‘George Orwell Arkadaşımdı’

Ayaklarımızı kibirle üstünlük iddialarıyla yere sert vururken, başımız dağlarla yarışırcasına göğe ererken, herkese gülücük dağıtırken, tehdit savururken ezelden ebede büyük bir hikayenin aynı zamanda kendi küçük hikayemizin içinde yol alıyoruz.

05.07.2018 10:07
Yıldız-Ramazanoğlu

yildizra@gmail.com

 

Burası dünya, hayat insanların çoğunluğuna gül bahçesi vadetmiyor. Ayette de bildirildiği gibi dünya oyun ve eğlenceden ibaret değil. Ne tuhaf ki insanın derdi de dermanı da yine insan. Ayrı yaşamak mümkün olmadığına göre birbirimizin hikayesine hakikatine eğilmekle adaletli eşitlikçi ilişkiler kurmakla mükellefiz. Ayaklarımızı kibirle üstünlük iddialarıyla yere sert vururken, başımız dağlarla yarışırcasına göğe ererken, herkese gülücük dağıtırken, tehdit savururken ezelden ebede büyük bir hikayenin aynı zamanda kendi küçük hikayemizin içinde yol alıyoruz.

 

Hikaye sanatı yüzleşme makamı. Burada kimse kimseye başöğretmenlik yapamaz, bir şey öğretmeye kalkışamaz, ideolojilerin bayrağını dalgalandırma yeri de değildir. Hikaye insanla aramızdaki kilometreleri kuş uçumuna indirir, sonra bir dürbün bakışı sonra kalp atımı derken, iki insanı ya da binlerce insanı birbirine yaklaştırır, uzağı yakın eder, görülmeyene ayna tutar, bilinmeyenin perdesini aralar, yaraların üstünden geçer. Son zamanlarda beni en çok etkileyen kitaplardan birine getireceğim sözü, Arizona’da yetişmiş birçok ödül almış olan Amerikalı yazar Adam Johnson’ın ‘George Orwell Arkadaşımdı’ adlı öykü kitabına.

 

Her biri elli sayfalık altı uzun öykünün yer aldığı kitapta raydan çıkan hayatlarını yoluna sokabilmek için güç toplamaya, bir patika olsun yol bulmaya çalışan insanların öyküleri var. Totalitarizmin ezdiği hayatlar, kaçak babalar, kayıp organlar, yıkılmış evler, fırtınalar, işkenceler, geride bırakılan aileler, çözümü simülasyon yaratarak gerçeklikten kaçmada bulan yazılımcılar, ölmeye hazırlanamayan kanser hastaları… Öykülerin her biri tek başına ele alınmayı hak etse de Anonim Kasırgalar’da bir insanın kaderinin oluşumundan söz edebileceğim sadece.

 

Televizyonlardan duyduğumuz, ABD’de büyük felaketlere yol açan Katrina ve benzeri kasırgalardan birine yakından bakıyoruz ve akıl almaz karmaşanın içinde sürüklenen insanlardan biri beliriyor hikayede. Genç bir adam olan Nonc bir kargo şirketinin dağıtıcısı ve kasırgada evini kaybedince iş yerinin verdiği emanet görev kamyonuyla kalakalmış. Hala işini sürdürmeye çalışırken araçta bakmaya çalıştığı iki yaşındaki Geronimo sahne alıyor. Bütün gün uyumayan, bez bağlanan, henüz tam konuşamayan ama kendine şahane bir dil uyduran bu çocuk, kısa zaman sonra geleceğim diyen annesi tarafından terk edilmiş. Aslında bütün bunlar kız arkadaşı hamileyim galiba derken, bir kelimenin içinde neler yüklü olabileceğini fark edememenin uzantısı. Anne, analık yapmakla yanıp tutuşuyor gibi görünse de hayat izin vermiyor rahatlığı içinde. Yeni erkek arkadaşının uyuşturucu işine onu da bulaştırmasıyla cezaevini boyladığını öğreniyoruz satır aralarında. Nonc’un yeni kız arkadaşı Relle ise aslında çocuğa karşı şefkatli ilgili biri. Fakat içi insan doğası gereği kendisinden olmayan bu çocuktan uzaklaşmaya doğru kurgulamaya çalışıyor hayatı. Çocuğun iyiliği için olan her planlama, anneden yoksun olan bebeğin babadan da ayrılışına çıkıyor bir şekilde. Öykü bir kadın ve bir erkekle ilgili olsa da ilmek ilmek dokunan bir bebeğin hayatı.

 

Başka bir şehre ölümcül bir hastalıkla pençeleşen Nonc’un babasının pikabını almak ve ölüm işlemlerini yapmak için gidilmesi gerekmekte. Kasırgada sığınılan evlerden birini işleten yardımsever bir adama çocuğu bir haftalığına bırakmak için yalvarılırken, adama kesinkes dönme sözü verilemezken, henüz ölmemiş olan baba ile Albert Camus’nün Yabancı’sı kadar duygusuzca konuşulurken bir haklılık belirir. Adam ailenin arabasını da alıp evini terk etmiştir vaktiyle. Relle’nin babası da bir sürüngen hayvan hayvanat bahçesi işleticisidir ve hayvanlara işkence ettiği tespit edilmiştir.

 

Şimdi ise Geronimo var ve bebeğin başını okşamalar, sığınak yöneticisinden kaçırılan gözler, kamyonda Relle’nin gittikleri yerde ev tutmak üzere yanına aldığı broşürlere zayıf bir itiraz; bütün bu detaylar, her hareket ve kıpırtı bir insanın hayatına kastetmek üzere örgütleniyor sanki. Küçük hareketler büyük bir şeyin işaretleri. Biz bunu fark etmesek de böyle. Nonc o benim öz çocuğum, ona gözüm gibi bakacağım derken sesi yeterince güçlü değil. Bebek hiç görünmüyor fakat öykü bütünüyle onun öyküsü. Nonc gölü geçip tepeyi aşarken, bir insanın kaderi yazılıyor. Tıpkı Nursel Duruel’in Geyikler Annem ve Almanya hikayesindeki gibi. Hayırsız baba ailesini boşlamış, Almanya’da kök salmış, sabah anne de babanın gurbetine yola çıkacak. Çocuk yarı uyur yarı uyanık geyiklerin yüzdüğü bir rüyada konuşulanları dinlemekte ve yorganın içinde olacak olanın dehşetiyle sarsılmaktadır. Her zaman diyorum, Afrika Amerika Asya fark etmez, tek hikayemiz var, lokmalar koparıp yaşadığımız yazdığımız.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.