NURHAYAT – Akif’in Tatlı Bahçesi

Safiye, gençken bir erkeğin yakışıklı, çekici olduğunu düşünmeye utanırken bu yaşta güzel adam görünce bakmaktan, incelemekten keyif aldığımı rahat rahat söylüyorum. Zaten düşündüklerimi gönül rahatlığı ile söylememden hoşnut olmayacak kimim var? Eee ayrık otunun tek lüksü de budur. Özgürce düşündüğünü söylemek.

Bugün biraz geç kaldım annem, kusura bakma.

Euzu billahi mineşşeytanirracim bismillahirrahmanirrahim… ve leddâllîn. Amin.

Fatiha’nı da okudum.  Ferahladın mı? Kimsem kalmadı şu hayatta bana kim okuyacak Safiye?

Neyse ben şimdi bu tarafla meşgulüm. Biliyorsun Akif’in tatlı Bahçesi’ni devraldım. Başım çok kalabalık. Safiye görsen kafe nasıl hareketlendi. Her geçen gün daha tanınıyor. Bir gelen yine geliyor. Sebebini anlatayım. Geçen Kasım ayının ilk haftası, sanıyorum günlerden salı idi; saat öğlene geliyordu. Kafede tek tük müşteri vardı. İçerisi mis gibi kek, poğaça kokuyordu. Daimi müşterilerden Cem Bey’in tavsiyesi üzerine aldığımız kahve makinası, genç müşterilerin pek hoşuna giden çekilmiş kahve kokusu ortama daha da sıcak bir hava katmıştı. Dışarda inceden yağmur, deniz, durgun lacivert… Evden getirdiğim pikapta rahmetli Müzeyyen çalıyordu. “Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz. Hangi gönül uslanır. Ahh sevenle oyun olmaz.” Kafenin denize bakan cephesi yaz açılan boydan boya sürgülü camla kaplı. Camekânın karşısındaki tekli koltuklardan birine oturup manzaraya karşı kahve yudumlamanın tadına doyum olmaz. Ben de oturmuş orta şekerli kahvemi yudumluyordum, yan koltuğa ilk defa gördüğüm biri yanaştı. Çantasını koltuğa koydu, paltosunu çıkarttı. Gözü ile askılığı ararken çocuklara işaret ettim paltosunu aldılar. Zarifçe gülümseyip teşekkür etti. Üşümüştü. Ellerine huhlayarak, birbirine sürtüp ısınmaya çalışıyordu. “Sıcak bir şey içer misiniz?” diye sordum. Sorumu cevaplamadan heyecanla mekânı övmeye başladı. Hayranlıkla sağa sola bakındı. Hoş adamdı. Geçen yıl birkaç defa gelmiş ama ortamı soğuk, sıkıcı bulmuş. “Kafenin el değiştirmesi iyi olmuş. Bir Türk kahvesi alırım” dedi. O sıra telefonu çaldı. Uzun uzun konuştu. Telefondaki kişiye öyle saygılı, kibar konuşuyorduk ki beğenerek dinledim. Orta boylu, burnu, ağzı güzel, orantılı, saçları yaşına göre canlı bu adamı gözüm bir yerden ısırıyordu. Gerçi güzel suratlı insan bende hep tanıyormuşum hissini uyandırır. Safiye, gençken bir erkeğin yakışıklı, çekici olduğunu düşünmeye utanırken bu yaşta güzel adam görünce bakmaktan, incelemekten keyif aldığımı rahat rahat söylüyorum. Zaten düşündüklerimi gönül rahatlığı ile söylememden hoşnut olmayacak kimim var? Eee ayrık otunun tek lüksü de budur. Özgürce düşündüğünü söylemek.

Masalardan birinde konuşulurken duydum. Kimmiş biliyor musun? Ünal Çolak. Yaaa… Bütün kitaplarını hatmetmişimdir. Çok heyecanlandım… Onu kitaplarının arka kapağındaki resimleri dışında televizyon, gazete hiçbir yerde görmemiştim. Geçen yıl çıkan kitabının arkasındaki resimde gördüğüm adam bu gördüğümden rahat yirmi yaş gençti. Demek ki; erkekler de kadınlar gibi yaş mevzuunda hassas olabiliyorlar. İnsanoğluyuz, hepimizin takıntıları, zaafları var. Telefonu kapattığında onu görmekten duyduğum memnuniyeti belirttim. O sipariş vermeden sabah yaptığım kekten, poğaçadan bir tabak hazırlattım. Sohbeti pek keyifli… “Rakı bitince” kitabı hakkında övgülerimi sıraladım ve tabii diğer kitapları… Sohbetten zevk aldığı belliydi. Yediklerini benim yaptığımı öğrenince o da bana övgüler dizdi. Soğuk bir şey içmek istediğinde Nurhayat’ın Limonatası’ndan ikram ettim. Safiye övünmek gibi olmasın yaptıklarımın çok talibi var. Hele limonatamın “Nurhayat’ın ev limonatası” diye adı çıktı. Çocuklar menüye de bu isimle ekledi. Keyfime değme gitsin.

Adamda sağlam mide varmış koca tabağın tamamını silip süpürdü, bir Türk kahvesi, iki çay, iki büyük bardak da limonata içti. Buna rağmen kilosu yerli yerinde. Kaslı, pazulu değil. Spor yapan vücut kendini belli eder. Bunun vücudu hareketsiz insan vücudu.  Ama işte Allah vergisi, güzel adam. Tabii ki ellerine baktım. Yüzüğü yoktu. Ama vallahi işim olmaz. Hüsamettin’i bekliyorum ben. Adamla kırk yıllık ahbap gibi sohbet ettik.  Her hayranı ile böyle muhabbet eder mi bilemiyorum? Gerçi ben de eli yüzü düzgün, bakımlı, edebi bilgisi de hayli geniş biriyim. Bakışından beğenisini hissettim. Kafenin ismini değiştirmememin isabetli bir karar olduğunu söyledi. Yemekleri, ortamı dolayısıyla beni övdü de övdü. İltifata hiç kayıtsız kalamam. İçimin yağları eridi. Ünal Beye duyduğum beğeni haliyle arttı. “Keşke buradaki işletmelerin sahipleri de sizin bu sanatsal dokunuşlarınızı yapacak öngörüye sahip olsalar” dedi. Etrafa bakındım, evden getirdiğim eşyalardan başka pek bir şeye dokunduğum söylenemez. Demek ki mekâna güçlü bir ruh katmışım. Haklıydı tabii. Bu devirde hatta hangi devirde benim gibi biriyle karşılaşılabilir ki. Demek ki kafede bana basit gelen ama olağan dışı güzellikler var. Ağzından bal damlıyordu. Sesi Hüsamettininki gibi telaşsız, yumuşacık… Çengelköy’de oturuyormuş. Giderken “bundan sonra sık sık görüşeceğiz” dedi.

Gerçekten de o günden sonra nerdeyse iki günde bir gelir oldu. Maşallah iştahı sağlam; her geldiğinde ikramları silip süpürüyor. Uzun uzun sohbetler ediyoruz. Hayatı okumak, yazmak ve yazmaya meraklı kişilere bu sanatı öğretmek için açtığı atölyeden ibaret. Bazı günler yanında bir iki arkadaşı da oluyor. O günlerde uzun uzun sohbet etmek mümkün olmuyor. Onunla birlikte gelen arkadaşları zamanla onsuz da gelmeye başladılar. Onlarla ayaküstü kısa sohbetler haricinde bir ilişki geliştirmedim.

Ünal Bey “Yazarlık atölyesini kafede yapsak nasıl olur” diye sordu. Hay hay, dedim. Kafe iki katlı. Üst kata gözden uzak kalmak isteyen masum liseli çiftlerden başka çıkan olmuyor. Eski işletmecilerden birinin hangi akla hizmet koyduğunu anlayamadığım, en az on iki kişinin rahatlıkla yerleşeceği büyük, ahşap bir masa da var. Yani böyle bir iş için tam uygun yer. Beş on salon çiçeği, bir iki aksesuar aldım vallahi mükemmel oldu. Zaten manzara her şeye değer.

Akif’in Tatlı Bahçesi cumartesi günleri saat 14:00’ten 17:00’ye kadar -bazen yedilere, sekizlere kadar- yazarları ağırlamaya başladı. Bu toplantılar benim için de vazgeçilmez oldu. Uygun olduğumda ben de bir sandalye çekip konuşulanları ilgiyle dinliyorum. Hatta yazarların ısrarı ile bir iki toplantıya da iştirak ettim. Safiyecim vallahi, “siz de yazın” diye ısrar ediyorlar.

Geçen ayın başında Ünal Bey sabahın köründe kafeye geldi. Normalde on ikiden sonra gelir. Aklına yanlış bir şey gelmesin, daimi müşterilerin saat kaçta geldiklerini aşağı yukarı bilirim. Yani onun gelişini gözlediğimden değil. Bir gün sonra kendisi ile röportaj yapılacağını, mekân olarak burayı önerdiğini söyledi. “Buyursunlar” dedim. Her daim tertemiz olsak da, Nimet’e o gün dipten köşeden temizlik yaptırdım. Nimet çok çalışkan, yerinde durmaz. Biraz da az konuşsa. Ali Rıza’dan sonra en güvendiğim çalışan. O gün mutfaktaki her yiyeceği kendi ellerimle yaptım. Röportaj için kalabalık bir ekip bekliyorken sağ omzuna fotoğraf makinesi asılı gençten bir oğlan geldi. Ben televizyon çekimi gibi bir şey bekliyordum. Kafenin birkaç yerinde Ünal Bey’in fotoğrafını çekti. Bahçede bir iki saat konuştular…

Bir hafta sonra müşteri sayısı o kadar çok artmıştı ki; o güne kadar keyfe keder yaptığım her işi o hafta fazlası ile zorunluluktan yaptım. Haftanın sonunda “tövbe daha da bu kadar çalışmam” dedim. Birkaç gün kafeye gitmeme kararı aldım. Ali Rıza’ya da söyledim. Afalladı. Patron benim, ne diyecek ki!

Sabah evde uzun uzun kahvaltı yaptım. Abidik gubidik televizyon programlarına baktım. Evi ihmal etmiştim, baştan aşağı derledim topladım. Bu kadar şey yapmıştım ama saat daha öğlen olmamıştı. O koltuktan bu koltuğa geçtim, kanepeye uzandım, duş aldım, saçıma fön çektim… Saat anca 13:00 olmuştu. Akşam yemeğini ocağa koydum. 13:30. Eski albümlere baktım. 13:50. Bu sıkıntıyla ömür geçer mi?

Kendimi kafeye zor attım.

İşte o gün anladım. Safiye ben Akif’in Tatlı Bahçesi’nin emrine girmişim. Beni kapıda gören Ali Rıza’nın sevinci görülmeğe değerdi. Kafe bir önceki günden de kalabalıktı. Ali Rıza “abla her gelen seni soruyor” dedi. Kimseden alacağım yok, çok şükür kimseye borcum yok, biliyorsun işte para bende bol. Bu kadar insan beni niye soruyor ki diye telaşlandım.

Ali Rıza müşterilerden birinin getirdiği en çok okunan “Güncel” dergisini uzattı. Gözlerime inanamadım. Orta iki sayfa röportaja ayrılmıştı. Ünal Bey’in dört beş fotoğrafının yanında benim de denize karşı kahvemi yudumlarken çekilmiş bir fotoğrafım vardı. Gazeteci çocuk hangi ara çekmiş inan bilmiyorum. Kırmızı bluzum, yakamdaki senin yadigârın broş, fönlü saçlarımla göz kamaştırıcıydım. Vallahi, göz kamaştırıcı olduğumu Ünal Bey söyledi. Aklına bir şey gelmesin, kibarlığından. İstesem öyle güzel poz veremem. Okuduğumda mahcubiyetim, şaşkınlığım daha da arttı. Ünal Bey sanat, edebiyat, kitaplarının dışında Akif’in Tatlı Bahçesi’nden ve benden de bahsetmişti. En sevdiğim içecek “Nurhayat’ın limonatası” demişti.

Safiye adam tüm ülkenin tanıdığı, sözüne itibar edilen, meşhur bir yazar. İşte o röportajdan sonra kafe seçkin, özellikle iş adamlarının, sanat, edebiyat çevresinden kişilerin mekânı oldu. Tabii deniz meftunu, sırf manzaradan sebep gelen eski müşteriler de var. Onlar da benim dönemimden çok memnunlar. Halktan insanlar da gelsin istiyorum. Bu nedenle iki fiyat menüsü yaptırdım. Çocukları da tembihledim liselilere, gençlere, mahalle esnafından gelenlere, onların yakınlarına düşük fiyatlı menü veriliyor. Vallahi onlardan tek kuruş kâr etmiyorum. Ben fukara mıyım Safiye. Onlara verdiğim hizmetin değerinden bir kuruş fazla alırsam o kuruş boğazıma dizilir. Liselilerden, geçlerden bazı günler para da alınmıyor. Askıda latte yaptım. Çalışanların çoluğuna çocuğuna, her şey bedava. Hepsine helali hoş olsun. Senin ruhuna gitsin.

Görsen ne enteresan tipler geliyor. Değişik semtlerden değişik simalar. Zamanla müşterilerle hususi ilişkiler kurdum. Bilhassa öğretmenlik yıllarımda yaşadığım ilginç deneyimleri onlarla paylaşırken ben de çok mutlu oluyorum. İnanır mısın sohbet için özellikle masalarına davet ediyorlar. Abartmıyorum çok yoğun olan günlerde sohbet için başka bir güne randevu vermek zorunda kalıyorum. Safiye, bizim insanımız fazlaca duygusal. Hele kadınlara karşı çok yufkalar. Örneğin yüzünde dozunda bir tebessüm, bu tebessümü destekleyecek kısık, yumuşak hatta karından çıkan bir ses tonu ile ne anlatırsan anlat pek önemi yok, sempati ile dinliyor, hayranlık duyuyorlar. Tabii bunların etkili olabilmesi için giyim kuşamın, giydiğini yakıştırmanın, derli toplu olmanın da önemi var. Eğer bu kurallara uyarsan üstüne biraz da güzelsen, sesin de kulağa hitap ediyorsa bir Allah’ın kulu kayıtsız kalmıyor. Ağırlamaktan, muhabbetten büyük keyif alıyorlar. Öyle ki konuştuğum fındık kabuğunu doldurmayacak bir şey olsa bile derin bir mana arıyorlar. Emin ol bir mana bulamazlarsa da kendi yetersizliklerine hayıflanıyorlar. Çünkü efsunlanıyorlar. Vallahi üstü kapalı küfür edilse anlamazlar. Aman ben de kime anlatıyorum. Ayol bu özelliklerin tamamı sende fazlasıyla var. Vaktiyle bunları bana niye öğretmedin. Ben bunları Hikmet’ten ayrıldıktan sonra keşfettim. Bu keşifle birlikte benim için yeni bir sayfa açıldı. Gençken bunları bilseydim, öğretseydin, Hüsamettin’e iki kelam edebilseydim o nişanı bozdurtur onu Feride’ye yar etmezdim. Vallahi yine kalbim sızladı.

Ortam çok samimi. Müşteriye “benim mekânım” algısını yerleştirdim. Onlar da kendilerince katkıda bulunmaya çalışıyorlar. Güzel bir plak bulunca dinletmek için getirenlerin, yaptığı tabloyu kafeye asanların, kütüphane için seçkin eserler getirenlerin sayısı hiç az değil. Tabii tüm bunlar için benim izinim alınıyor. Beğenmediklerimi bir gerekçe bulup tatlılıkla iade ediyorum. Başta Ali Rıza olmak üzere çalışanların hepsi bu durumdan memnun. Tabii olacaklar. Kafenin kazancı gözle görülür şekilde arttığı için maaşlarına yüklü zam yaptım. Anlayacağın kafe yalnızca çalışanların değil seçkin bir kitlenin desteği ile büyüyor, gelişiyor. Kafenin çehresindeki bu değişimle ünü kulaktan kulağa yayılıyor. Ama Çengelköy esnafından bazılarının bu durumdan pek memnun olmadıkları da kulağıma geliyor. Vallahi umurumda değiller. Akif’in Tatlı Bahçesi’ndeki bu değişim diğer yerlere de sirayet etse pek güzel olur. Bu hususta da birkaç fikrim var. Bir dahaki sefere kafamdaki fikirleri sana danışacağım.

Hep ben konuşuyorum sen dinliyorsun böyle de olmuyor be Annem. Ama ne yapacaksın konu sende yok bende çok. Bak geçen gün ne oldu: Eski müşterilerden Selim bey ve kızı öğlen yemeğine geldiler. Ailecek çok kaliteli, kalender insanlar. Selim Bey genelde eşi ile gelir. Çok hanım kadın. Sohbetimiz de var. Bel fıtığından mustaripmiş sanırsam, bu sebepten bir iki haftadır o gelmiyor. Allah için Selim bey de tam bir beyefendi. Hanımına da nasıl düşkün… Baba kız güzel güzel yemeklerini yiyorlardı, bir ara Selim bey tuvalete gitti. İşte o esnada kızı aniden bayılıp yere yığıldı. Zannımca hamile. Ambulans falan geldi… Allah seni ne yapsın Safiye saat kaç olmuş. Ayol toptancı ile randevum vardı. Lafa tutuyorsun beni aklım uçup gidiyor. Gitmeden bir Fatiha daha okuyayım mı?

Önceki İçerikNe gibi geliyor, ne gibi…
Sonraki İçerikErasmus: Ortanın adamı ve ezeli uzlaştırıcı