13 Haziran’da Yeni Şafak’ta yayınlanan “Doğrucu Davut olmak” yazısından şu satırları aktarıyordu:  

“Yazıya böyle başladım ama asıl maksadım yalnızca doğruyu söylemenin yetmediği ve her zaman caiz olmadığı, doğru olmanın yanında bir de hikmet unsurunun bulunma zaruretine işaret etmek idi. (…) Islaha, hakkın yerini bulmasına, yanlışın düzeltilmesine faydası olmadığı halde düşmanın, zalimin, kötü niyetli kimselerin işine yarayacak doğruyu söylemek fazilet değildir.

 

Bir tercih olarak “doğruyu söylememek”in ne anlama geldiğine, faziletin sözlükteki satırlarca karşılığına hiç girmeden… Bir gün sonra Levent Gültekin’in de Karaman’ın yazısına, “Yalanı, iftirayı, hakareti mubah gören dindarlık” başlığıyla değindiğini hatırlatmakla yetineceğim.

Diken’de yayınlanan yazısının başlığı yeterince açıklayıcı ama… Gültekin yazıyı eleştirirken şu vurguyu da yapıyor:

“Kimin işine yarayacağına bakmaksızın doğruları söylemek, adil ve dürüst olmak, ülke yararını mahalle yararı üstünde görmek, iftiradan, hakaretten, yalandan uzak durmak insan olmanın gereğidir, Müslüman olmanın değil.”

 

Murat Sevinç de 18 Haziran’da Gazete Duvar’daki “Bir tercih olarak yalana inanmak…” yazısının finalini, Gültekin’in yazısını önererek getiriyor.

Mevzuyu Karaman’ın yukarıda eleştirilen yazısından bir gün sonra köşesine aldığı balans cümlesiyle bitireyim:

“Islah niyetine dayalı olup hikmete de uygun olan her uyarı, tenkit, gayret makbuldür elbette, ama (ama ama ama) Doğrucu Davutluk adına düşmana fırsat vermek ve bindiğimiz dalı kesmek de makul ve meşrudur diyemem!”

 

Faideli yalan yahut faydasız doğru

 

Düşmanlık vurgusu bir yana…

Ben de yazım boyunca “Karaman’ın savunması”ndaki deyimi arıyormuşum meğer; “Bindiği dalı kesmek…”

Bindiğin dalı kesmemek için doğruyu söylememenin ne anlama geldiği,  müridini nereye götüreceği açık.  

Yalan böyle eğip bükmelerle evcilleşiyor, sıradanlaşıyor, yayılıyor, bünyeye böyle yediriliyor belki de.  

İnsanın mezhebine göre kapsamı değişen “beyaz yalan”, daha da kirlenip “faideli yalan”a terfi ediyor, o kurumda, ortamda üst rütbesini o yolda alıyor.

Bir bakıma kendi siyasetini, kültürünü, dilini, inancını, hatta baştan aşağıya “kurgu”sunu yarattığını düşünmek de mümkün.

Gerçeği eğip bükmek, doğruyu sadece “işe yararlığı” ile değerlendirmek, gerçeği, doğruyu saklamayı devrine (bindiğin dala) göre caiz görmek ve bunu profesyonelleştirmek…

Kendi kompozisyonumca, önerilenin özeti bu.


Bu Ali Cengiz formül, dobralıkla boşboğazlık arasındaki mesafeyi de “doğru”nun aleyhine sıfırlıyor.
TDK sözlüğünde “boşboğaz”ın karşısında, “saklanması gereken şeyleri söyleyiveren” yazıyorsa, saklanması gereken çok çok şeyleri olan bu coğrafyada, “yalan”ın bir çok merci için bir bakıma önkabule dönüştüğünü söylemek, sanıyorum azgınlık olmayacaktır.
“Doğrucu Davut” nitelemesindeki potansiyel pişmanlığı, muhtemel ayıplanmayı, “öteki”liği Karaman’ın yazısında da kuvvetle hissediyoruz.

Anlaşılan bu devirde tek kabahati doğruyu söylemek olan Davut’a (s)empati, “keloğlan, keleş oğlan” kadar bile değil.  
 

Aynaya bakmak önce yüz gerektirir

 

Ayıplanmayı, dışlanmayı, bir başına kalmayı, hatta sudan bahanelerle cezaevini göze alarak doğruları söylemek…

Yahut öyle ya da böyle yalanın yanında durup alayından –terfien- kurtulmak. ,

O altlı üstlü “ben”lerin bu mücadelesinde ilki lehine elde edilen zafer, yalnız, tek başına, törensiz kutlanabilecek bir mertebe günün koşullarında. Aynaya bakıp, usulca şerefe…
 

Resmi öğrenme sürecimiz, kulağımıza küpe geleneksel nasihatlerimiz, koyun bacaklı atasözlerimiz, her müşkül durumda “Sus” diyen tecrübelerimiz ise ikinci duruşa meyilli. (Eğer buna “duruş” denilebiliyorsa…)

Devre göre “faydasız doğru”yu ayıklayabilirsen mercimeğinde, ilk sınavı geçiyorsun.

Ardından “faideli yalan”la devam ediyorsun menziline…

O yolda ilerledikçe gazetede, ekranda, partide, hüküm vermede/hükmetmede filan dört köşe olman işten değil.

 

Lâkin… Yelkeni yalan rüzgârıyla dolan o kötürüm zaferi, insanın aynaya bakarak kutlaması çok zor.

O vahşi yalanlar, o rüsva koleksiyon, bahanenin anagramı “bana ne”ler, gün gelir aynadaki siluetinin arkasında lanetli bir hayalet gibi belirir. 

Hem aynaya bakmak önce bir yüz gerektirir, değil mi?  

Cepte arkası kuşlu aynalar taşımanın zamanıdır.

 

BİR REKLAM/BİR REPLİK

 

YALANIM CEBİMDE


Sanıyorum 9-10 yıl önceydi… GSM firmalarından birisinin yeni bir “hizmet servisi”yle  ilgili reklamı vardı.

Hizmetin adı, “Acil Çıkış Servisi”… 

Firmanın web sayfasındaki “hizmet”le ilgili duyuru da, yeterince teşvik ediciydi doğrusu:
“Sıkıcı bir randevuda sıkışıp kaldıysanız ya da aile büyükleri ile yediğiniz yemek bitmek bilmiyorsa, artık nasıl kurtulucam diye düşünmenize gerek yok. (Evet web sayfalarında aynen kurtulacam diye yazılmıştı. Samimi, enseye tokat SMS dili tabi ki daha davetkâr)
Acil Çıkış Servisi ile sizi istediğiniz zaman, istediğiniz ortamdan kurtarıyoruz.”

Helal! Bir ortamdan, bir durumdan, sıkıcı bir toplantıdan/buluşmadan kurtulmak, bir yerden kalkmak istiyorsunuz.
Mümkün olduğunca açık, dürüst olmak işinize gelmiyor. Ya da tarzınız değil.

Size bir bahane, bir “fırsat”, ak bir yalan gerek.
Reklamda belirtilen 4 haneli numaraya boş SMS atıyorsunuz.
Bir dakika sonra sizi arıyorlar ve ahizeden -üzerinize afiyet- anonsun kuyruklusu duyuluyor:  
“Sevgili abonemiz,
Sizi içinde bulunduğunuz sıkıcı durumdan kurtarmak için geri arıyoruz.
Konuşuyormuş gibi yapın ki anlamasınlar.
Oradan hemen kurtulmak istiyorsanız bu fırsatı iyi değerlendirin. Hoşçakalın.”
 

Ben başkasının yalancısıyım…


Kısaca “Bana müsaade, kalkmam lazım” demeye ne gerek.

Şişi-kebabı karartmadan, size dinletilen telefon kaydıyla konuşur gibi yapıyorsunuz:
“Deme ya, yapma ya... Tamam, hemen geliyorum.”
Ardından size soran gözlerle bakan ailenizden sıkıcı meslektaşlarınıza, ondan sıkıcı olmasın arkadaşlarınıza, dönüyorsunuz:
“Hemen kalkmalıyım, büyük büyük dayımın kaynı kalp krizi geçirmiş. Nabzını demin cepten naklen dinlettiler…”

Çuvallasanız da ne gam… Topu koskoca firmaya atabilirsiniz:
“Ben başkasının yalancısıyım…”
Kelimenin tam anlamıyla, yalanım cebimde meselesi yani. 

 

O servis artık yok…

 

Kaldırmalarının o servisin bu ülkedeki kârlılığıyla, fizibilitesiyle alakalı olduğunu hiç düşünmüyorum doğrusu.

Yedikleri haltı idrakle ilgili olmalı.


 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.