Esnafın imtihanı

Genelde yaşlı amcalar oluyor. Ayol amca dediysem bizden birkaç yaş büyük insanlar. Gözü çıksın fukaralığın insanın yüzüne çöküyor. Belki çoğu bizden küçüktür. İnan hepsi bizden en az on yaş büyük gösteriyorlar. Bir defasında, Neco diye birine amca deyip duruyordum. Bir şey için lazım oldu yaşını sordum. Benden beş yaş küçükmüş. Öğretmen arkadaşlarla birbirimize bakıp gülüştük. Garibim, anlamadı bana “kızım” demeye devam etti.

Mezarın pek güzel annem. İnşallah keyfin de yerindedir. Vallahi ziyaretine geldiğimde içim huzur doluyor. Bende durumlar bildiğin gibi. Kafede işler yolunda. Ama cadde üzerindeki dükkanların hali içler acısı. Bu durum her geçen gün gözüme daha çok batıyor. Sanki üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi hep aynı hantallık, aynı bakımsızlık…

Çetelesini tuttum. Üç aylık sürede yalnızca Karı Koca Özkara Tekstil’ in şovrumunda bir kez değişiklik yapıldı. O kadar. Şovrumdaki mankenin giydiği bordo ceketi çıkartıp, aynı model mavi bir ceket giydirdiler.  Bu da bir şeydir deyip sevindim. Ama bir gün sonra yanlarına uğradığımda, bordo ceketin satıldığı için mankenin sırtından çıkartıldığını öğrendim.

Esnaf, bu derin uykusunda semirirken ben daha çok çalışıyorum. İşyerinde giyilmek üzere kıyafetler sipariş ettim. Benim evin karşısındaki terzi Süreyya’yı kafeye davet ettim. Çocukların ölçülerini aldırıp yazlık ve kışlık ikişer çift, dar kesim, siyah kumaş gömlek ve pantolon siparişi verdim. Bunda kafenin ruhu ile bağdaşmayan Ali Rıza’nın zevksiz giyim tarzı etkili oldu. Sanırım Çengelköy’ün esnafı arasında süveter giymek bir moda akımı ya da hepsi benzer örneklerdeki süveterleri ören esnaf hanımları yakın arkadaşlar. Süreyya’nın diktiği herkesin bedenine oturan siyah spor ama, şık kaliteli gömlek, pantolon çocukların havalarına hava kattı. Süveterden kurtulan Ali Rıza, kıyafetine yakışmak için göbeğini eritti.  Siyah dar pantolonun üzerine giydikleri jilet gibi gömlekleri, inanmazsın; tüm çalışanların davranışlarını değiştirdi. Kibarlaştılar, ses tonları yumuşadı. Tabi bu kadar zarif, şık çalışanlara müşterilerin davranışı da daha özenli, daha kibar oldu. Her şey etkileşimden ibaret.

Kafenin içi tamam ama, ya diğer esnaf… Onlara bir an önce el atmak gerekir Safiye. Bir sınıfta bir öğrencinin on alması yetmez. En azından benim sınıfımda bu söz konusu olamaz! Öğretmenlik yıllarımda benim sınıfımda tembel çocuk olmazdı. Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar okuttuğum çocuklar, şimdi bir araştırsınlar doktor, mühendis, öğretmen yani şahane meslek sahipleri oldular. Veliler çocuklarını benim sınıfıma vermek için yarışırlardı. Sınıftaki bütün çocuklar konuyu anladığını söyleyene kadar sınıftan çıkılmazdı. Söylemeleri de yetmezdi. Bir konu anlattıysam, tek tek her çocuğa örnek problem sorardım. Sorduğum bütün sorular bütün çocuklar tarafından doğru çözülene kadar hiçbirini salmazdım. Bu nedenle genellikle benim sınıfın paydos zili, okulunkinden sonra olurdu. Bu yüzden çocuklar yemekten, oyundan kalmamak için teneffüslerde birbirlerini çalıştırırlardı. Benim çocuklarım dayanışmanın önemini evlerinde değil, bu şekilde öğrendiler.

İyi huylar ekseriyetle denildiği gibi doğuştan gelmiyor Safiye. Ya da her zaman ailenin nasihati ile olmuyor. İstisnaları saymazsak, genellikle her şey gibi güzel vasıflarda zorunluluktan, zor şartların yaşanması neticesinde öğreniliyor. Çocuğu zorlamazsan olur mu? Olmaz! Onlar yetişkinlerden daha dayanıklılar. Çalışmazlarsa, kaytarırlarsa kızmak, bağırmak, dozunda hırpalamak gerekir. Çocuklar bizim gibi değiller. Yüz laf say kibirlenmez, gururlanmaz, bozulmazlar. Bu şekilde davranan yetişkine içerleyen çocuk sayısı azdır. O çocuklar da zaten tabiatları gereği naif olduklarından içlenirler. Öyle çocuğu anası babası el üstünde tutsa da kırılmak, incinmek için yer arar. Bu nedenle yüklenile bilindiği kadar yüklenmek gerekir çocuklara.

Kusura bakma Safiye’ciğim yine kendimi kaptırdım. Görüyorsun işte; bu kafeyi devraldığım günden beri yeniden öğretmen Nurhayat oldum. Çengelköy’deki ana cadde üzerindeki sağlı sollu dükkânların tamamında disiplin, tertip istiyorum. Nihayetinde bu cadde hepimizin ve güzelleşmesi için iş birliği gerekir. Başarı istiyorum Safiye. Akif’in Tatlı Bahçesi’nin başarısı yetmez. Tüm komşu esnafın da aynı titizlikle çalışıyor olması gerekir. Çengelköy’ün 400-500 metrelik ana caddesi; bir Bağdat Caddesi, bir İstiklal Caddesi, hatta onlardan çok çok daha güzel olmalı. Özellikle değişmesi mutlak zorunluluk olan birkaç dükkânın bir an önce ele alınması gerekiyor. Bu dükkânlarda hayat başlarsa birkaç aya diğerleri de uyanır. Araştırmalarıma göre bunlar kilit konumdaki yerler.

Bak mesela Karı Koca Özkara Tekstil’ in vitrinindeki tarih önceki devirden kalma kıyafetler kalkmalı. Yaz kış devamlı güneş alan vitrinde kalmaktan başparmağı erimiş, sol gözü oyuk mankenlerin yerine yeni mankenler konulmalı. Vitrinindeki erkek olan mankenin sağ elinin başparmağı, dipteki boğum yerinden erimiş.  Affedersin başparmak işaret parmağı ile orta parmağın arasından çıkıyor. Müşteriyi geçtim, tüm halka küfreder gibi o mankenin orada vitrinde tutulması, akıl alır gibi değil. Ayrıca 50 metrekare dükkân için gereksiz yere uzun olan firmanın ismi kısaltılmalı. Mesela “Öz” hadi “Özkara” gibi daha modern bir isim düşünülebilir. Ama bu sonranın işi. 

İsmail Kasap’ın vitrininden insana içli içli bakan koyun, kuzu… maketleri kesinlikle kaldırılmalı. İsmail Bey, dükkânın şovrumunda kendine adeta bir çiftlik kurmuş. Sarı kız yanında besili iki inek, bir eşekle yalaktan su içiyor. Hemen arkalarında bir inek de su içmek için sırasını bekliyor. Sanırım hasat zamanı olduğundan, her yer toz duman içinde. Çilli horoz, dört tavuğun arasından dik dik bakıyor. Tavukların önlerinde yem var. Demek ki toklar. Her zaman vitrinden dışarıyı izliyorlar. “Kasap” kelimesinin “P” sinin hemen altında Karabaş duruyor. Hiç ara vermeden geçenlere havlıyor.  Kezban, ötedeki kuyunun dibine çömelmiş nakış işliyor. Hemen yanında, elindeki uzun asaya dayanan çoban Mehmet alttan alttan bana bakıyor. Ayol bu İsmail Bey ne ahmak insan. İnsan bu güzel manzarayı görüp et mi alır, bu güzel hayvanları yemeye içi mi varır. Ama bu adam benim bildiğim kasaplardan değil. On esnafı yan yana koysunlar hangisinin kasap olduğunu anında anlarım ben Safiye. Ama İsmail başka bir kasap. Diğerleri gibi donuk donuk bakmıyor. Rahat 1.90 boyunda, güzel giyimli, gözünün içi gülen, konuşkan biri. Allah için hoş adam. Benden en fazla dört beş yaş büyük olabilir. Hoş adam olması bir şeyi değiştirmez. Çengelköy’ün başarısı için İsmail Bey’in çiftliği derhal yıkılmalı.

Aaahh kuruyemişçi Cevat. Ah! Vitrindeki kuruyemiş bölmeleri bomboş. Vitrinin camekânı leke içinde. Ne zaman camdan içeri baksam kasada oturmuş, eli çenesine destek, hafif sağa kaykılmış karşı duvardaki 34 ekran plazma TV’de bir şeyler izliyor. Hep uykulu, hep miskin … Sınıfın neredeyse en tembel çocuğu. Bundan, aklı olan kaç kişi kuru yemiş alır. Ama yüzünde gizli bir nur var. Biraz dürtüklense, heveslendirilse yarım dönemde çalışkanların arasına katılır.

Hele o balıkçı, kenafir gözlü Çetin! Talebe olsa gittiği her okuldan atılır. Cahil! Kulağıma geldi esnafı bana karşı dolduruyormuş. Kafeye entel dantel insanlar geliyor, geleneğimiz göreneğimiz tehlikede, diyormuş. Namussuz! Çalışanlardan birini bundan haber getirsin diye görevlendirdim. Bunun fikirlerini duydukça Çengelköy’ü geliştirip bunun gibi cahillerden kurtarmak için azmim kamçılanıyor. Dertsiz başına dert alma kızım, diyorsun biliyorum. Ot gelip gazel gideceksem, niye geldim hayata Safiye. Son günlerde bu amaç için yanıp tutuşuyorum. Bunun gibi insanlara katlanamıyorum. Korkacak neyim var. Ali Rıza söyledi bu hayvanın dört kızı varmış. Hiçbirini okutmamış. Ayol İstanbul gibi bir şehirde, Çengelköy gibi semtte bu nasıl bir cehalet. Kahvedeki adamları da etkiliyormuş. Kahvehanenin sahibi Sabri de bunun yancısı. O da kızını üniversite imtihanlarına sokmamış.

Geçen kahveye uğradım, ücra bir köy kahvesi gibi bir tek kadın yok. Boş bir masaya oturdum. Diğerleri saygıdan hareketlendiler, ama o kenafir gözlü selam bile vermedi. Kendi başını yesin. Etrafına kendi gibileri toplamış senin muhitten dem vuruyordu. Yeminle söylüyorum bu cahil, toplasan iki kitap okumamıştır. Cennette erkeklerin süreceği sefayı anlatıyordu. Dayanamadım, onların masaya döndüm; sanırsam cennetin bekçisi sizsiniz Rıdvan Bey maşallah içeri kadın sokmaya niyetiniz yok, dedim. Cin görmüş gibi afalladı. Sümmü haşa Nurhayat Hanım orasını Allah bilir, dedi. Maşallah, siz gidip görmüş gibi anlatıyorsunuz, deyince beni kaile almıyormuş gibi cık cık cık yapıp başını sağa sola salladı. Daha fazla dayanamayıp kalktım.

Ben öğretmenim, Safiye meydanı bu cahillere mi bırakacağım. Kafede işler yolunda nasıl olsa; asıl bu mekanların hizaya sokulması lazım. Emekli öğretmen arkadaşlarıma bu konuyu açtım. Anlaştık, haftada iki gün öğlen arası kahvehaneye gidip ortak okuduğumuz bir kitabı orada değerlendireceğiz. Bu işi beş altı yıldır yapıyoruz. On onbeş emekli öğretmen, fakir semtlerdeki kahvehanelerde toplanıyoruz. Başta çok garipseyip, şaşırıyorlar. Bir iki gün onları kendimize alıştırmakla geçiyor. Bu süreci atlatınca sohbet, muhabbet başlıyor. Samimiyet kurulunca, amacımızı uygulamaya başlıyoruz. Genelde yaşlı amcalar oluyor. Ayol amca dediysem bizden birkaç yaş büyük insanlar. Gözü çıksın fukaralığın insanın yüzüne çöküyor. Belki çoğu bizden küçüktür. İnan hepsi bizden en az on yaş büyük gösteriyorlar. Bir defasında, Neco diye birine amca deyip duruyordum. Bir şey için lazım oldu yaşını sordum. Benden beş yaş küçükmüş. Öğretmen arkadaşlarla birbirimize bakıp gülüştük. Garibim, anlamadı bana “kızım” demeye devam etti. Ne diyordum; samimiyet kurulunca sınava girecek torunlarını, çocuklarını okul sonrası kahveye çağırmalarını istiyoruz. Kahveye gelen çocukların okul durumlarını öğreniyoruz. Kimin hangi derste eksiği varsa, o dersin öğretmeni eksiği kapatana, iyice öğretene kadar o çocuğun peşini bırakmıyor. Kahvede etüt, deneme sınavı yaptırıyoruz. Vallahi o esnada taş oynayan, kağıt oynayan, gürültü yapan mahalleliyi boğazlarız. Birkaç kez bu yüzden kavga bile çıktı. Evvel Allah hepsinin hakkından geldik.  Özel kurs gibi… Tabi para falan almıyoruz. Bizimki meslek aşkı. Çalışmıyorlarsa, çocuklarla birlikte annelerinin de gelmelerini istiyoruz. Ben ekseriyetle anneleri bilinçlendirmeye çalışıyorum. Çocuklardaki gelişmeyi görünce inançları artıyor. Kadınların özellikle kahvelerden ellerini çekmemelerini, birinin evinde toplanacaklarına mahalle kahvesinde toplanmalarını tembihliyoruz. O semtte işler rayına oturunca, görevi mahallenin kadınlarına teslim edip yeni bir yer seçiyoruz.

Benim kafenin temizlik işlerini yapan Nimet o kadınlardan biri. Bak şimdi evine ekmek götürüyor. Böyle çok kadına, hısım akrabanın yanında iş bulduk. O kahvelerde çalıştırdığımız çocuklardan sınavları kazananlara gerek kendimiz gerek şimdi iyi mevkilerde bulunan eski öğrencilerimizden burs ayarlıyoruz. Bu faaliyetimiz neticesinde 25 aile dağıldı. Aman üzülme! Aslında ortada aile falan da yoktu. Bilinçlenen kadınlar işsiz, aylak adamlarını hizaya sokamayınca, kıçlarına tekmeyi vurup kovaladı. Avukat, mahkeme masraflarını da karşıladım. Tabi bu 25 kadının sorumluluklarını da üstlendim. Emekli öğretmen arkadaşlarımın gelirleri belli. Zaten çocukların eğitimleri için emeklerini son damlasına kadar akıtıyorlar. Daha ne olsun. Allaha şükür, sayenizde benim durumum yerinde. Bakırköy’deki 3 dairenin gelirini de bu kadınlar ve çocuklarına bağladım. Salak da değilim; param pulum olduğu halde ben bu yaşta çalışıyorum. Kusura bakma, onlar da kıçlarını yayıp hazıra konmayacaklar. Suiistimalden nefret ederim. Kadınları işe soktuk. İşverenleri ile hususi ilişki içindeyiz. Eskiden yardım ettiğim 27 kadın vardı. Misal, iki kadının işten kaytardığı bilgisi kulağıma geldi. İşten çıkartıldıkları gibi ben de yardımı kestim. Ama çocuklarının eğitim masrafları hala bende. Çocukların suçu ne. Safiye sen diğer taraftasın, söylememde sakınca yok. Bu kadınlar ve çocuklar için ciddi masraf yapıyorum. Allah gecinden versin; senin yanına geldiğimde de bu iş yürüsün, sorumluluk aldığım çocuklar için gözüm arkada kalsın istemiyorum. İnkılap bize atamızdan miras, ölene kadar bu uğurda of demeden çalışacağım. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Demek ki; sıra Çengelköy’de. Bu semtin fakiri yok, ama arızalısı çok. Burada yapılacak tek iş mahalleliyi, özellikle de kadınları uyandırmak.  İstikamet Sabri’nin kahvesi… Çatlayan çatlasın.

Önceki İçerik“Ada”sız hayal olmaz
Sonraki İçerikYola devam