Bugün o konuşma yapılabilir miydi?

Türkiye'de her şey "hikmet-i hükümet" sayesinde birer bilmeceye dönüşmüştür. 2398 yıl önce Sokrates'in nasıl yargılandığını biliyoruz. Ama yüzyıl önceki Mithat Paşa davası hâlâ bir sır. Bir sayın Adalet Bakanı ayrılış konuşmasında "adalete karışmadığını" övünçle söyleyebiliyor, bunu erdem olarak sunabiliyor. Bu itiraftan anlıyorsunuz ki, yargının kapısı siyasal müdahalelere açık. Ama kimseden çıt çıkmıyor...

02.09.2019 10:08
Yıldıray-Oğur

yildirayogur@gmail.com

 

Adli Yıl bugün açılıyor.

 

Yargıtay’ın ev sahipliğinde, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi içindeki Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Kongre Merkezi’nde yapılacak yeni Adli Yıl Açılış Töreni’ne 41 Baro, ‘yürütmenin merkezinde yargı yılı açılışını protesto’ etmek için katılmayacak.

 

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyizoğlu ise Beştepe’deki törende olacak.

 

Halbuki bundan beş yıl önce Danıştay’ın kuruluş yıldönümünde aynı Feyzioğlu’nun yaptığı konuşmaya kızan Başbakan Erdoğan salonu terk etmiş, bir kaç ay sonra da Meclis’e getirilen bir değişiklik paketiyle Yargıtay Kanunu’nun 59’uncu maddesi yürürlükten kaldırılarak, 1973’de yasaya giren Yeni Adli Yıl Açılış Töreni zorunlu olmaktan çıkarılmıştı.

 

Türkiye’de 1943’den beri Eylül ayının ilk haftasında adli yıl açılış törenleri düzenleniyor.

 

Bu törenlerin muhtemelen ilham kaynağı İngiliz yargı geleneğindeki yargı yılı açılışı törenleri.

 

Ama bizdekinden epey farklı bir törenden bahsediyoruz.

 

Orta Çağ’dan bu yana süren törenlerde, ekim ayının ilk haftası yeni adli yılı açılış için İngiliz üst düzey yargıçlar, beyaz peruklarını takıp, yargıç kıyafetlerini giyip yürüyerek Westminister Kilisesi’ne gidiyorlar, burada yıl boyu adil kararlar vermeleri için dualar ediliyor, ardından da Adalet Bakanı’nın düzenlediği kahvaltıya katılıyorlar.

 

İngiliz hukuk sisteminin hakim olduğu İrlanda, Hong Kong, Singapur, Malezya, Kanada’da da yargı mensuplarının katıldığı adli yıl açılış törenleri var. 

 

Diğer ülkelerin çoğunda ise böyle bir tören yok, bir kısmında zaten adli tatil diye bir uygulama da bulunmuyor.

 

Yani yeni adli yıl açılışında Yargıtay Başkanı’nın, Baro Başkanı’nın Cumhurbaşkanı, Başbakan’ı karşısına alıp adaletin sorunlarını anlatması hatta bazen onları azarlaması kuvvetler ayrılığı prensibinin epey yerli bir yorumu.

 

Bu törenleri son üç yıldır olduğu gibi yürütmenin merkezi olan Cumhurbaşkanlığı külliyesinde yapmak ise Montesquieu’yu mezarında ters döndürmek demek.

 

Ama zaten 1943 yılındaki ilk adli yıl açılış töreni de kuvvetler arası uyumu göstermek için yapılmıştı.

 

1943 yılında tek parti iktidarının Adalet Bakanı Ali Rıza Türel’in girişimiyle yapılan törende kürsüye çıkan Yargıtay Birinci Başkanı Halil İbrahim Özyörük konuşmasına şöyle başlamıştı:

“Müsaade buyurunuzda, sözlerime başlarken buradan, Cumhuriyet Hükümetimizin beni, sayın Temyiz Heyetinin en yüksek mevkiine getirmekteki lütufkâr teveccühünden ötürü duyduğum bahtiyarlığı ve şükranı da arzedeyim.”

 

(Ama ne tuhaftır ki aynı Yargıtay Başkanı’nın adı,14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara geldikten sonra ise en güçlü Cumhurbaşkanı adayı  olarak geçmiş, kurulan DP hükümetinde önce Adalet ardından İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturmuştu. İçişleri Bakanlığı’nın birinci yılında, bir emniyet aracını sivil plaka taktırarak eşine tahsis ettiği ortaya çıkınca istifa etmek zorunda kalmıştı.)

 

1943’ten sonra düzenlenen adli yıl açılış törenlerinde yapılan konuşmalar da bir iki istisna hariç, adaleti değil önce devleti savunan, dönemin siyasi havasıyla uyumlu konuşmalar oldu.

 

Demokrat Parti iktidarı döneminde 1952-53 Adli Yılı açılışında konuşan Yargıtay Başkanı Selim Nafiz Akyollu, zamanın en büyük tehlikesi olan komünizme karşı çıkarılan 141 ve 142. maddeleri övmüştü:

“Demokrasimizi ve anayasa ile vatandaşlara tanınan hak ve hürriyetleri aşırı sol cereyanlara ve bozguncu faaliyetlere karşı korumak maksadıyla Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142 nci maddelerini değiştiren kanun, bu yıl içinde yürürlüğe girerek içtimaî hayatımızın huzur ve selâmetini emniyet altına almıştır.”

 

1966 yılı yeni Adli Yıl Açılış Töreni’nde konuşan Yargıtay Başkanı İmran Öktem ise Nurculuk tehlikesine dikkat çekip 163’üncü maddeyi ve Yargıtay’ın Said Nursi’nin kitaplarını  yasaklama kararını savunmuştu:

“20 Eylül 1965 tarihli bu karar Nurculuğa ait kitapları muhtelif şahıslara okumanın veya vermenin, bu suretle nurculuk propagandası yapmanın Türk Ceza Kanunu'nun 163 üncü maddesinde yazılı suçu teşkil ettiğini belirtmektedir. Nurculuk gibi Müslümanlar'ın çoğunluğu tarafından İslâm akideleri ile telifi mümkün olmadığı kabul edilen gerici ve sağcı cereyanlar yurt içinde çok tehlikeli bir hal almıştır. Bu akımlara kapılan vatandaşlarımın mühim bir kısmı saf ve temiz insanlardır. Allah'a inanma ihtiyacı karşısında din bezirganlarının ağalarına düşmüşler ve yollarını sapılmışlardır. Bunları kurtarmak lâzımdır.”

 

12 Mart 1971 muhtırasından sonra 1972-73 Adli Yılı Açılış Töreni’nde konuşan Yargıtay Başkanvekili Eyüp Sabri Erman’ın gündeminde de doğal olarak 12 Martçı generallerin komünizm tehlikesi vardı:

“Becerikli bir kamufle ile samimi dilek ve arzuların masum bir tezahürü şekline sokulan, bu suretle vatandaşlar arasında yayılmasına, taraftar bulmasına çalışılan aslında, Anayasa'nın değişmez düzenine matuf olan iddia ve propagandaların, istenilen ortamın hazırlanması halinde kuvvete dönüşeceğinden şüphe edilmemelidir...Cezai sonuçlarından kurtulabilmek, daha serbest ve kandırıcı şekilde hareket edebilmek için mahiyeti, amacı ve neticeleri kasten açıklanmayarak yorumu öğrenci, işçi çiftçi, memur, aydın, yarı aydın her meslekten vatandaşların kendi açılarından idrak ve anlayışlarına bırakılan ve bu suretle zihinlerde Anayasa'nın değişmez düzenine karşı bir tepki uyandıran iddialar ve propagandalar dahi kanaatimce suçtur.”

 

12 Eylül darbesinin ardından ilk Adli Yıl Açılış Töreni’nde konuşan Yargıtay Başkanı Mehmet Derviş Turhan da Kenan Evren’i mutlu eden bir konuşma yapmıştı:

“12 Eylül Harekatı'ndan sonra Hâkim ve Cumhuriyet Savcılarımız görevlerini huzur ve güven içinde yürütmektedirler. Bu kıvanç verici ortamı sağlayan Türk Silâhlı Kuvvetleri'ne yargı adına en içten teşekkürlerimi sunmayı zevkli bir ödev sayarım.”

 

Devletin terörle mücadelede rutin dışına çıkıp fail-i meçhullere imza attığı 1992-93 yılı Adli Yılı Açılışı’nda konuşan Yargıtay Başkanı İsmet Ocakçıoğlu ise öyle demişti:

“Devletin bu yolda en azından teröristlerin kullandıkları vasıta ve yöntemleri kullanması demokratik hukuk devleti kurallarına tamamen uygundur.”

 

Yargı mensuplarının Genelkurmay’a brifinge gidip, gerekirse silah kullanırız diyen generalleri ayakta alkışladığı 28 Şubat devrinin yargı yılı açılış törenlerindeki konuşmalardan herhalde örnek vermeye gerek yok.

 

1943 yılından bu yana yapılan yeni adli yıl açılış törenlerinde bu kalıplara sığmayan konuşmalar da var.

 

Bunlardan biri 1956 yılında terk edilen adli yılı açılış töreni geleneğinin ardından 1960 darbesinden sonra  yapılan ilk törende Yargıtay Başkanı Recai Seçkin’in yaptığı konuşmadır.

 

Bir kaç ay önce darbenin lideri Cemal Gürsel’in daha önce hiçbir cumhurbaşkanı ya da başbakanın yapmadığını yapıp, Yargıtay’da ziyaret ettiği, darbecilerin bu göreve getirdiği bir isimdir Seçkin.

 

Konuşmasında o sırada Yassıada’da devam eden yargı faciasına hiç değinmemiştir ama 27 Mayıs ihtilalini de övmemiştir.

 

27 Mayıs darbecilerinin, eski rejimi diktatörlükle suçlaması yüzünden hemfikir oldukları Kemalist yargıçlara tanıdıkları görece otonomiden güç alsa da Cemal Gürsel’in karşısında şu sözleri söylemek yine de bir cesaret işidir:

"İstanbul'u aldıktan sonra Fatih Sultan Mehmet, bir Bizans'lı mimarla bir yapı yaptırmak üzere anlaşma yapar ve binaya konulacak direklerin boyu üzerine mimara talimat verir. Mimar, talimata uygun davranmanın fen bakımından sakıncalı olduğunu anlar ve direkleri biraz kestirdikten sonra binaya koyar. Binayı gezdiği sırada talimata aykırı davranmayı öğrenen padişah, öfkeye kapılır mimarın kollarını kestirir. Mimar hemen İstanbul Kadısı'na gider ve padişaha karşı dava açar. Kadı padişahı mahkemeye çağırır. Fatih, hâkimin karşısına çıkınca ayrı bir yere oturmak ister. Hâkim kendisini duruşma için geldiğini bu sebeple ancak davacının yanında durması gerektiğini ona söyler. Padişah bu sözü dinler. Duruşma sonunda padişahın haksız olduğu sonucuna varan Kadı, Fatih'in de iki elinin kesilmesine karar verir. Bu kararın adalete uygunluğundan memnun kalan davacı, el kesme yerine kendisine para ödenmesini ister" ve bu istek üzere işlem yapılır.

 

İkinci olay, ikinci Abdülhamit Devri'nde geçmiştir. "Abdülhamid'i tahtından indirmeye kalkışma suçundan cinayet mahkemesine verilen büyük bir siyaset adamının davası başlamazdan önce padişahın damadı Mahmut Celâlettin Paşa, mahkeme başkanı Abdüllâtif Suphi Paşa'ya gider ve (Sizden sânı sadakate lâyık bir karar bekliyoruz) der. Davaya bakılır, sanık beraat eder. Padişahın yolladığı haberi bilen başkanın kızı, kararı öğrenince hayretlere düşer ve babasına ‘kararı verirken sânı sadakate lâyık karar bekleyen hünkârdan korkmadınız mı?’ diye sorar. Padişahın karşılığı şudur : ‘Öyle bir hâkim öyle bir sultan var ki, huzuruna yarın Hünkâr da, ben de beraber çıkacağız, işte ben, yalnız o Hünkârdan korkarım.’

 

Türk adalet tarihinden alınan bu örnekler, birer yüksek seciyye ve kahramanlık örneğidir. Böyle olağanüstü kimselerin sayısı hiçbir zaman çok değildir ve yüksek seciyyeli olanlar da kahramanlık isteyen bir mesleğe girme yerine vicdanlarının rahatını bozmadan geçimlerini sağlayabilecekleri başka bir mesleğe girmeyi düşünebilirler.”

 

Ama 76 yıllık adli yıl açılış konuşmaları tarihinin en farklı konuşması, tartışmasız 1999-2000 yılı Adli Yıl Açılış Töreni’nde Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un konuşmasıdır.

 

İlk kez bir Yargıtay Başkanı, devletin diliyle değil, klişe hukuki kavramlarla da değil, gerçekten adalet, özgürlük ve demokrasi diliyle konuşmuştu.

 

1999 Depremi’nde yıkılan güçlü devlet anlayışı, ardından hızlanan Avrupa Birliği sürecinin de atmosferinde yapılan konuşmada Sami Selçuk’un ortaya koyduğu şu hukuk anlayışın, 20 yıl sonra hala çok uzağındayız:

“Demokrasinin biricik sigortası yine ve ille de demokrasidir... Deneyimler göstermiştir ki, aşırı görüşleri, inançları etkisiz kılmanın en iyi çaresi, özgür bırakıp onlarla ilgilenmemektir. Bu tutum, aşırı görüşleri, inançları önce parçalayacak, çoğullaştıracak, ılımlı kılıp evcilleştirecektir...Tutuklanma Hitler'i yaratmıştır. Sürgün Lenin'i yaratmıştır. Sürgün  edilmeseydi, büyük olasılıkla Lenin, ömrünü bir parti başkanı olarak Duma'da noktalayacaktı. Her yasak, yasaklanana güç kazandırmış, aykırılığı mayalandırmıştır... Yasak, önceleri görece bir dinginlik sağlar. Ancak geçicidir, aldatıcıdır. Çünkü baskıyla sağlanan barış, aslında için için süren bir savaştır. Yasaklanan görüşlerin gaddarlık patlamasıyla öç almalarının nedeni, baskı rejimlerinin sistemin bağışıklığını sağlamaktan yoksun kalmalarıdır. Küçük Hitler'lere mikrofon vermeyerek onları silemeyiz. Hoşlanmasak bile Ku Klux Klanların felsefelerini yayma ve sokakta yürüyüş hakları vardır. Unutmayalım ki, en tehlikeli düşünceler bile insanlığın çılgınlıkları arasında yer almıştır, almalıdır. Çünkü insanlar arasında sağduyu eşit paylaşılmıştır (Descartes). Yaratıcılık için kaosa da gerek vardır. Düşünsel "anarşi, demokratik ülkelerin en çok değil, en az korkmaları gereken şeydir" (Alexis de Tocqueville)...

 

Demokrasi "ben ötekinden daha iyi düşünüyorum" yolundaki vesayetçi, Jakoben ve tekelci anlayışı reddeder...

 

Yineliyorum. Özgürlüğü yerli yersiz sınırlayan bir hukuk ve devlet, insanı insan yapan temel öğeye, özgürlüğe ihanet etmiş bir hukuk ve devlettir. Böyle bir düzende hukuk da, devlet de meşru değildir...

 

1997'de 22 ülkenin cezaevinde toplam 180 gazeteci bulunmaktadır. Bunun 78'i Türkiye'dedir ve birincilik bizdedir. Sayı, Zambiya'da 1, Sudan'da 2, Nijerya'da 8'dir. Bu iddialar değerlendirilmeli, Türkiye yasalarla beyinleri ezilmeye, sesleri kısılmaya çalışılanların ülkesi olarak 21. yüzyıla girmemelidir. Yapılacak iş, salt düşünce suçları olan hükümleri kaldırmak, suçlara eylem çağrısı yapan, suça kışkırtan hükümlerdeki sözcük ve deyişleri, suçların yasallığı ilkesi gereğince, belirgin ve saydam kılmaktır...

 

Hukukun üstünlüğü değil, hukuk devleti ilkesini benimseyen Kara Avrupası ülkelerinden esinlenen Türkiye, yargı erkinin bağımsızlığını ve öbür erklerle eşitliğini gerçekleştirmeden üçüncü bin yıla girecek mi? Bugün bu soruyu yalnız yargı değil, herkes soruyor...

 

Türkiye'de her şey "hikmet-i hükümet" sayesinde birer bilmeceye dönüşmüştür. 2398 yıl önce Sokrates'in nasıl yargılandığını biliyoruz. Ama yüzyıl önceki Mithat Paşa davası hâlâ bir sır. Bir sayın Adalet Bakanı ayrılış konuşmasında "adalete karışmadığını" övünçle söyleyebiliyor, bunu erdem olarak sunabiliyor. Bu itiraftan anlıyorsunuz ki, yargının kapısı siyasal müdahalelere açık. Ama kimseden çıt çıkmıyor...

 

Diyeceklerim şimdilik bunlardır. Gösterdiğiniz ilgi ve sabra gönül borcumu öderken, 2000 yılında demokrasinin utkusuyla taçlanmış, baskı ve terörden arınmış, barışa kavuşmuş bir Türkiye'de ve dünyada buluşmak umuduyla saygılar sunarım. Yaşasın Türkiye !”

https://www.yargitay.gov.tr/documents/acilisKonusma/1999-2000.pdf

 

20 yıl önce yapılmış bu konuşmayı, bugün Beştepe’deki törende Yargıtay Başkanı yapsa, muhtemelen bir sonraki Adli Yıl Açılış Töreni ya yapılmaz ya da tören bir dahaki yıl yeniden Yargıtay’ın küçük salonuna dönerdi.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.