Akif’in Tatlı Bahçesi / Tutku

Bir çırpıda işten ayrılmak istediğini söyledi. Nedenini sordum. Utana sıkıla ikimiz hakkında uygunsuz dedikodular çıkartıldığını anlattı. Tek derdi söylentiler hanımının kulağına giderse… Güldüm. Ayol bunun karısını görsen, kocasını kıskanmakta haklı dersin. Allah boy vermiş, gerisini koy vermiş. Allah günah yazmasın, bunları yan yana görsen; Ali Rıza’nın yanında evcil bir leylek var sanırsın.

… Hayalimdeki Çengelköy’ün inşası bende adeta bir tutku oldu. Öyle ki; bazı sabahlar hayalimdeki görüntüler gerçekmiş gibi gözümün önünde beliriyor. Sabahları kafeye yürüyerek gidiyorum, çok da hoşuma gidiyor. Hiç değişmedim Safiye, hala yürürken hayal kuruyorum. Kurduklarıma inanıyorum. O an, yaşadığım mutluluğu sana anlatamam. Bak ne oldu. Dün sabah kafeye doğru yürüyordum. Tüm caddeyi hayalimdeki gibi; çiçek gibi görüyordum. Balıkçı Çetin’in eşşek anırmasını andıran gülüşüyle gerçek manzaraya döndüm. Eski püskü tezgâhının üzerine dizdiği, çoğu bayat balıklardan daha ölü bakışlıdır Çetin. Üzerinde “Türkan Şoray’ın kirpiği” desenli kahverengi süveteriyle alık alık bakıyordu. O güzel kadının adının geçtiği bir desenin bu adamın üzerinde olması büyük haksızlık, saygısızlık. Göz kapakları yok denecek kadar kısa. Gözleri pörtlek, içinin beyazı kırmızı damarlı. Gözlerini o kapakların örtmesine imkân yok. Muhtemelen gözleri yarı açık uyuyordur. Kafasının tam ortasında bir tutam, ensesinde seyrek saçları var. Güldüğünde üst iki köpek dişinin olmadığını fark ettim. Demek ki, güldüğünde nefes alıp verirken ağzının içinde cereyan yapıyor, anırır gibi gülmesine dişsizliği neden oluyor. O an Çetin’in, kıyıya vurmuş, kokmaya yüz tutmuş bir kefale benzediğini fark ettim. İnsan yaptığı işin efendisi de kölesi de olabilir. Çetin yaptığı işin posası Safiye.

Oturduğu iskemleden kalktı. Bacaklarını yana yaylandırıp parantez yaptı. Geniş siyah kumaş pantolonunun, affedersin çüküne denk gelen yerini eliyle çekiştirdi. Görgüsüz! Erkek olduğunu karşısındakine hatırlatma hareketi bu kadar basit. Vallahi aklıma geldikçe tiksintim artıyor. Elindeki tespihin imamesi ile alnını kaşıdı. Boğuk bir sesle selam verdi. “Maşallah sizin yer her gün dolup taşıyor. İçeride neler yapıyorsunuz. Anırdı. Ali Rıza’yı da gönlünüze göre, oyuncak bebek gibi, giydirmişsiniz. Tekrar anırdı. Bacım buralar öyle antin kuntin işleri kaldırmaz. Kafeye gelen gidenler de bir enteresan insanlar. Başınıza dert olurlar” dedi

Şerefsiz, benim umuma mugayir bir yer işlettiğimi mi sanıyor? Alımlı bir tonlamayla “Gelenlerin mutluluğuna mutluluk katıyoruz. Siz de bir gün uğğrrayııın.” Dedim. Dudağımı büzüp, kelimeyi uzatarak “uğğrrayıın” diye söylediğimde bunun yüzü kulaklarına kadar kızardı. “Tövbe tövbe” derken arsız, aç bakışlarıyla beni süzdü. İçimden “Köpek, işte senin namusun bu kadar” dedim.

Kuruyemişçi Cevat dükkânın önünde dikilmiş sigara içiyordu. Ona yaklaştığımda, utanır gibi sigarayı tutan elini arkasına götürdü. Konuşmak için boğazını temizledi. “Abla sizin kafenin müşterileri çok gürültü yapıyorlar. Çaldığınız müzikler ne bileyim…” Cevap verme gereği duymadan önünden geçtim. Halinden belli söyleyeceklerini buna ezberletmişlerdi. Ahmak onu bile beceremedi.

Cevat’ın dükkânın önünden geçerken, başımı kaldırıp sıradaki kim diye bakındım. Kahvehanenin sahibi Sabri de sırtını duvara yaslamış iki kelam da ben edeyim der gibi bakıyordu. Bir o eksikti. Anlayacağın bana cephe almaya karar vermişler. Sabri’nin “günaydınına” başımı sallayarak karşılık verdim. Ağzını açmasına, zırvalamasına fırsat vermeden önünden geçtim. Hızlı adımlarla kafeye yöneldim. Kapıyı açmak için anahtarı çantadan çıkarttım. Kilide sokacakken kapının açık olduğunu fark ettim. Ali Rıza benden önce gelmiş. Abla çay var, dedi. Bahçeye çıkıp denize en yakın masada oturdum. Esnafın söyledikleri canımı sıkmıştı. Denize dalgın dalgın bakarken Alı Rıza geldi. Esmer, kıvırcık saçlı, yumuşak hatlı, hep komik bir şey dinliyormuş gibi yüzünde sıcak bir gülümseme olan Ali Rıza’yı ilk kez böyle ciddi görüyordum. Elindeki tepsiyi masaya koyup karşımdaki sandalyeye oturdu. Sağ olsun, tost da yapmış. Bir çırpıda işten ayrılmak istediğini söyledi. Nedenini sordum. Utana sıkıla ikimiz hakkında uygunsuz dedikodular çıkartıldığını anlattı. Tek derdi söylentiler hanımının kulağına giderse… Güldüm. Ayol bunun karısını görsen, kocasını kıskanmakta haklı dersin. Allah boy vermiş, gerisini koy vermiş. Allah günah yazmasın bunları yan yana görsen; Ali Rıza’nın yanında evcil bir leylek var sanırsın. Boyu 1.80 civarı, kuru, sıska bir şey. Kaşı, kirpiği sapsarı. Soluk benizli. Sözü, sohbeti kıt. Hoş konuşsa sussun diye para verirsin. Öyle de cırtlak sesli. Adı da Gülcihan. Bu ad niye böyle birine verilir? İsim israfı. Kız haklı. Eee böyle güzel çocukla evlenmiş kıskanır tabii. “Aa salak oğlan, adın yalandan da olsa güzel bir kadınla anılmış, azıcık sevin! Diyemezsin tabi. Korkudan mı sevgiden mi bilemedim ama ödü patlamış hanımı duyacak diye. Ödlek ayol, bunun önüne on huri koy vallahi dönüp bakmaz. Teyze kızıymış. Akrabayla evlenmek, sakıncayı, sakatlığı geçtim bu açıdan da dert. Günün birinde boşanmaya kalksa karısından önce anası danası öldürür bunu. Ama çoğu erkekte bunları hesap edecek kafa yok. Kızın dili gibi, elinin de tadı tuzu yok. Bir gün Ali Rıza ile kısır göndermiş. Kısırına herkes bayılırmış. Yeminle bir lokmayı zor yuttum. Tuzu dayamış içine, bulgurlar diri diri, yeşillikten kısmış… Hanımının da eli pek lezzetliymiş Ali Rıza, dediğimde kendi bile güldü. Tevekkül sahibi çocuk, kısmetim bu demiş kabullenmiş.

Madem ayrılmak istiyorsun hayırlısı ne diyeyim, dedim. Beklemiyordu. Beti benzi attı. Boş bardağı, tabağı tepsiye koyup kalktı. Maaşına zam yapılmış, başka yerde nerde bulacak bu rahatlığı? Bir on dakika geçti geçmedi mis gibi orta şekerli bir kahve yapıp getirdi. Abla Gülcihan da çocuk değil, kulağına gitse de bilmiyor mu senin nasıl biri olduğunu. Kusura bakma fevri davrandım, dedi. Ha şöyle hizaya gel Ali Rıza.

Esnafın o davranışı affedilir gibi değil. Ama evelallah bu tembel ahmakları da hizaya getirecek, öğreteceğim. Dedikoduları bir kenara bırakıp işime odaklanmalıyım. Ali Rıza ile konuşmamız bitince evden getirdiğim not defterimi, kalemimi çıkarıp planımın ana hatlarını çıkarmakla işe başladım. O sırada, Ünal Bey geldi. Ciddiyetle ne yaptığımı merak etmiş. Öğretmen arkadaşlarımla yaptığımız çalışmadan bahsettim. Sıradaki buluşma yerinin Sabri’nin kahvesi olduğunu söyledim. Görsen nasıl heyecanlandı. Bilemedim ki anne, acaba bizim amacımıza ortak mı olmak istiyor, heyecan mı arıyor, yoksa yazacağı romana konu mu?.. Ama onun gibi iyi bir yazarı, bu konuya çekmek mutlaka büyük fayda doğurur. Sevindim tabii. Sevincimi nasıl belli ettiysem “ben sizinle her yere gelirim Nurhayat” dedi. Ayol ne diyeceğimi şaşırdım. Adam ülkece tanınan bir yazar, bir entelektüel… Evet evet, Nurhayat dedi. Bana sormadan hanımı falan attı. Benim de ona adıyla hitap etmemi istedi. Tamam değip geçiştirdim. Ama olmaz, yakışık almaz. Sayfiyeciyim ben mesafeyi severim. Bir de dertsiz başıma dert almak istemem. Sakın yanlış anlama. Niye öyle diyorum bir dinle. Geçen gün Ünal Bey yanında gençten bir kızla kafeye geldi. Genç dediysem kırkına yakın. Belki de kırkında. Vallahi kızın gözü göz değildi. Atmaca gibi sağı solu taradı. Ünal Bey’le tanışmak, konuşmak isteyenleri mimledi. İki dakikada adamın etrafındaki herkesi savuşturdu. Korkulur anam, onun gibi kadınlardan. Aman aman benden uzak olsunlar. Hem hele bir şu Hüsamettin meselesini çözeyim…

Kadın anasının gözü ama Ünal Bey’e sorsan melaike. Kadınlar kendini saklamayı iyi becerir. Şeytan tabiatlı dahi olsa, aklını kullanan her kadın kendini melek diye satar. Ama erkeklerde o kabiliyet yok. Hepsi huyunu suyunu açık eder. Bak Rıdvan diye bir iş adamı geliyor kafeye. İş adamı dediysem aklına iki arabası, üç dükkânı var gibi gelmesin. Televizyona, gazeteye çıkan zenginlerden. Hanlar hamamlar sahibi. Kimler kimler çalışıyor altında. Bildiğin kodaman. Ama o kadar varlığa rağmen nasıl mütevazi, sevilen, sayılan biri. Gerçi ben başta şerefsizin teki sanmıştım. Geçen gün öyle bir şey yaptı ki, vallahi düşüncemden utandım. Bak bu Rıdvan Bey ne yüce gönüllü bir adammış. Vallahi düşündükçe gözlerim doluyor. Burs verdiğim çocuklar kafeye sık sık ziyaretime geliyorlar. Bunu bilhassa istiyorum. Okul, ev durumlarını bildiriyorlar. İşte geçen gün üniversitede okuttuğum iki kızım ziyaretime gelmişler. Safiye nasıl güzeller sana anlatamam. İkisi de bir içim su. Boylu poslu, bebek gibi suratlı… Vallahi manken gibiler. Ben o esnada dışarıdaydım. Ali Rıza’yı tembihlemiştim. Kızlar beni beklerken yiyecek, içecek ikram etmişler. Normalde çocuklarımı üst katta ağırlıyorum. Ben yokum diye bunlar alt katta oturmuşlar. Rıdvan Bey de kafedeymiş. Yan masada. Kızlarla tanışmış, sohbet etmişler. Neyse döndüğümde kızlarla görüştüm, onları uğurladım. Sonra Rıdvan Bey oldukça nazik bir üslupla yanıma gelip “Hanımefendi, mümkünse beş dakikanızı alabilir miyim? dedi. Böyle centilmen erkek mi kaldı? Birer kahve söyledim. Bana iki kızımın tüm eğitim masraflarını karşılamak istediğini, hatta hayata şimdiden hazırlanmaları için haftanın birkaç günü de şirketinde çalışmalarının benim için bir sakıncası olup olmadığını sordu. İkisi ile de özel olarak ilgileneceğinin altını çizerek vurguladı. Onların zaten ihtiyaçlarının karşılandığını, okul bitmeden çalışmalarını doğru bulmadığımı söyledim. Belli ki kızlara kanı kaynamış. Israr etti. Böyle kalender, yardımsever bir insanı kırmak istemesem de okullarını bitirmeden çalışmalarını doğru bulmuyorum. Kabul etmedim. Ancak tadilat yaptırmamız gereken bir okulun tüm masraflarını karşılamasını rica ettim. Dünya, bu iyi insanların hatırına dönüyor anne.

Bak gelince tutuyorsun beni. Nerden baksan iki, iki buçuk saat kalıyorum. Böyle ayakta dikilip konuşmaktan, taşa oturmaktan canım çıkıyor. Kız ben de artık genç değilim ki; ayakta durunca yoruluyorum. Taşa oturunca romatizmam azıyor. Senin mekândan her çıktığımda, şu basit açılıp katlanan sandalyeler var ya; onlardan bir tane alacağım diyorum da unutuyorum. Buradan çıkışta pazara uğrayacağım. Sana da söz vallahi bir tane alacağım.

Önceki İçerikAzerbaycan MHP’nin okul projesini uygun görmedi
Sonraki İçerikİcraatın İçinden