Nurhayat

Gönlümce de içerdim bu zıkkımı. Eski kocam Hikmet gibi tadı yok, sohbeti yok. İki dakikalık keyfi var yalnızca. Hikmeti boşadım ama bundan ayrılamıyorum. Ayol hiç olmasa Hikmet akşamları eli kolu dolu gelirdi yanıma. Üstelik buna para veriyorum.

– Çay alır mısın Nurhayat Abla?

– Canım, arkadaşım gelsin sipariş vereceğiz.

Ayol ateş bastı. Yaz günü bu hırkayı niye giydiysem. Çıkar çıkar! Oh kollarım böyle çıplak olunca pek rahat ediyorum. Çengelköy’e taşınmakla ne iyi ettim. Şu denizin atlas gibi mavisine bak, pırlanta gibi ışıltısına. Mis gibi de iyot kokuyor. Bu kafeye bayılıyorum. Ahşap masaları, sandalyeleri, karşıdaki şu oymalı kütüphane hepsi birbiriyle uyum içinde. Karşı duvarda rahmetli Zeki Müren’in de resmi varmış. Aa bu duvarda da Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Münir Nurettin Selçuk, Sadettin Kaynak, Hamiyet Yüceses var. Peki hepsi aynı duvardayken rahmetliyi niye yeni yetme popçuların yanına asmışlar?  Hiç olmamış. Ayrık otu gibi, zavallıyı kimsesiz bırakmışlar. Uyarsam mı acaba? Sen de şu hayatta ayrık otu gibisin Nurhayat. Kimin kimsen kalmadı. Bir yuva kuramadın. Şarkıda dediği gibi “Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime.” Aman sen de, yalnız olan bir tek sen misin şu hayatta. Boş veeer! Tadını çıkar şu pırıl pırıl güneşin, denizin, yaşadığın şu ânın. Seviyorum burayı. İki günde bir uğrar oldum. Canım mı sıkıldı iniyorum sahile. Ama önce mutlaka buraya uğrayıp çay ya da kahvemi içiyorum. Salacağa doğru yürüyorum. Dönüşte yine buraya… Yürümesem de hiç olmadı iki çay, iki sigara içip rahatlıyorum vallahi.

Belgin de bari bugün randevusuna sadık kalıp vaktinde gelse. Karşı masadaki herif de gözüyle yiyecek beni. Bakmayayım diyorum ama gözüm ilişiyor. Birine benzetiyorum ama çıkaramadım. Bir siyasetçi vardı, Ecevit zamanında, ona benziyor. Ay neydi adı? Annem çok severdi. Hani Azeri kökenli. Adı dilimin ucunda. Yok anam gelmiyor aklıma. Kafa kalmadı ki bende. Adamın suratına bak. Beni gördü, sanki bir aydınlanma yaşadı. İki kol bir döş görünce neren aydınlandı acaba. Vallahi yaşlandığıma seviniyorum. Genç olsam bakışları yetmezdi. Bunlar beni sözleri ile de yerdi. Kız Nurhayat, demek ki sende hâlâ iş var. Ayyy en sevdiğim şarkı çalıyor. “Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz. Hangi gönül uslanır, aahhh sevenle oyun olmaz…” Sözlere bak sözlere… Sevmek, sevilmek ne güzel şey bee!

Oh kahve de mis gibi koktu. Çok güzel mekân, çok!.. Taze pasta, börek, mis gibi çay, kahve kokusu… Allah için çalışanlar da efendi çocuklar. Her yer tertemiz. Çiçek vallahi. Hele şu sarı, kırmızı sardunyalar. Buradan imrenip geçen evin balkonuna da aldım. Pek arsız çiçek. Dalından koparıp koparıp toprağa daldırıyorum. Üç güne o dallardan da çiçek fışkırıyor. Öyle bereketli maşallah. Saat de on ikiyi geçiyor. Belgin gelsen de içsek kahvemizi. Şu sigarayı azaltacağım diye yaşadığım zulme bak. İçince canım sigara çekiyor diye kahveyi de azalttım. Sigaranın hiçbir zararı olmadığını açıklayacak bilim insanını bekliyorum. Ya da ne bileyim, en azından on dakikada sigaranın bütün etkilerini ortadan kaldıracak, vücudu yenileyecek cihazı yapın bir an önce. Vallahi ayda bir gider yenilenirim. Gönlümce de içerdim bu zıkkımı. Eski kocam Hikmet gibi tadı yok, sohbeti yok. İki dakikalık keyfi var yalnızca. Hikmeti boşadım ama bundan ayrılamıyorum. Ayol hiç olmasa Hikmet akşamları eli kolu dolu gelirdi yanıma. Üstelik buna para veriyorum. Bildiğin orospu. 

Adam beni amma kesti. Oram buram da açıkta değil. Elbisemin kolsuz olması öküzün bakmasına yetiyor demek ki. Ah sen beni gençken görseydin dibin düşerdi. Kocamustafapaşa’da oturuyorduk. Bir Hüsamettin vardı mahallede. Kimleri aracı göndermedi görüşmek için. Yakışıklıydı! Boylu poslu, ağzı burnu yerinde. Ama Allah için sen de fena değilsin. Gözü bizim camdaydı. İşi gücü yok gibi sürekli bizim evi kollardı. Dışarı adımımı attım mı saatlerce takılırdı peşime. Aylak işsiz güçsüz biri sanırdım. Nerden bileyim meğer babadan zenginmiş. Hem de mühendislik okuyormuş. Neyse inat ettim bir kere. Gönderdiği aracılara “Gidin söyleyin o Hüsamettin’e peşimi bıraksın. Yoksa pişman ederim onu” diyordum. Annem o yıl vefat etmiş kimim kimsem yok, kim inanır tehditlerime? Bir gün öteberi almaya çarşıya gideceğim. Hazırlandım, çıktım. Bu da karşıdaki elektrikçi Kâmil’in dükkânında bekliyormuş. Takıldı peşime. Hava da nasıl sıcak. O zamanlar şimdiki gibi rahat da değilim. Giymişim yaz günü uzun kollu kazağı, sıcaktan ölüyorum. Ulan, vallahi, o senin gibi kolumu bile görmedi. Neyse biraz gölge diye duvar dibinden yavaş yavaş yürüyorum. Arkamda da o. Sıcaktan bunalmışım, biri canımı sıksa boğazına yapışacağım. “Hele bir konuş ağzının payını vereyim Hüsamettin dedim” içimden. Bu, “Nurhayat Hanım bir şey söyleyeceğim size” dedi. Nasıl güzel bir sesi varmış şerefsizin. İçim eridi, inadım kırıldı. “Buyurun” dedim. “Çok ısrar ettim benimle bir görüşün diye ama kabul etmediniz. Canınız sağ olsun. Dün annemler sizin komşu Feride’yi istediler. Allah kısmet ederse haftaya nişanım var. Israrımla bunaltıysam sizi, affedin beni” dedi. Ben neye uğradığımı şaşırdım. “Yapmayın, o kız size olmaz. Bir bana bakın bir de Feride’ye” diyemedim tabii. Peşimi o günden sonra bıraktı. Köpek gibi pişman olmuştum ama nafile. Şimdiki gibi değildim. Utangaç, çekingen biriydim. Bugünkü aklım olsaydı dayanırdım kapısına, “Bin kere pişmanım. Ben sizi çok özlüyorum. Belki de seviyorum” derdim. Vallahi de derdim, billahi de derdim. Ne diyelim, kısmet değilmiş. Zaten evlendikten sonra taşındım mahalleden. Ama Feride’nin de kısmeti değilmiş. Belgin söylemişti, ikinci çocuktan sonra ayrılmışlar. O iş yürümezdi zaten. Adam boylu poslu, okumuş, varlıklı, üstelik dürüst, efendi. Feride desen liseyi zor bitirdi. Güzellik de yok, dil pabuç… Yerden bitme, dilli düdük. Ayol öyle kadın diliyle gömer insanı. 

Gözü kör olsun komşuların da. Biri de demedi Hüsamettin şöyle iyi, böyle dürüst delikanlı diye. Hayır yani gönderdiği elçiler, mahalleden tanımadığım kişiler nasıl güveneyim onlara. Üstelik annemi yeni kaybetmişim. Kimim kimsem de yok. Tek derdim okulu bitirip bir an önce mesleğe başlamak. Misal üst kattaki Dudu Teyze deseydi, “Kızım konuş bir kere. İyi çocuktur Hüsamettin” diye, vallahi dinlerdim. Niye desin ki, onun da bekâr kızı vardı benim yaşlarımda. Hatta Feride’nin annesi Gülten kaç kere Hüsamettin’den konuyu açıp “Çok kız geçti onun elinden. İşi gücü karı kız kovalamak” diye beni korkuttu. Ah salak Nurhayat, inanmıştın her söylenene. Kafanı kaldırıp baktığın mı vardı sağa sola? Göz ucuyla bile baksan anlardın Hüsamettin’in mahallenin göz bebeği olduğunu. Gülten akıllı kadındı. Kaçırır mıydı öyle damat adayını? Ama Allah büyük. Ne oldu sonunda? Kızı Hüsamettin’i elinde tutamadı. Kabahat bendeydi. Belgin kaç kere, “Kulak asma onlara, şu adamla bir kerecik konuş. Gülten Teyze kendi kızını göbek atarak verir Hüsamettin’e” dedi mi?  Dedi! Suç sende Nurhayat. İnanmayacaktın Gülten’in sözlerine. Suçun tamamı sende.

Ben Hüsamettin gibi adama yüz vermemişim, sen kimsin aç köpek! Senin gibiler bana ancak böyle karşıdan bakarlar. Var ya kocam, aman eski kocam, Hikmet bana böyle baksaydı kölesi olurdum. O ancak ebleh ebleh televizyona bakardı. “İki kelam edelim Hikmet”, “Sen konuş” derdi. “Bir dışarıya çıkalım, nefes alalım”, “Gün boyu dışardayım. Ev gibisi var mı?”, “Sinemaya gidelim Hikmet”, “Ben olmuşum film, beni izle Nurhayat” dedikten sonra da pis pis gülerdi. Hepsini geçtim, o hımbıl, senin gibi süzseydi beni… Aman sen de Nurhayat, bitmiş gitmiş mevzu boş ver.  

Öğlen arası bir kafede bir şeyler atıştırdığına göre, etraftaki esnaftansındır mutlaka. Kasap mısın? Terzi mi? Beyaz eşya dükkânında mı çalışıyorsun, karşıdaki kuyumcuda mı? Kasap değilsin. On esnaf getirsinler önüme, içlerinden kimin kasap olduğunu ânında tespit ederim ben. Koyunun, kuzunun, ineğin yahut dananın sakin tabiatı kasabın yüzüne sirayet eder. Bir kasapla konuşurken, sanki gözlerindeki ifade ona değil, bir buzağıya ya da kuzuya aitmiş gibi hissederim. Ama içten içe hırslı, öfkelidirler. Kesip doğradıkları bir canlı nihayetinde. İşte o hırsı, öfkeyi boş ve sabit bakarak gizlerler. Bunu bilinçli mi yapıyorlar bilemem. Belki de o sakin, boş bakışlar kestikleri hayvanların cezası ya da emanetidir onlara. Terzi de olmaz senden. Onlar da ‘yırtık, sökük bulurum’ ümidiyle gözleri ile insanı baştan aşağı tararlar. Kötülüklerinden değildir tabii, meslek hastalığı diyelim. Allah için bakışların terzilerinki gibi didiklemiyor insanı. Fırıncı tipi de yok sende. Aman duyan da meslek erbabı sanacak beni. Yaşın da var. Evlisindir mutlaka. Ne o karın yüz vermiyor mu? Avare hıyar! Akşama eve gittiğinde, işte böyle bana baktığın gibi, karına on dakika baksan seni ihya eder.

Gözün çıkmasın Belgin, yarım saattir bekletiyorsun beni. Bir on dakika daha beklerim, gelmezsen vallahi kalkarım. Hikmet’le de Belgin tanıştırdı beni. Hikmet onun çalıştığı şirkette muhasebeci. Muhasebeciler hesaptan kitaptan anlar sanılır ya hepsi yalan. En azından Hikmet’te öyle bir kabiliyet yoktu. Ayol adam parmaklarını kullanıp hesap kitap yapardı. Her şeyi ağırdı pis herifin. Konuşması, yemesi, içmesi, yürümesi öyle ağır öyle yavaştı ki insanın içini kıyardı. Üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi… Benden boşandıktan sonra çalıştığı şirketten bir kızla bir süre görüşmüş. Belgin’e, “Kız pek bir ağır, içim kıyılıyor” demiş. Haspam sanırsın kendisi 100 metre engelli koşucusu. Ama Allah için gece, şey yaparken, çok hızlıydı. Ben sutyeni çıkarmadan o çoktan yarışı bitirmiş olurdu.

Gidiyor musun? Daha karpuz kesecektik. Öğlen molası bitti tabii. Mutlaka bu muhitte bir şirkette çalışıyorsun. Aman acele et! Patronun kızmasın. 

Ayol, bu deli bana doğru geliyor! Yüz de vermedim, bu ne cesaret.

-Nurhayat Hanım!

-Buyurun!

-Yıllar geçti. Tanımadınız tabii. Ben Kocamustafapaşa’dan, Hüsamettin. 

________

S. Sema Osmanoğlu 1973 yılında Kars’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Serbest avukatlık yapmaktadır. Evli ve bir çocuk annesidir.

Önceki İçerikYaşam ve “Değersizlik duygusu” üzerine…- Tuna Tüner’i anmak
Sonraki İçerikSayısız şey düşünmek için harika bir yönetmen: Tarkovski