Yaşlanmak ve gibi hissetmek…

Tutkunun, bir aşk imkânının, bir insanın kendini bir kadına, bir erkeğe beğendirme, onunla “müstesna” olma ihtirasının solduğu zamanların yaşlanmayla ilgisi var. Kocamanın milâdı orada gizli.

04.05.2019 15:40
Yaşar -Sökmensüer

aysokmensuer@gmail.com

 

İlk gençliğimizde bizim için ihtiyarlık kademesi 45’lerde başlar, 50’sini geçene de “vah vah”lanırdık.

O günlerde, yani 15-16’lı yaşlarımızın her mevsim baharında, 40’ını çoktan geçen Brigitte Bardot’yu, Sophia Loren’i filan o meçhulde görmezdik tabi.

Onların yaşı olur muydu hiç.

Film bittiğinde kolumuza takar, akran gezerdik.

 

Gençliğimizin filesini taşımak dışında “ihtiyar olan”a makul baktığı nadir zeminlerden birisi de, Orson Welles’in o mahut şarkısıydı:

“Ben genç olmanın ne olduğunu biliyorum /Fakat sen yaşlılığın ne olduğunu bilmezsin...”

Gerçi henüz keşfedilmemiş ağırdan rap tarzında o şarkıyı ıslığımıza yerleştirilen, o günlerde seyrettiğimiz şık bir klipti ama... Müziği, sözü de kıvamlı gelmişti doğrusu.

 

Yanlış hatırlamıyorsam Sezen Cumhur Önal’ın Müzik Yelpazesi programında yayınlanan klipte, fonda o şarkının eşliğinde satranç oynuyordu Welles.

Satranç dediysem, taşları değişik formlarda shot kadehlerdi. Taşı aldın mı, bi dikişte içiyordun.

Çoban matıyla dört hamlede bitirirsen ne âlâ...

Yoksa kazanmanın mı, kaybetmenin mi bünyene daha iyi geleceği istiap haddine bağlıydı.

Tam 16 taşı (“shot”ı) olan rakip zorluysa, müsabakanın “Yine mi güzeliz, yine mi çiçek” makamından seyretmesi de kuvvetle muhtemeldi tabi.

Olsun… Yenme ihtirasına ayık yenik düşendense, esriğin “umurumda mı dünya” mağlubiyeti yeğdir benim için.

 

Tecrübeler de yaşlanır

 

Welles’in ezgili konuşmasını, sözlerini sevdik de… Meselenin pek öyle veciz ceviz özetlenemeyeceğini sonraları fark ettik.

Bazı dizeleri üstten üstten gelen o şarkı da “yaşlanmıştı”.

Evet, yaşlanan ya da o yolda hızla yaş alan bir insan, ihtiyarlığın ne menem bir şey olduğunu bilir, en azından kestirirdi şüphesiz.

 

Ancak.... Gençlik tahayyülün koşmaktan, zıplamaktan, ağaca tırmanmaktan, merdivenleri üçer beşer çıkmaktan ibaret değilse eğer…

Diyelim 70 yıl sonra karşısında dikilen “gençlik”in, “genç olma”nın ne demek olduğunu nasıl bilebilirdin?

Kendi kuşağıyla pek bir övünen her yaştan ihtiyarlarımızın kulakları çınlasın…

Sadece geçmiş zamanda kalan kendi gençlik tasavvurundan yapacağı çıkarımlar, bilgiden çok nasihate götürmez miydi insanı?

Hayattan yeni deneyimler elde edemiyorsan, onun peşine ağır aksak da olsa düşmüyorsan… Tecrübeler de yaşlanırdı.

 

Yaşlılığı kemikleri sızlamadan hissedip, 70’inde giden Welles’e haksızlık etmek de istemem.

Yurttaş Kane’e filminin finalinde, son nefesinde ve üstelik o kadar büyük adamken, ölmeden önce son sözü çocukluğundaki tahta kızağının adı olduysa (Rosebud)...

Biz, yani -her yaştan- yetişkinler ve dahi yaşlılar, Welles’in o şarkısının bir dizesini hep birlikte ve ağır endam hımbılî makamdan olmamak kaydıyla söylememiz mümkün:

“Gel seninle şarkı söyleyelim /Ben yaşlılığı anlatırken sana, sen gençliği çal bana...”

Yine de gençliğini her hâliyle süren bir insana, yaşlılığı anlatma hevesinde olmak…

Bana mezarlıklarımızın soğuk resepsiyonundaki “Her canlı ölümü tadacaktır” tabelasını hatırlatıyor.

 

Neyse… Bu yazıyı hiçbir “yaşlı”nın okumayacağını biliyorum.

Çünkü hepimiz hissettiğimiz yaştayız.

Bazılarımız gençliğinden bile genç hatta.

Yalanlarımız ihtiyar.

 

Doğum belgesi de bazen teferruat. Emekliysen Nüfus Cüzdanı’nı yenilemeden yenilemeye sandıktan çıkarıyorsun.

O belgeye hâlâ niye “cüzdan” dendiği de ayrı kara mizah.

İçine yılları koydukça, biriktirdikçe zenginleştiğin bir nevi banka cüzdanı değil.  

O cüzdanı götürüp, biriktirdiğin yılları başkasına da havale edemiyorsun maalesef.

Olsun… Benim gibi sigara tiryakisiysen, mevduat faizinin yüksek olduğunu söylüyorlar.

 

İnsanın kendisini gibi hissetmesi” en âlem hâllerinden birisi.

O “gibi”lerin uçsuz bucaksız alanı, aklıma durduk yere bir zamanların magazinel tek leydi figürü Güngör Bayrak’ı getiriyor.

‘Star’ olmadan önceki günlerini o sihirli ekle özetlemişti:

“Çok gösterişliydim, bir Rönesans gibi yürürdüm sokaklarda…”

Eh, kendini genç hissetmek de bir nevi Rönesans zaten.

 

Her insanın dört yaşı var

 

Siyaset yazmadığım için Barış Manço’nun “Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum” şarkısını es geçersem…

Kendini “gibi hissetmek” herhalde insanın en çok yaşıyla ilgili kurduğu bir cümle.

İnsanın yaş meselesi ise en az üç ayrı yaşa tekabül ediyor.
Olduğu yaş, gösterdiği yaş, hissettiği yaş…

Buna olduğu yaşla, hissettiği yaş arasındaki şarampolde yaşayanları katarsak... Buyurun dördüncüsü.

 

Küresel klişeler arasında belki de terapiye en teşne olanı, “İnsan hissettiği yaştadır” vecizesi.

Hemen her vecize gibi, daha çok uyduranın işine yarıyor böyle kıssalar.
Ve ruhla beden, kimyayla biyoloji, havsalayla mafsallar itişiyor bu mevzuda.

Normal… İnsan hislerini, ruhunu, hayâllerini yaşına uygun büyütemiyor genelde.

Bu nedenle kimse tüm varlığıyla öyle tamı tamına, tarifi tarifine ihtiyarlamıyor. 

 

Can Yücel’in dizelerindeki gibi o ikilem:

Ruhum sıkıldıkça, ruhum /Mızrapsız bir tambur gibi

Apayrı bir hava vücudum /Sarhoş bir İskele Babası kadar

Hem delikanlı, hem deliler gibi ihtiyar”

Bir yaşlının bedeninde, her yaştan bir “kendisi” gizli zira. 

Onların yaşları, her gün başka ayaklanma, başka ricat, başka muamma.

Birisi dizlerini ovarken, diğeri ağaçtaki can eriğini gözlüyor.

 

Yaşım normal de, kilometre çok abi

 

İnsanın kendisini olduğu değil de hissettiği yaşta görmesi, devrelerini yakmıyorsa sorun sayılmaz. Güzel de kiminde.

Lâkin ikide bir, yersiz-zamansız “Kendimi 20 yaşında hissediyorum” derseniz, biri çıkar “E, bi koşu gel o zaman” der. 

Kontra yanıtı da Murat Menteş’den gelir:

“Elli yaşındaki bir adam kendini otuz yaşında hissediyorsa, yirmi yılını boşa harcamıştır.”

Abartılı, bünyeleşmemiş böyle durumların insanı “vezir etmesi” pek beklenemez bence.
İnsanın yaşadığı, olduğu yaşa biraz vakarla yaklaşması da kıymetli.

Gençliği yaşla değil de henüz solmamış hayâllerle tanımlıyorsa, o dönemi hepten geride bıraktığı anlamına da gelmez.

 

Bir de insanın kendini olduğu yaştan çok daha yaşlı hissetmesi, öyle göstermesi/öyle bilinmesi durumları vardır ki…

Bir başka yazıya uzun uzadıya mevzu olabilecek bu durumu da, bana roman gibi gelen bir anekdotla geçeyim.

Uzunyol sürücüsünün yüzündeki kırışıklıklara bakıp yaşını sormuşlar.

“Benim yaş normal de, kilometre çok abi demiş…”

Beni sorarsanız… Kendini -mecburen erken kalkarsam- sabahları ihtiyar hisseden, gerçek yaşını öğle saatlerinde uyanarak bulan, sonra geri sayıma geçip geceler boyunca 35-40’lara inen nesle aşinayım sanırım.

 

Kendini 100 yaşında filan hissedenlere ise, Murat Menteş’in Ruhi Mücerret romanını öneririm.
Kitabın hikâyesi, bazen sağnağa dönüşen aforizmaların arasına sıkışsa da...

Boris Vian’ı -uzaktan- hatırlatan absürdlükleri, Pulp Fuction’dan Tarantino’ya gezintileri, hayalgücünün afacanlığından kelime cambazlığına giden dili, kara komedinin renkli hatta pembe imkânlarıyla hoş.

Bir de kahramanının “100 yaşında olması hali” var ki, tadından/acından yenmez.

 

İlk aşk, son aşk ve heves…

 

Romanın sayfalarına girmişken, Menteş’in mevzumuza limon sıkacak bir kaç cümlesine de yer vermek istiyorum: 
“Mazide kalan herşey kısa sürmüş demektir.

Yaşlılık sonlanmasını istemediğiniz tek hastalıktır.

Gözlerinde öğle ezanı (yoksa sala mı) okunuyordu...

Ilımlılık ölümcül, yeterlilik sıradan, aşırılık lezizdir."

 

İhtiyarlığın elden ayaktan düşme hâlinden çok söz edilir de, bir de hayatın, aşkın, hayâllerin gönülden düşmesi durumu var.

Ruhi Mücerret’i okurken hep düşündüğüm bu meselenin cümlesini de buldum: 

“Kalbim benden önce mezara girecek.

 

Tutkunun, bir aşk imkânının, bir insanın kendini bir kadına, bir erkeğe beğendirme, onunla “müstesna” olma ihtirasının solduğu zamanların yaşlanmayla ilgisi var.

Kocamanın milâdı orada gizli.

Menteş’in romanında buna da rastladım:

"Benim yaşımda aşk, kimin kollarında öleceğine karar vermektir.”

 

Ama yaşlanmak o hevesin, o yaşanmışlıkların hatıralarını öldürür mü derseniz...

İsmet Özel’in dizelerini, bu mevzuya da uzanacak genişlikte okuyun derim:

“Otların sarardığı yerlerde güneş
kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.”

 

 

BİR FİLM/BİR REPLİK

 

YALNIZ OLMAK BAŞKA, YALNIZLIK BAŞKA…

 

İki yıl önce ölen aktör Harry Dean Stanton’ı çok severim.

Bu sevgimde Paris-Texas filmindeki oyunculuk maharetinin, siluetine çok uygun hüznünün değil de, güzelliğiyle primadonnam Nastassia Kinski ile rol almasının da etkisi var mıdır, bilemiyorum.

Ama bir repliği aklımda:

"Görmeyi o kadar çok istiyordum ki, artık hayal etmeye bile cesaret edemez oldum."

 

Onu en son, 91 yaşında ölmeden hemen önce 2017 çekilen Lucky filminde seyrettim.

Filmde de 90 yaşında bir adamı canlandırıyordu. Hüznüyle tebessümü, sessizliğiyle ironisi bu denli kaynaşan bir insan görmedim.  Harikaydı… 

 

Yaşlılığın nicel anlamda değil de niteliksel yalnızlıkla da bir ilgisi olmalı.

Bu geniş mevzuya girmeden, filmdeki bir replikle yetineyim:

- 90 yaşındasın, artık bir yardımcı tutabilirsin.

- Yok istemem, tek başınayım.

- Hiç yalnızlık çekmiyor musun?

- Yalnız olmakla yalnızlık çok farklı şeyler doktor.

 

Yazımın sonu da öyle gelsin:

İnsan bazen yalnızlığı, hatıralarını soldurmamak için seçiyor.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.