Aklını kullanmaya cesaret edemeyince...

Yani yarım asırlık bir hikayeden bahsediyoruz. Bu yarım asırdan sonra geriye üç bin kişilik bir cemaat kalması, onların da “Mehdi”, “Resul” kabul ettikleri efendilerinin cenazesinde için gözyaşlarına boğulup, vecd içinde kendilerini kaybetmeleri o yüzden şaşırtıcı değil.

30.11.2019 10:22
Yıldıray-Oğur

yildirayogur@gmail.com

 

1972 yılında Sanayi Bakanlığı, Enerji Bakanlığı ve Makine Mühendisleri Odası tarafından Türkiye Sanayi Kongresi düzenlendi. 

 

12 Mart’ın teknokrat hükümetlerinin görev başında olduğu, henüz  Sabancı Holding’in bile Adana’dan İstanbul’a taşınmadığı, sanayinin emekleme yıllarıydı.

 

Kongre “Türkiye’de Sanayi Yatırımlarının Finansman Sorunları” başlıklı bir tebliğle açıldı.

 

Tebliği hazırlayan Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) uzmanının finans sitemine ve rakamlara hakimiyeti büyük beğeni toplamıştı.

 

1971 yılında DPT’nin başından “özel sektörcü” Özal alınmış yerine DPT’nin devletçi kalkınmacı çizgisini savunan eski başkanlarından Memduh Aytür getirilmişti.

 

Tebliğ de bu geleneksel DPT çizgisiyle uyumluydu.

 

Türkiye için çare olarak ithal ikameci sanayileşme modelini savunuyordu: 

“Ülkemizde ihracata priorite sağlamak yatırımlara dönüşmeyen döviz rezervlerini artırmaktan ve ekonominin yükünü ağırlaştırmaktan başka bir sonuç vermeyecektir. Çünkü T.C. Merkez Bankası’na gelen dövizin TL karşılığı ödenmekte ve ekonomiye enjekte edilen bu karşılıklar toplam efektif talebi artırmaktadır.  Halen ülkenin temel problemi olan istihdam, ihracat yeterli ölçüde büyüse de bu ithalat kombinasyonuyla sağlanamaz. İstihdam problemini çözecek etkin araç sadece yatırımdır.”

 

DPT uzmanı kongrenin sonunda söz alarak iki konuya daha dikkat çekmek istediğini söyledi.

 

Biri o yıllarda kimsenin aklında olmayan kamuda sendikalaşma hakkıydı. Diğeri ise yine o günlerde kimsenin özellikle sanayicilerin gündemine girememiş çevre meselesiydi:

 

“Günümüz demokrasisinin icabı olarak işçi sendikalarının kurulması ve sözleşmeler suretiyle işçi ücretlerindeki ayarlanma imkanı, devlet personelinin yahut mühendislerin ücretlerini ise hükümetin vereceği kararlarla ayarlanması ve bunlara paralel olarak fiyatların artması bir dengesizlik doğurmaktadır.

 

İkincisi Türkiye’de çere sorunu... Çünkü bir medeniyet ilerledikçe inşaat standardı ilerledikçe nüfus arttıkça daima bir tüketim oluyor. Bu tüketim çevreyi kirlettiği gibi Türkiye’nin eksilen ve yerine konulamayan kaynakları nelerse bunların tüketimini getiriyor. Bunu sonradan satın almak imkanı da yok. Binaenaleyh 5 senelik, 20 senelik programlarla değil belki 50-100 hatta daha uzun senelere göre  acaba bu malzeme eksildiğini takdirde bunu nasıl ikmal edebiliriz. Bunu çok uzağı görüp memleketin geleceğine göre bir milli malzeme politikası tespit edilmesi lazım.”

 

39 yaşındaki bu ileri görüşlü DPT uzmanı Bankacılık okumuş, ODTÜ’de İktisat yüksek lisansı yapmıştı.

 

1970’de de Turgut Özal’ın başında olduğu DPT’ye girmiş.  Ama görüşleri serbest piyasacı Özal’a değil, dönemin diğer pek çok DPT uzmanı gibi Türkiye İşçi Partisi’ne yakındı.

 

Uzmanlık alanı olan finans üzerine imza attığı çalışmalardan bir kaçının adları ise şöyle; “Türkiye’nin Kalkınmasında Mevduat Hacminin Yeri”, “Türkiye’de Tasarruf Mevduatının Yapısal Analizi”,  “Türkiye’de Faiz Sisteminin Yeniden Düzenlenmesinde Temel Esasları”, “10 Bankanın Analizi ve Türkiye”, “Federal Almanya-Türkiye İşgücü İlişkileri.”

 

Bu genç ve parlak DPT uzmanının adı; İskender Evrenesoğlu’ydu.

 

Bursalı, eğitimli, laik bir ailede doğmuştu. İstanbul’da bankacılık okumuş, ODTÜ’de iktisat masteri yapmış, askerliğini dil bildiği için Kore’de tamamlamıştı.

 

Banka müdürlükleri, müfettişliklerden sonra girdiği DPT’den 1972 yılında ayrılmış, bir süre özel sektörde çalışmış sonra tekrar DPT’ye davet edilmiş sanayi teşvikleriyle ilgili pek çok kararname onun elinden çıkmıştı.

 

Peki böylesine parlak bir bürokrat nasıl olup da kendisine Tanrı’nın kitap yazdırdığını iddia eden bir “Mehdi”ye dönüvermişti?

 

Hayat hikayesine göre 1973’den itibaren İslami tebliğ faaliyetlerine başlamış. “Allah'ın büyük lütfu keremiyle yazdırdığı, sohbet niteliğinde bir kitap” dediği Risalet Nurları’nın ona ‘yazdırılmaya’ başlanmasının tam tarihi  ise 30 Ocak 1976.

 

Kapağında “Bu hitabet İskender kulumuza katımızdan ihsanımızdır” yazan Risalet Nurları’nın ‘yazdırılan’ ilk “emri” devrin güncel siyasetiyle ilgili:

“Erbakan ile Ecevit birleşsin.”

 

Daha sonra ondan Milliyetçi Cephe’nin kurulması için çalışması istenmiş:

“Onlara birliği ve beraberliği müjdele. Onlara aralarındaki anlaşmazlıkları halletmelerini söyle. Hepsiyle ayrı ayrı toplantı tertip et. Sonra Demirel. Erbakan, Türkeş ve Feyzioğlu kullarımızla toplan. Önce evvelden ittiba etmiş olan Zeki kulumuzu al, sonra Tahsin ve Soner kullarımız ittiba edecekler. Erbakan da ittiba edecek.”

 

1976’dan 1986 yılına kadar Ankara’da, bu yetenekli, düzgün bir Türkçe ile iyi konuşan DPT uzmanına, aralarında mühendislerin, avukatların, doktorların, üst düzey emniyetçilerin, vali eşlerinin de olduğu eğitimli, şehirli geniş bir kitle “ittiba” etmişti.

 

Evrenesoğlu, bazen resmi yazıyla DPT’ye davet ettiği bakanlıkların üst düzey yöneticilerine tebliğde bulunuyor, bazen yine resmi görevlerle gittiği şehirlerde konferanslarla halkı irşad etmeye çalışıyordu.

 

Yine DPT uzmanı olarak resmi görevle gittiği Denizli’de verdiği bir konferans üzerine Vali, Diyanet’e haber vermiş, daha önce basmaları için kitaplarını götürdüğü Diyanet yetkilileri de bu tuhaf DPT uzmanı hakkında Başbakanlığı bilgilendirmişlerdi.

 

Bu ihbardan sonra  1986 yılında Hürriyet gazetesi muhabiri Evrenesoğlu’nun Ankara’da beyaz cübbesi ve sarığıyla sohbet ettiği dergahına sızdı ve kısa bir süre sonra gazete “DPT tarikat yuvası” manşetiyle çıktı.

 

Haber büyük ses getirmişti.

 

Evrenesoğlu ve bağlıları gözaltına alındılar.

 

Evrenesoğlu’nun evi arandı. “Kitabın bir sır olarak saklanması emredildiği cihetle, 1986 senesine kadar kitabı kasamda muhafaza altına aldım” dediği kitabı Risalet Nurları da bu aramada bulundu.

 

Skandal Evrenesoğlu’nu aşmış, ANAP hükümetinin “İrticayı hortlattığı” suçlamalarına neden olmuştu. Eleştirilerin hedefinde ise DPT’nin başında olan Başbakan Turgut Özal’ın kardeşi Bozkurt Özal vardı.

 

Kardeş Özal, Evrenesoğlu’nu hemen işten çıkardı.

 

Başbakan Özal eleştirilere “Adam hasta hasta, irtica yapacak hali yok. Muayene raporu da geldi. Psikolojik denetim gerekli. Yani Bakırköy’e gitmesi lazım. Bugün Türkiye irtica yoktur” diye cevap verdi.

 

İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut da davet ettiği gazetecilere Evrenesoğlu’nun evinden çıkan Risalet Nurları kitabını gösterip, “Bunun akıllı adam işi olmadığını” anlatmaya çalıştı.

 

Fakat Evrenesoğlu skandalı ülkede irticai tehdit tartışmasını yeniden başlatmıştı. Bütün cemaatler yeniden devletin ve medyanın gözetimine girdiler.

 

Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin ünlü savcısı Nusret Demiral, Evrenesoğlu ve adamları hakkında 163’üncü maddeden dava açtı. Daha sonra Evrenesoğlu  “kısmen akıl sağlığı yerinde değildir” diyen bir raporla tahliye edildi. İki yıl sonra ise haklarındaki bütün suçlamalardan beraat ettiler. 

 

Hikayenin sonrası malum. 

 

1989 yılında MİHR Vakfı’nı kurarak cemaatini büyüttü. 1996 yılında çıktığı Ceviz Kabuğu programında Yaşar Nuri Öztürk’le karşılaştı, Kuran’ı Arapçasından okuyamayınca zor durumda kaldı. Sonra ABD’ye yerleşti. 2009 yılında, daha sonra sahte olduğu ortaya çıkan İrticayla Mücadele Eylem Planı’nda adı “İskender Evrenesoğlu, Ömer Öngüt gibi hazırda beklettiğimiz elemanlara medyatik eylemler ve söylemler yaptırılacak ve bu kişiler FG'ciler başta olmak üzere diğer irticai gruplarla özdeşleştirilerek, kamuoyunun tüm bu gruplar arasında benzerlik kurması sağlanacak” şeklinde geçti.

 

ABD’nin Virginia eyaletine bağlı Norfolk şehrine bağlılarıula birlikte yerleşti.

 

Uydu üzerinden yayın yapan televizyonlarla Türkiye’deki müritlerine seslendi.  Zaman zaman zikirlerinin kabul edilip edilmediğini soran müritlerine ‘Tanrı’yla irtibata geçerek’ cevaplar verdi.

 

ABD’deki hayatını anlatan Youtube’daki videolara bakılırsa Norfolk’ta bağlılarıyla bir Texaco benzin istasyonu işletmiş ve tek motorlu uçak pilotluğu yapmış. Hatta ABD’deki bir havacılık kulübü bile kurmuşlar.

 

Türkiye’deki bağlıları ise içinde Tasavvuf ve Osmanlı geçen paravan dernekler kurup, bu başlıkların geçtiği konferanslar düzenleyerek ve bu konferanslara halkı bedava Kuran-i Kerim  dağıtılacak diye toplayarak faaliyetlerini sürdürmüşler.

 

Defalarca yerel gazetelerde, bu konferansların sonunda konunun ‘Mehdi’ Evrenesoğlu’na ve ona ‘yazdırılan’ kitaba getirilmesi üzerine olaylar çıktığı ile haberler yapılmış.

 

Yani yarım asırlık bir hikayeden bahsediyoruz.

 

Bu yarım asırdan sonra geriye üç bin kişilik bir cemaat kalması, onların da “Mehdi”, “Resul” kabul ettikleri efendilerinin cenazesinde için gözyaşlarına boğulup, vecd içinde kendilerini kaybetmeleri o yüzden şaşırtıcı değil.

 

Dünyada bu mehdiciliğin, mesihçiliğin, milenyarist tarikatların sayısız örnekleri bulunabilir.

 

918 kişiyle birlikte intihar eden Amerikalı Hristiyan tarikatı lideri Jim Jones, 72 kişiyle birlikte uzaylılar tarafından alınmak üzere intihar eden son peygamber iddiasındaki David Koresh, dünyanın her yerinden gelen eğitimli bağlılarıyla ABD’de bir tarikat şehri kuran bol limüzinli Osho dünyadan ilk akla gelenler...

 

Malum Türkiye de bu insanların haline şaşırıp, ayıplanabileceği bir rasyonel ve eleştirel düşünce cenneti değil.

 

Sadece dini cemaatler ve tarikatlar değil, seküler örgütler, ideolojiler, siyasi partilerin lideriyle, davalarıyla kurdukları ilişkiler hakkında da çok ayıplanacak hikayeler anlatılabilir.

 

Peki neden insanlar bunca yıl bu kadar irrasyonel bir bağlılığı devam ettirebildiler? 

 

Hannah Arendt, Nazi savaş suçlusu Eichmann’ın yaptıkları için “kötülüğün sıradanlığı” derken, onun düşünmekten vazgeçmesinin, fikirsizliğinin, yaptıkları üzerinde hiç düşünmemiş olmasının zararlı bir sonucuna işaret etmişti.

 

Halbuki Eichmann, cahil bir emir kulu değildi. Mahkemedeki savunmasının bir yerinde Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’ni okuduğunu, “hayatı boyunca Kant’ın ahlak kurallarına, görev tanımına uygun yaşadığını”, bununla “iradesinin ilkesinin her zaman genel bir yasa haline gelebilecek şekilde olması gerektiğini kastettiğini” söylemişti.

 

Ama on binlerce Yahudi’yi ölüme gönderdiği vazifesini yaparken Kant’ın o çağrısına hiç kulak kabartmamıştı; Sapere aude! Aklını kullanmaya cesaret et!

 

Aklını kullanmaya cesaret edemeden başkalarını akılsızlıkla suçlamak pek akıl karı olmasa gerek...

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.