Söz konusu olan teferruatlar üzerine...

Neyse ki Feyzioğlu bu cümleye “Atatürk’ün dediği gibi” diye başlamamış. Çünkü Atatürk’ün böyle bir sözü yok. Atatürk’ün konuşmalarının olduğu hiçbir kitapta böyle bir söz geçmiyor. Nutuk’ta geçmiyor. Hatıratlarda geçmiyor. 1930’dan itibaren Cumhuriyet gazetesi arşivi, 1950’den sonraki Milliyet gazetesi arşivinde kelime araması yapılabiliyor. Orada bu sözün bir benzerinin geçtiği en eski tarih 2006.

04.09.2019 09:55
Yıldıray-Oğur

yildirayogur@gmail.com

 

Adli Yıl önceki gün Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen törenle açıldı.

 

1943’den 2014’e kadar kesintisiz düzenlenen törenler önce Ankara Hukuk Fakültesi salonunda ardından Yargıtay Salonu’nda yapılmıştı.  Son üç yıldır ise Cumhurbaşkanlığı Külliyesi adli yıl açılışlarına ev sahipliği yapıyor, 71 yıl boyunca sadece Yargıtay başkanlarının ve daha sonra Barolar Birliği başkanlarının konuştuğu, siyasilerin dinlediği törenlerde artık Cumhurbaşkanı da konuşuyor.

 

Bu sene Cumhurbaşkanı konuşmasına mekan yüzünden töreni protesto eden 52 baroya tepki göstererek başladı.

 

Ve ardından bu tercihin kuvvetler ayrılığı ilkesiyle çelişmediğini anlattı:

“Bilindiği gibi Anayasamızın amir hükümleri gereğince, cumhurbaşkanı sadece yürütmenin değil, aynı zamanda devletin de başıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Milletinin birliğini, beraberliğini, tüm kurumlarıyla etkin şekilde işlemesini temin, cumhurbaşkanının en öncelikli görevidir. Anayasamızın lafzında ve ruhunda açıkça yer alan bu yaklaşımı, kuvvetler ayrılığı için bir tehdit değil, tam tersine birleştirici bir güç olarak görüyoruz.

 

Yasamanın, yürütmenin ve yargının kendi içlerinde bağımsız bir şekilde çalışması, hepsinin de, Anayasa'da cumhurbaşkanına verilen 'devletin başı' misyonu etrafında birlikte hareket etmelerine mani değildir.”

 

Tabii ki Montesquieu kuvvetler ayrılığı derken, kavga ederek birbirine küsmüş kuvvetlerden bahsetmiyordu.

 

Çatışmayan ama birbirini denetleyen kuvvetler arası bir dengeyi anlatmaya çalışıyordu.

 

O yüzden yasama, yürütme ve yargının üzerine birleştirici bir güç olarak “devletin başı” nı koymak klasik kuvvetler ayrılığına dayalı demokrasilerden farklı bir modele tekabül ediyor.

 

Zaten Cumhurbaşkanı da konuşmasında dünyada tek ve değişmez bir kuvvetler ayrılığı uygulaması olmadığını söyledi.

 

Örnek olarak da Amerika Birleşik Devletleri'nde seçimle gelen başkan yardımcısının aynı zamanda Senato'nun başkanı olmasını, yine ABD’de “Anayasa Mahkemesi'nin tüm üyelerinin Başkan tarafından atanmasını” verdi.

 

Sonra da şöyle dedi: “Görüldüğü gibi, Amerika Birleşik Devletleri'nde bu durum, yürütmenin yasama organı üzerindeki tahakkümü, bir başka ifadeyle kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı bir durum olarak anlaşılmamaktadır.”

 

Gerçekten uzun yıllardır tartışılsa da 250 yıllık bir tarihi olan bu uygulamaların kuvvetler ayrılığına aykırı bir durum olarak anlaşılması pek mümkün değil.

 

Çünkü ABD’de Başkan Yardımcısı Senato’nun başkanı ama bu sembolik bir başkanlık. Sadece Senato’da oylamada 50-50 eşitlik çıkarsa oy hakkına sahip. Bu da çok nadiren olan bir durum bu. 1945’den bu yana 53 kez başkan yardımcıları oy kullanmışlar.

 

Bunun dışında Başkan Yardımcısı’nın Senato’nun çalışması, gündeminin belirlenmesinin üzerine herhangi bir otoritesi bulunmuyor. Başkan’ın konuştuğu oturumlar dışında oturumları yönetmiyor, oylamalarda bulunmuyorlar. Başkan Yardımcısı seçilmiş olmasına rağmen aslında tek işi “Başkanın ölmesini ya da görevden alınmasını beklemek”

 

ABD sisteminde en hayati kurumlardan biri olan Anayasa Mahkemesi üyelerini de Başkanlar seçiyor ama bu da “ben seçtim, hayırlı olsun, Allah utandırmasın” şekilde olmuyor.

 

Dokuz mahkeme üyesi “iyi halde oldukları” sürece yani ömür boyu bu pozisyonda kalabiliyorlar. Şayet kendileri emekli olmak istemezse.

 

ABD Başkanları boşalan üyelikler için adaylarını ülkenin en iyi hukukçuları arasından seçiyor, adaylara önce Senato Hukuk Komisyonu onay veriyor. Ardından Senato’da aday sorgulanıyor ve mahkeme sorgusuna benzeyen bu sorgu canlı yayınlanıyor. Burada özel hayatından, siyasi konulardaki görüşlerine kadar her şey soruluyor. Senatörler adayın en ufak açığını, yalanını bulmaya çalışıyorlar. Son olarak onay için Senato’da oylama yapılıyor. Bütün bu süreçleri geçen adayların mahkeme üyeliği onaylanmış oluyor.

 

Örneğin 1987’de Ronald Reagan’in mahkemeden emekliliğini isteyen bir üyenin yerine önerdiği bir yargıç, politik görüşleri yüzünden Senato’dan onay alamamış, ikinci isim Senato’daki sorgusu sırasında gençliğinde marijuana kullandığı ortaya çıkınca adaylıktan çekilmiş, ancak üçüncü gösterdiği aday Senato’dan onay alabilmişti. Yine 2005’de oğul Bush’un mahkeme üyeliğine önerdiği isim, Senato’daki sorgusu sırasında hukuk bilgisi yetersiz bulununca hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratların isteği üzerine adaylıktan çekilmişti. Obama’nın başkanlığının son yılında bir mahkeme üyesi vefat edince, yerine birini aday göstermiş ama atama hakkını yeni Başkan’a bırakmadığı için Senato 235 gün direnmiş, sonunda adaylık süresi dolmuştu. En son Trump’ın mahkemeye aday gösterdiği Brett Kavanaugh’un Senato’da günler süren sorgusunu bütün dünya izledi. Kavanaugh’un 17 yaşındayken bir lise partisinde kendisine cinsel saldırıda girişiminde bulunduğunu söyleyen bir üniversite öğretim görevlisi kadın Senato’da gözyaşları içinde ifade vermişti.

 

Şu anda da ABD Anaya Mahkemesi’nin biri baba Bush, ikisi Clinton, ikisi oğul Bush, ikisi Obama ve ikisi Trump’ın atadığı dokuz üyesi var.

 

Siyahların haklarından, silah bulundurmaya, kürtajdan, eşcinsel evliliklerine kadar ülkedeki en önemli tartışmalarda son sözü söylemiş, herkesin kararlarına itibar ettiği, Senato’da Başkan konuşurken alkışlamayan, ayağa dahi kalkmayan, kuvvetler ayrılığı ilkesine harfiyen uyan bir kurum ABD Anayasa Mahkemesi.

 

Ama tabii dünyanın gelişmiş demokrasilerindeki bu 250 yıllık tecrübe ve kuvvetler ayrılığı deneyiminden bizim öğrenebileceğimiz bir şey yok.

 

Bütün ülkelerin kendilerine özgü demokrasileri ve kuvvetler ayrılığı prensipleri var!

 

Önceki günkü törende Yargıtay Başkanı’nın Türkiye’deki hukuk düzenini eleştiren AB İlerleme Raporu için dediği gibi eleştiriler de bir anda “değersiz bir kağıt parçası” olarak ilan edilebilir.

 

Ya da aynı törende konuşan Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun dediği gibi “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır, biz o yüzden buradayız.” 

 

Neyse ki Feyzioğlu bu cümleye “Atatürk’ün dediği gibi” diye başlamamış.

 

Çünkü Atatürk’ün böyle bir sözü yok. Atatürk’ün konuşmalarının olduğu hiçbir kitapta böyle bir söz geçmiyor. Nutuk’ta geçmiyor. Hatıratlarda geçmiyor. 1930’dan itibaren Cumhuriyet gazetesi arşivi, 1950’den sonraki Milliyet gazetesi arşivinde kelime araması yapılabiliyor. Orada bu sözün bir benzerinin geçtiği en eski tarih 2006.

 

Beşiktaş-Konyaspor maçında açılmış “Mevzubahis Beşiktaş ise gerisi teferruattır” yazan bir Çarşı pankartı.

 

Tabii sözün “söz konusu vatansa...” versiyonunu popüler yapan ise 2007 yılında Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın konuşması olmuştu. İlk olarak da o Atatürk’e ait olduğu iddia etmişti.

 

Peki ne vesileyle böyle bir söz söylemişti? Çünkü bir kaç ay önce hükümete Cumhurbaşkanlığı için muhtıra veren Genelkurmay Başkanı eleştirilerin odağındaydı, Harp Akademileri açılış töreninde, askere yönelik eleştirilere kızıp şöyle demişti:

 

“Şunun bilinmesini isterim ki, her şeyin bir hududu vardır, bu hududu kimsenin zorlamaması gerekir" diyen Büyükanıt, "Türk Silahlı Kuvvetleri üniformasını 53 yıldır büyük bir onurla taşıyorum. Bütün Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları gibi şanlı al bayrağımız üzerine el basarak ettiğim yeminle bu mesleğe başladım. Bu yemine asla ihanet etmedik ve etmeyeceğiz. Ulu Önderimiz Atatürk'ün dediği gibi 'Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır"

 

Sonraki kullanımlarının da pek hoş hatıraları yok.

 

2008’de İstanbul Üniversitesi Rektörü Mesut Parlak, AK Parti’ye kapatma davasıyla sonuçlanacak üniversitelerde başörtüsü özgürlüğü paketine karşı 1000 akademisyeni toplayıp, başörtüsüne özgürlük getirilmesine karşı bağırıp çağırdığı konuşmasını böyle bitirmiş ve ayakta alkışlanmıştı: Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.

 

O yüzden belki Feyizoğlu’nun geldiği gelenekte, söz konusu vatansa Deniz Gezmiş’in idamı için el kaldırmak, söz konusu vatansa 12 Eylül darbesini desteklemek, söz konusu vatansa 27 Nisan’a, AK Parti kapatma davasına destek vermek teferruattan olabilir.

 

Ama o gün adli yıl açılışı için o salonu doldurmuşların çoğunun hafızalarında söz konusu vatansa teferruata dönenlerle ilgili muhakkak acı hatıralar vardır.

 

Özellikle de hukukun, demokrasinin, özgürlüklerin teferruata döndüğü dönemlerle ilgili.

 

Bir adli yıl açılışında edilebilecek en berbat sözü alkışladıklarını da bir gün mutlaka hatırlayacaklardır...

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.