Çeyrek yüzyıl önce bir doğum günü partisi

Veda sahnemizde elim onun fırıncı küreğini andıran elinin içinde kaybolurken, kırık bir bakışla birlikte hayatım boyunca unutamayacağım bir cümle dökülüyor dudaklarından: “Bugün benim doğum günüm, biliyor musun?”

06.01.2019 13:43
Yiğiter-Uluğ



 

Derin bir uykudan telefonun uzun “dirililiiii” sesiyle uyanıyorum. Oda karanlık. Saate bakıyorum, henüz 6.00 bile değil, güneş doğmamış. “Kim olabilir bu saatte?” sorusuna cevap ararken, telefona ulaşmaya çalışıyorum.

“Alo?”

Karşımda hiç tanımadığım bir ses: “Günaydın. Sizin Kenneth Austin diye bir tanıdığınız var mı?”

 

Adamın ön dişlerinden fırlayan t ve h harfleri, ahizeye rağmen kulağımı dövüyor. Uyku sersemi kavrayamıyorum… Birkaç tekrardan sonra arayanın, Taksim İlkyardım Hastanesi’nde görevli polis memuru Ökkeş olduğu ve beni, bir kavgaya karışan Amerikalı arkadaşıma yardım etmek üzere acil servise çağırdığı anlaşılıyor. Son cümle teskin edici olmak bir yana, telaşımı ikiye katlıyor: “Merak etmeyin, hayati bir durum yok.”

 

Hızla giyiniyorum. Allahtan, evim hastaneye yürüme mesafesinde. Yolda, düşüncelerimi biraz geriye saracak, polis memurunun “Kenneth Austin” dediği Kenny ile son birkaç haftada yaşadıklarımızı kafamda toparlayacak kadar vaktim var…

***

Her şey 1992 yılının yazında başladı aslında… Arkadaşım Ömer Araz aracılığıyla, Basketbol Birinci Ligi takımlarından Nasaş’tan bir teklif aldım; takım menajerliği… Fabrikası Gebze, Dilovası mevkiinde olan, kağıt üzerinde Kocaeli takımı olarak görünen Nasaş’ın, antrenörü ve oyuncuları İstanbul’da yaşıyor, takım antrenmanlarını Tarabya’daki Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü’nün salonunda yapıyor. Sezon başlayınca sadece maçlarını oynamak için İzmit’e gidip gelecekler.

 

Ömer’in organize ettiği ilk buluşmada, Nasaş şirketinin genel müdürü ve spor kulübünün başkanı Fethi Ağalar, “Bu iki şehre yayılma hali, bir dağınıklık yarattı. Takımı toparlayacak bir menajere ihtiyacımız var” dedi.

 

Oyuncuları sosyal alışkanlıklarından koparmama, rahat ettirme gibi bir iyiniyete dayanmış olsa bile, bu “hafta içi İstanbul, haftasonu İzmit” formülünü yadırgadığımı söyledim. Tam “Böyle olmasa bile zaten bir menajere ihtiyacınız olmayacak mıydı?” diye sormaya hazırlanıyordum ki, “Masraf çıkmasın diye, bugüne kadar idari işleri fabrikanın muhasebe bölümünden bir arkadaş götürdü. Ama şimdi lig yaklaşıyor, lisansların falan çıkarılması lazım” dedi. Anlamıştım; takımı profesyonel bir yöneticiye teslim etmek değildi niyetleri… Karşılarına çıkabilecek bürokratik engelleri olabildiğince düşük maliyetle aşabilecek bir “yardımcı” arıyorlardı. “

 

O sıralar daha iyi bir alternatifim yoktu; parça bölük işlerle medarı maişet motorunu stop ettirmemeye uğraşıyordum. Şartları kabul ettim, başladım…

 

Güzel bir takımımız vardı. Levent Topsakal, Ömer Büyükaycan, Yusuf Erboy, Recep Şen, Yalçın Küçüközkan gibi milli takım seviyesinde yerli oyuncuların yanına, daha önce İTÜ ve Karşıyaka formaları giymiş Amerikalı John Spencer eklenmiş, koçluk görevine de formasını sırtından yeni çıkarmış, eski milli basketbolcu Necati Güler getirilmişti. O sezon Türk basketbolunda bir milattır aslında… Birkaç ay önce federasyon yönetiminde bayrak değişimi yaşanmış, yılların başkanı Osman Solakoğlu, yerini Turgay Demirel’e bırakmış, çiçeği burnunda başkan da devrim sayılabilecek yönetmelik değişiklikleriyle çok farklı bir dönemin kapısını açmıştı. Basketbolumuzun kader çizgisini değiştiren yeni uygulamalardan biri, uzun bir aradan sonra ligde ilk kez ikişer yabancıya izin verilmesiydi. Ancak Nasaş, son anda Ömer Büyükaycan’ı kadrosuna dahil ederken bütçesinin dibi göründüğü için, Başkan Ağalar sezona tek yabancı ile girme kararı almıştı.

 

Alışılageldiği üzere Efes, Fenerbahçe, Galatasaray ve Tofaş’ın favoriler arasında sayıldığı ligde, Nasaş’ı diğerlerinden ayıran, iki şehir arasında gidip gelmesi ve bir yabancı oyuncuya sahip olması değildi yalnızca… Asistan koçu olmayan tek takımdı aynı zamanda... Diğer takımlar, gayet heybetli ve şık takım elbiseli kenar yönetim ordularıyla çizginin hemen kıyısında arz-ı endam ederken, biz, koç Necati Güler, kondisyonerimiz Yüksel Tezel ve benden oluşan mütevazı ekibimizle denge kurmaya çalışıyorduk. Nasaş, asıl üretim alanı olan aliminyum işlemeyi de benzer bir istihdam politikasıyla götürmeye çalıştığı için olsa gerek, ekonomi sayfaları şirketin zorda olduğunu anlatan haberlerle doluydu.

 

Hazırlık maçları, takımımızın pota altında yetersiz kaldığını, savunmanın temel direği olacak ve ribaundları toplayacak bir uzun oyuncudan mahrum olduğumuzu tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştu ki, bir de 2.08’lik boyu ile kadronun en uzunu olan Ömer Büyükaycan’dan gelen kötü haberle sarsıldık. Ömer’e fıtık teşhisi konmuştu ve hemen ameliyat olsa bile, doktorlar 7-8 hafta antrenman yapmasının mümkün olamayacağını söylüyordu.

 

Çaresiz, “ikinci yabancı” formülüne yöneldik. Başkan, “Bize hemen bir pivot bul” dedi, bunun için ayda beş bin dolar ayırdığını söyledi ve ben başladım aramaya…

 

O dönemde insanoğlu henüz internetle tanışmamış, kıtalar arası iletişimde en popüler araç faks… Daktilo marifetiyle mektubunuzu yazıyor, pek çoğu Amerika kıtasında yaşamakta olan oyuncu temsilcilerine fakslıyorsunuz. Saat farkı var, malum… Adam kalkacak da, faksta sizin “Boyu 2.05’ten aşağı olmayan, zıplayınca çemberi ısırabilen, her maç 20 sayı atıp, 10 ribaund alabilecek ve bütün bu işleri ayda beş bin dolara yapmayı kabul edecek kadar kıt akıllı birini arıyoruz” makamından çalan mektubunuzu görecek ve de cevap verecek… (Meraklısı için tabloyu tamamlamakta fayda var: O sezonun en değerli oyuncusu Petar Naumoski, Efes’e yıllık 135 bin dolar karşılığında geldi. Takımın diğer yabancısı Larry Richard ise yılda 150 bin dolar kazanıyordu, yanılmıyorsam.)

 

Günler, haftalar geçti, bizim pivot arayışımız bir türlü sonuca eremedi. Oradan buradan kataloglar, yabancı dergiler ediniyor, satır satır okuyor, kenarda köşede kalmış biri çıkar mı acaba diye uğraşıyorum. Göz koyduğumuz oyuncular için paramızın yetmediğini kibar dille ifade eden mektuplar alıyoruz… Bize önerilenleri de gözümüz tutmuyor. Kıvranıp duruyoruz.

 

Kasım ayı sonlarında bir gün, o zamanlar düzenli olarak okuduğum USA Today gazetesinin spor ekinde, altı puntoyla yazılmış kısa haberler sütununda tek satırlık bir haber gördüm. Haber bile denemez, bir not… “Kenny Austin signed with Oklahoma Cavalry” yazıyor; Kenny Austin, Oklahoma Cavalry takımına imza atmış. Oklahoma Cavalry, o sıralar NBA’in bir alt ligi kabul edilen Continental Basketball Association’da yer alan bir takım… CBA, NBA’de ve Avrupa’da iş bulamamış oyuncuları toparlayan, onları ayda 1500-2000 dolar gibi düşük ücretlerle oynatan, hiç değilse göz önünde olmalarını sağlayan küçük bir lig. Bir tür vitrin de diyebiliriz… Kenny Austin de yabancı bir isim değil. 1986-87 sezonunda Nasaş’ta oynamış, 2.06 boyu ve atletik özellikleriyle akılda kalmış bir uzun oyuncu. Türkiye’den ayrıldıktan sonra Fransa ve Belçika liglerinde boy göstermiş. Fakat son seneye ait bir kaydı yok.

 

Fethi Bey’e çıtlatacak oldum, “Hemen bul Kenny’yi, çok iyi bir isim” dedi. Ardından uzun uzun eski oyuncusunu anlattı: “Kenny buraya gelen diğer zenci oyunculara hiç benzemezdi. California’da doğup büyümüş, Amerika’nın en saygın üniversitelerinden Houston’daki Rice’tan mezun, saksofon çalan, ilginç merakları olan, entelektüel ve derin bir adamdı. Onun tekrar bizde oynamasını çok isterim.”

 

Bugünün gençlerine google’sız bir dünyada, elinde “Kenny Austin, Oklahoma” yazılı bir kağıt parçasıyla Amerika’da adam aramayı nasıl tarif edebilirim, bilmiyorum. Fakat önce Oklahoma Cavalry kulüp ofisindeki sekretere, sonra da onun yardımıyla o akşam deplasmanda maç oynayacak olan takımın kalacağı otele ulaşmayı başardım. Santraldan, Kenny Austin’i istedim ve kısa bir bekleyişin ardından, uykulu bir “Hello” duyuldu derinlerden.... O an, aydan Houston’la bağlantı kuran Neil Armstrong’un neler hissettiğini anlayabildim…

 

Kenny, altı yıl önce oynamış olduğu kulübün başkanı tarafından hatırlanmaktan da, tekrar isteniyor olmaktan da pek hoşnut oldu. O anın zevkini çıkarmak istercesine “Fetiiii… Fetiiii” diyor ve yüksek sesle gülüp duruyor. Bense o sırada telefon faturasına kaç sıfır eklendiğini düşündüğümden, sadede gelmeye çalışıyorum. Takımından ayrılıp ayrılamayacağını, ayda beş bin dolara bizde oynayamaya nasıl baktığını soruyorum. “Hiç sorun yok” diyor, “CBA kontratları, daha iyi iş bulduğunda oyuncuya ayrılma hakkı veriyor.” Birkaç güne ihtiyacı olduğunu, önce evine gidip toparlanacağını, bu nedenle uçak biletini Los Angeles’a göndermemiz gerektiğini söylüyor. Telefonu kapatmadan ekliyor: “Yalnız Fethi’ye söyle, ilk maaşımı İstanbul’a iner inmez peşin alırım.”

 

Anlaşıyoruz… Ortada sözleşme, imza falan yok ama artık aslan gibi bir pivotumuz var.

 

Beş gün sonra Kenny Austin, Yeşilköy’e indi. Hemen alıp Fethi Ağalar’ın Mecidiyeköy’deki ofisine getirdim. Yalnız minik bir sorun var: Bizim belleğimizde yer eden Kenny, sizin bu sayfadaki fotoğrafta gördüğünüz adama benziyordu. 2.06 boyunda, yaklaşık 100 kilo, sırım gibi… Uçaktan inen Kenny ise, yine aynı boyda olmakla beraber 130-135 kilo civarında! Yolda “Nasıl böyle kilo aldın?” diye soruyorum, bir önceki yıl ağır bir diz sakatlığı ve bir dizi ameliyat geçirdiğini söylüyor. Antrenman yapmak bir yana, doğru düzgün yürüyememiş bile!.. Telefonun ucundaki gevrek kahkahaların sebebini anlamaya başlıyorum.

 

Söz verdiğimiz üzere, yeni oyuncumuza ilk maaşını toka ediyoruz. Antrenmanlar başlıyor, durum pek iç acıcı değil. Austin boyalı bölgede topla buluştuğunda, eski güzel günlerden kalma birkaç hareket yapıyor ama sahayı boydan boya geçmesi başlı başına bir merasim. Hatta tempo yükselip üst üste birkaç hızlı hücum olduğunda, rakip sahaya gidebilmek için taksi tutması gerekiyor. Takımdaki diğer oyuncular arada kıkırdıyor, bir köşeye çekilip fısıldaşanlar var. Necati Güler ile birbirimize bakıyoruz…

 

Durum tümden umutsuz değil aslında... Muhtemelen sağlam bir diyet ve iyi bir antrenman programıyla iki ay sonra arzuladığımız, rakipleri titreten pivota kavuşabiliriz. Ama lig devam ediyor ve bizim bekleyecek bir haftamız bile yok. Bu arada lisansın çıkabilmesi için CBA’den “Letter of Clearance” (Temiz kağıdı) gelmesi gerekiyor. Onu beklerken, Bursa deplasmanında Oyak Renault ile bir maç oynuyoruz. Kenny forma giyemiyor ama kenarda takım arkadaşlarına öyle coşkulu destek veriyor ki, gören, adam Gebze’de doğup büyümüş zanneder.

 

Bursa dönüşü yapılan küçük bir toplantı sonrasında durum netleşiyor; lisans işlemlerine hiç başlamadan Kenny Austin’i geri göndermeye karar veriyoruz. Tabii başkanın da onayıyla… Belalı tebligat işi benim sırtımda. Akşam saatlerinde, o zamanlar basketbol ailesinin misafirhanesi sayılan, Spor Sergi Sarayı’na (bugünün Lütfi Kırdar Kongre Merkezi) komşuluğundan mı, yoksa personelinin bize yakınlığından mı bilinmez, her türlü konaklama derdine derman olan Maçka Oteli’nin yolunu tutuyorum. Kenny’ye durumu anlatacak, onu ertesi sabah Amerika’ya uçuracak bileti verecek, geldiği gün ona verdiğimiz “çok ekstra-large” spor malzemelerini geri alacağım. Adam dev gibi… “Ya öfkelenirse?” sorusu, kafamın bir köşesinde. Neyse ki, korktuğum olmuyor. Çok üzülüyor ama “profesyonel hayat bu” diyerek kabullenmeyi de biliyor. Veda sahnemizde elim onun fırıncı küreğini andıran elinin içinde kaybolurken, kırık bir bakışla birlikte hayatım boyunca unutamayacağım bir cümle dökülüyor dudaklarından: “Bugün benim doğum günüm, biliyor musun?”

 

Tarih; 15 Aralık 1992. İncecik bir ahmakıslatan, İstanbul trafiğini teslim almış… Eve gidip erkenden yatıyorum…

İşte beni yatağımdan sıçratan telefon öncesinde yaşananların özeti böyle…

 

***

 

Acil servise adım attığım anda gördüğüm manzara dehşet verici: Kenny bir sandalyede oturuyor. Gözü morarmış, kafası patlamış… Belinden üstü çıplak. Üzerinde bir tek pantolonu var. Ayaklarında ne ayakkabı var, ne çorap! “They beat me” (Beni dövdüler) diye ağlıyor. “Kim dövdü seni?” diye soruyorum, “Beni dövdüler” cümlesinin sayısız tekrarından başka bir şey söyleyemiyor… Masadaki doktor “Yakınınız mı?” diye soruyor. Cevabımı beklemeden yapıştırıyor: “Beyin tomografisi çekilmesi lazım. Bizim buradaki cihaz bozuk. İsterseniz özel bir hastaneye götürün…”

 

Üzerimdeki paltoyu çıkarıp Kenny’nin geniş omuzlarına koyuyorum. O sırada ufak tefek bir polis memuru yanaşıp elini uzatıyor “Abi merhaba, ben Ökkeş… Buradan çıkacaksanız benim size refakat etmem gerek. Arkadaş gözaltında çünkü…”

 

Kaşla göz arasında Ökkeş elindeki kelepçeyle Kenny’yi kendisine bağlıyor. Jokeyden az hallice görünen polis ile “tutukladığı” çıplak ayaklı dev, muhtemelen hiçbir senaristin hayal edemeyeceği kadar tuhaf bir çift oluşturuyor. Kapının önünden bir taksi çevirip, Amerikan Hastanesi’ne gidiyoruz. Onlar arka koltukta, ben önde. Yolda, pazarlığa başlıyorum. Önce Maçka Oteli’ne uğrayıp, Kenny’nin bir duş alabilmesi, üstüne bir şeyler giymesi için Ökkeş’i zor bela ikna ediyorum. Otelde önce Ökkeş’in, sonra da sıcak bir duş alıp kahve içince nispeten kendine gelmiş gibi görünen Kenny’nin anlattıklarıyla, hikâyedeki boşluklar yavaş yavaş kapanıyor…

 

Benden sonra Kenny, doğum gününü kutlayacak bir yer aramış ve bir taksi şöförünün tavsiyesiyle, o zamanlar Tepebaşı’nda gözde bir eğlence yeri olan Beyaz Saray’a gitmiş. Uzun süren gecenin sonlarına doğru, dostumuz masasındaki konsomatris kız ile birlikte dışarı çıkmak isteyince, ilk tatsızlık yaşanmış. Münasip bir dille, bunun olamayacağını anlatmışlar. O da fazla uzatmayıp hesabı istemiş. İkinci sürtüşme, hesabın 500 dolar gelmesiyle başlamış. İtiraz, tartışma ve kabullenme aşamalarından sonra Kenny, biraz da lanet olsun edasıyla beş tane 100 dolarlık banknotu masaya fırlatınca, garsonlar onu ite kaka dışarı çıkarmış. Havada uçuşan küfürleri anlamasa da, pek hoş uğurlanmadığının farkında olan Amerikalı misafir, kapının önünde birden hiç umulmadık bir şey yapmış. Kaldırım kenarına araçların park etmesini engellemek için diklemesine saplanan demir çubuklardan birini yuvasından çıkarmış ve… Sonrası, Hollywood’un aksiyon filmlerine taş çıkartacak sahnelerle dolu bir beş dakika…

 

Boyu 2.00 metreyi aşkın, 130 kilo ağırlığındaki bir zenci, elinde Shogun’un kılıcı gibi savurduğu yaklaşık bir metrelik demir çubukla, az önce kovulmaktan beter edildiği gece kulübüne dalmış. Vitrin, kapı, cam, çerçeve… Önüne çıkan canlı-cansız her şey bu öfkeli devden nasibini almış. Eli, kolu kırılanlar olmuş.

 

 

İkinci perdede takviye kuvvetlerle karşı saldırıya geçen gece kulübü personelinin, Tepebaşı otoparkının üzerindeki geniş alanda Kenny’yi kovalaması var. On, onbeş, belki de yirmi kişi, kendisine demir çubuk mesafesinden daha fazla yaklaşılamayan cengâvere karşı… Bana anlatılanlar arasında, gözümde canlandırmakta en çok güçlük çektiğim şu sahne: Nasıl olmuş bilinmez, komilerden biri, Kenny’nin sırtına atlayıvermiş. Bir yandan elindeki “silah”la cepheden gelen atakları savuşturan adamımız, aynı anda hafifçe yan dönerek, boş eliyle sırtındaki “düşmanı” ensesinden kavramış ve… inanmayacaksınız ama, o sırada tam önünde olduğu Tepebaşı Marmara Oteli’nin devasa camından içeri atıvermiş. Boyu üç metreye yaklaşan camın tuzla buz olması, içinden geçen kurbanın bir paket misali lobinin ortasına düşmesi, cam kırıklarının coşkun bir şelale gibi sokağa dökülmesi… Ve tabii ki, saniyeler içinde oracıkta bitiveren bir ekip otosu.

 

Yasalara saygılı her Amerikan vatandaşı gibi, Kenny polisi gördüğü anda hizaya gelmiş. Çubuğu bırakmış, ellerini kaldırmış, derdini anlatmak için iki çift laf etmeye kalkmış. Ama o da ne? Hıncını alamadığı için dalgalanıp duran kalabalıktan aniden fırlayan biri, ona bir yumruk patlatınca, Kenny polisin de kendisini korumayacağı fikrine kapılıp, yeniden kaçmaya çalışmış ve onu durdurmak için hamle yapan polisin parmağını kırmış…

 

Sonrasını tahmin edebilirsiniz… Dosdoğru Beyoğlu Karakolu… Eğer o elim “Festus Okey Vakası”ndan yıllar önce bir “Kenny Austin Vakası” yaşamadıysak, bunu zavallının üzerinden çıkan Amerikan pasaportuna borçluyuz büyük ihtimal… O bile sahibini bir yere kadar koruyabilmiş, benim hastanenin acil servisinde gördüğüm perperişan manzaraya engel olamamış.

 

***

 

Sağolsun Necati Güler, koşup geliyor Amerikan Hastanesi’ne… Bazı tanıdıkları sayesinde ödeme kolaylığı sağlıyor. Böylece cebinde bir doları bile olmayan (cüzdanı da kayıp çünkü) Kenny, orada rehin kalmaktan kurtuluyor. O arada ben Fethi Bey’e ulaşıyorum. Cevabı net: “Size ne kardeşim, adamın karıştığı kavgadan? Kulüp olarak adamla ilişkimizi dün akşam itibariyle kesmişiz. Bırakın, ne hali varsa görsün!”

 

Doktorlardan, Kenny’nin maruz kaldığı kafa travmasının endişe edilecek boyutta olmadığını, polislerden de o gün öğleden sonra mahkemeye çıkarılacağını öğreniyoruz. Amerikan Konsolosluğu’nu telefonla arıyor, durumu uzun uzun anlatıyor, yardım istiyorum. Biri avukat, iki kişilik bir ekip şak diye Beyoğlu Adliyesi’ne geliyor. Kenny’yi onlara teslim edip ayrılıyorum. Sonrasında, o günkü duruşmada hakimin Kenny’yi sınırdışı etme kararı verdiğini, “misafirimizin” hemen akşam uçağıyla New York’a uçtuğunu öğreniyorum. Davanın geri kalan kısmı, şikayetçiler ile Amerikan Konsolosluğu’nun avukatları arasında geçiyor. Şikayetler nasıl geri alındı, kırılan dökülenin masrafını kim ödedi, bilmiyorum…

 

O sezonun sonunda Nasaş Spor Kulübü, etkinliklerini sonlandırdı ve ligdeki isim hakkını Ülker’e devretti. Takımımız dağıldı… Bir zamanların popüler mekânı Beyaz Saray’ın yerinde yeller esiyor şimdi… Kenny Austin de kimbilir, nerelerdedir?

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(4)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Okkes6.01.2019 21:09:50
cok tatli enfes bir yazi (:
ali mutlu7.01.2019 05:28:29
cok enteresan, severek okudum. tesekkurler
murat örem8.01.2019 00:07:31
hüzünlü ama dolu dolu bir yazı... kaleminize klavyenize zihninize bereket....
16.01.2019 04:20:03
1993-1994''de Arjantin''e gidip emekli olmus... https://en.wikipedia.org/wiki/Ken_Austin_(basketball)