Akif’in tatlı bahçesi / Kuzum Cevat

Saat 12:15’te Selvi kapıdan girdi. Ben şoka girdim. Cevat’a baktım, çocuğun beti benzi atmış, ayakta dikili put gibi, hareket etmiyor. Cevat şoka girmiş. Selvi’ye baktım, gitsem mi kalsam mı diye düşünüyor. Cevat’ı görmek için, neredeyse dizinin hizasına bakmak zorunda.

Akif’in Tatlı Bahçesi’nin tam karşısında bir kuruyemiş dükkânı var. Kuzu’m Kuruyemiş, bahsetmiştim sana. Sahibi Cevat. Gariban. “Çengelköy’de dükkânı olan gariban mı olur!” deme.  Cüzdandan değil ama gönülden gariban. Uzak bir iki akrabadan başka kimi kimsesi yok. O uzak akrabaları da bilirsin aranmaz, sorulmaz… Anlayacağın benim gibi… Kimsesizler arasında görünmez bir bağ var Safiye. Aile bireyleri arasındaki gibi. Onları kan çeker birbirlerine, bizi yalnızlık, kimsesizlik. Amaaan kahırlanma. Kızın da aileden çok daha heybetli bir topluluğun bir bireyi nihayetinde. Bize de g-aile desinler. Bak ne güzel oldu aile, gaile, mahalle, köy… Vallahi gaile ismi bizim topluluğa tam oldu. Ne de olsa dert, sıkıntı, keder hepsi yalnız insanda bolca var. Cevat bizim gaileden.

Allah var, mahalleye ilk geldiğimde hiç sevmedim bunu. Sinsi geldi, içten pazarlıklı, sünepe, Balıkçı Çetin’in yancısı… Çetin adam mı ki yanındaki adam olsun diye düşündüm, bir kere olsun yüzüne bakmadım. Öğrendim ya Cevat’ın gaileden olduğunu, keder çekti, kalbim kaynadı. Cevat Kuzu’ya el atmaya, onu renksiz, sünepe hayatından çekip çıkarmaya karar verdim.

Buna öğlen araları keklerden, poğaçalardan ne bileyim tatlılardan ikram ediyorum. Bazen de akşam evde yesin diye kısır, zeytinyağlı, artık Allah o gün ne verdiyse hazırlatıyorum. Bak bundan faydalanmaya çalışan bir çocuk asla değil. Her defasında yiyeceklerin parasını ödemek için ısrar eder. Kabul etmeyeceğimi anladığında bir daha yemeklerime ağzını sürmeyeceğine yemin billah eder, abla çok tokum der. Gailemden olanın parası benim mekânımda geçer mi Safiye! Kuzum, sonunda dayanamaz ısrarıma; bir de iştahlı yer ki.

Erkeğin kalbi sevmek, beyni de çalışmak için boğazından ilham alır. Kime anlatıyorum, sanki bilmediğin şey. Bilirsin tabii. Babamı senin bu zihniyetin diğer tarafa yolculamadı mı? 273 kilo 50 gram adama tabut zor ayarlandı. Unutmam! 50 gramı da unutmam! Musalla taşından iki kat geniş tabutu milleti çok güldürmüştü. Belki de babacığımınki eni boyundan fazla ilk tabuttu. Bir tek o mu güldürdü.

Helallik alma vakti geldiğinde hoca, “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye cemaate soruyu soracak, hakkınızı, dedi, Numan amca sorunun tamamlanmasını beklemeden “e-e-eee-ennn-da-da-dam-damına kur-kur-kur-kurrr-bann ol-ol-ol-olduğğğ-ğumm helal ol-ol-ollls-oll-s-un!” diye bağırdı. Bir de sesi gür. Önce hoca, ardından hocadan cesaret alan cemaat gülmüştü. Ama ne gülme. Hatırlamazsın tabii, bir köşede bayılmıştın. Allahtan bunlara şahit olmadın. Rahmetli çok severdi babamı. Sana söylemedim mi! O da sizin oraya taşındı. Başka semte ama. Maşallah Aşiyan’da. Allah için, o gün çok ağladı. Neyse cemaat güle güle “helal olsun” dedi. Helallik üç kez alınıyor ya, hoca ikinci kez soracak, kendini topladı, genzini temizledi, “hakkın” dedi. Ama, kelimenin sonunu getiremeden daha bir kahkahayla gülmeye başladı. Estağfurullah estağfurullah çekti, tekrar yeltendi, “hakkınızı” dedi ama cümleyi tamamlayamadı. Hoca gençten bir oğlandı. O yaşta çocuktan hoca mı olur. İkinci ve üçüncü helallik isteme faslı da uzadıkça uzadı. Epey bir zaman sonra, kahkahalar arasında, cemaatten helallik alınmıştı. Belki de babacığımınki, o camide kılınan en uzun cenaze namazıydı. Yattığı yer huzur versin, giderken de güldürdü.

Cevat bir gün “Size abla diyebilir miyim? dedi. Safiye vallahi bu her şeye değdi. Dükkânı açtığında, kapattığında günaydın, iyi akşamlar demek için mutlaka yanıma uğrar oldu. Oradan buradan konuşurken, kuzum içini de açmaya başladı. Dükkân babasından kalmış. Annesi iki kız, iki erkek dört çocuk doğurmuş, bir bu hayatta kalmış. Bari kızlardan biri yaşasaydı, yoldaş olsaydı. Cevat 35 yaşında bir anne kuzusu. Anneciği ölünce kuzu ortada kalmış. Bu bana abla demeye de başladı ya iyice kol kanat gerdim. Bu kuzunun sağlıklı bir şekilde büyümesi lazım, dedim. Cevat’ın derdi gün gibi ortada, bu çocuğun yeri geldiğinde ona annelik edecek bir kadına ihtiyacı var, diye düşündüm.

Esmer, tek kaşlı, kısa boylu, çok kısa boylu, tıknaz biridir Cevat. Öyle küçük elleri var ki. Elleri, kuruyemiş doldururken kullandığı kürekten daha küçük. Bazen sırf Cevat’ın ellerini görmek için dükkânına giderim. Cevat küçük kese kâğıdına kuruyemiş doldururken ellerini izlerim. Ellerini izlerken içim bir tuhaf olur. Ama izlemek isterim.

Tek kusuru vardı, dükkânı geç açmak. En sevmediğim şey. Samimiyetimiz ilerledikçe, dükkânı geç açması zoruma gitmeye başladı. Böyle esnaflık mı olur! Direkt söyleyemiyordum. Ama zoruma gittiğini, içerlediğimi anlasın diye yüzümü asıyor, keyifsiz konuşuyordum. Anlamadı. Bu böyle olmaz dedim. Konuşmaya karar verdim.

Kasada oturmuş esniyordu. Teşhir reyonuna baktım. Leblebi, şamfıstığı, fındık kutuları neredeyse boşalmıştı. Dişlerimi sıktım, cık cık yaptım, başımı sağa sola salladım. Köşede duran, içi ceviz dolu çuval yamulmuştu. Cevizler yere saçılmasın diye, çuvalı Cevat’ın gözüne soka soka düzelttim. Namussuz öyle ağırdı ki. Tezgâha doğru yaklaştım, leblebi kâsesinden ağzıma iki üç leblebi attım. Cevat’ın gözünün içine bakaa bakaa, yavaşş yavaşş çiğnedim.

– Helal et!

– Ne demek Abla. Helal olsun.

– Güzelim dükkânı her gün geç açıyorsun. Hayırdır?

Cevat afalladı. Sanki anasına hesap vermekte zorlanıyordu. Ayağa kalktı.

– Akşam arkadaşlarla takıldık. Geç uyumuşum.

– Olmaz ablam! Sana hiç söylemediler mi, dükkân en geç saat sekiz buçukta açılmazsa bereketi kaçar.

Cevat “sana ne” der gibi yüzüme baktı, ama Allah için ses etmedi. Hatta,

-Biliyorum beni düşünüyorsun sağol abla, ama sen canını sıkma, dedi.

Bilirsin burnum keskindir. Kasaya yaklaştıkça buram buram alkol kokusu alıyordum. İşe alkollü gelmek de ne demek! Cevat’la ilgili resmi çalışmalara işte o gün başladım.

Ali Rıza’ya “bizim Cevat’a uygun bir kız bulalım” dedim. Ama Ali Rıza’nın hanımını düşününce, onun bu konuda en yeteneksiz insan olduğunu hatırladım. Benim binada oturan Asuman’a sorayım, dedim. Mahalleyi iyi bilen, sosyal bir kız. En iyisi konuyu ona çıtlatmaktı. Bir gün sonra sabah işe gelirken karşılaştık. Ayaküstü sohbet ederken “Asuman, tanıdığım şahane bir çocuk var, 35 yaşında. İyi huylu bir kızla evlenmek, yuva kurmak istiyor” dedim. Yine doğru kararı vermiştim. Evden pek çıkmayan, 30 yaşında, lise mezunu, iyi huylu, evi çekip çeviren, anaç bir kız kardeşi olduğunu söyledi. Anaç olduğunu duyunca, bu iş tamam dedim. Aynı binada oturduğumuz halde kızı hiç görmemiştim. “Sen kardeşinin bir fotoğrafını getir, ben de bizim oğlanın bir fotoğrafını vereceğim sana, kardeşine göster” dedim. Hatta belki tanıyordur diye Cevat’tan bahsettim. Tanımıyormuş.

Asuman sonraki gün kardeşinin vesikalık bir fotoğrafını getirdi. Ben de ona Cevat’ın vesikalığını verdim. “Bugün gençler birbirlerinin fotoğraflarına bir baksınlar, tamam derlerse tanıştırırız” dedim.  Fotoğrafı Cevat’a göstermek için, dükkânına gittim. Neye güldükleri belli olmayan, daha önce hiç görmediğim, üç beş iti kopuğu doldurmuştu dükkâna. Sinirlendim. Gençlere işlerini güçlerini sordum, boş gezenin boş kalfaları. Dükkândan ayaklarını kesmek için, bunları usulünce aşağıladım. Cevat dondu kaldı. Güya beni bozacaklar ya, bir iki laf ettiler. Cevat onlara arka çıkamayınca, uğursuzlar söylene söylene gittiler. Sonradan benim kafedeki çocukları tembihledim, o it kopuk geldiğinde bana haber verecekler, gereğini yapıp ayaklarını Cevat’ın dükkânından keseceğim. Onun artık bir ablası var. Neyse çıktıklarında Cevat’a “o laubali insanlar senin dengin mi çocuğum?” dedim. Ağzını açıp bir şey diyemedi ya. Anladım artık, garibim, anasının yerine koymuş beni.

“Oğlum bu böyle olmaz, senin yurt, yuva sahibi olman lazım” dedim. Çantadan kızın fotoğrafını çıkartıp uzattım. Fotoğrafa baktı. Utandı, sıkıldı ama bir şey demesine fırsat vermeden, yekten “bizim binada oturuyor, bir tanışın” dedim. “Nasıl olacak abla” dedi. Ben ayarlayacağım, dedim.

Hayırlı iş bekletilmez. O dakika Asuman’a “bizim oğlan beğendi. Sen kardeşine sordun mu?” diye mesaj attım. Sağ olsun hemen aradı. Kardeşi, ismi Selvi’ymiş, Cevat’ı beğenmiş. Ama “fiziki güzellik mühim değil, önemli olan karakter. Tanışmadan önce bir süre telefonla görüşüp huyumuzu suyumuzu öğrenelim” demiş. Ne mantıklı bir genç kız, aferin. Selvi’nin numarasını Asuman’dan alıp Cevat’a verdim. Selvi’nin yüz yüze görüşmeden önce, telefonla görüşme isteğini de ilettim. “Şimdi kıza bir mesaj at” dedim. Bu kızardı, bozardı. “Ne yazacağım abla” dedi. Daha önce hiçbir kızla bu şekilde görüşmemiş. Nasıl olur diye sorduğumda, “abla arkadaşlarla arada bir bara falan gidip tanıştığımız kızlarla…” konuşmasını kesip telefonu elinden aldım. “Selvi hanım, nasılsınız? Ben Cevat” diye yazdım. Sonra telefonu eline tutuşturup “Bundan sonra kızın yazacaklarına cevap ver. Sen de ona aklına gelen soruları, seviyeli bir şekilde sor” dedim.

Ayy Safiye aşk ne biçim bir iksir, o günden sonra Cevat’a bir güzellik geldi. Üç haftada 5 kilo verdi. Gerçi hâlâ kilosu var. Dersin rahmetli babamın kopyası. Yeni kıyafetler almalar, spora gitmeler… Dükkânı da erkenden açmaya başladı. Ağzından kerpetenle laf aldığım çocuk bülbül oldu. Selvi şunu demiş, şunu severmiş, şuraya gitmiş, buradan gelmiş… Selvi de Selvi.

Nihayet bir ayın sonunda gençler yüz yüze tanışmaya karar verdiler. Cevat, “abla yarın senin kafede buluşacağız” dedi. O gece heyecandan beni de uyku tutmadı. Öğlen 12’de Cevat geldi. Olduğundan uzun görünmek için dikine, çizgili gömlek giymiş; normalde yandan ayırdığı saçlarını, yüzünün yuvarlaklığını törpülemek için, ortadan ikiye ayırmıştı. Hani işe de yaramıştı. Denize karşı bir masa ayırttırmıştım. Gösterdim. Oraya oturdu. Kız Cem Karaca şarkılarını seviyormuş. Pikaba eski bir kırkbeşliğini koydurdum. Hava hafif yağmurlu, masada çok güzel canlı çiçekler, ortam nasıl romantik… Görüş alanımda kalsınlar diye tam çaprazlarındaki masaya oturdum.

Saat 12:15’te Selvi kapıdan girdi. Ben şoka girdim. Cevat’a baktım, çocuğun beti benzi atmış, ayakta dikili put gibi, hareket etmiyor. Cevat şoka girmiş. Selvi’ye baktım, gitsem mi kalsam mı diye düşünüyor. Cevat’ı görmek için, neredeyse dizinin hizasına bakmak zorunda, Selvi şoka girmiş. Toparlanıp yanına gittim. Kendimi tanıttım. Omzuna ulaşmam zordu, kolundan tutup Cevat’ın masasına götürdüm. Sandalyeyi çektim, Cevat’ın karşısına oturttum. Cevat hareketsiz olduğu yerde dikilmişti. Sanki bir heykel. Yanına gittim, koluna bir cimdik attım. Ayıldı. Omzundan bastırdım. Oturdu. Cevat talimatla hareket ediyordu.

“Hava serin çocuklar hemen çay gönderiyorum, yoksa kahve mi olsun?” dedim. Kimseden ses çıkmadı. Yanlarından uzaklaştım. Kuytu bir köşeye geçip arkalarından baktım. Selvi adının hakkını veren incecik, upuzun bir ağaçtı. Cevat, o ağacın köküne yakın bodur bir çalı. Cevat’ım küçücük kalmıştı. Cevat kısa, çok kısa, bu talih miydi? Kız nerden baksan 1.90 civarı, çok uzun, bu talih miydi? Ağladım ağlayacağım…Keşke boy ölçülerini de birbirlerine verseydik diye içimden geçirdiğim an, babamın tabutu geldi gözümün önüne. Hocanın kahkahayla gülmesi… gözlerimden yaşlar akmaya başladı. İçim bu iki gencin şekli için cızladı. Selvi’nin daha kısa görünmek için giydiği, enine çizgili elbiseyi fark ettiğimde içim parçalandı. Fonda Cem Karaca imkânsız bir aşkı dillendiriyor, “işçisin sen işçi kal…” Tuvalete gittim, ağladım ağladım…

İçimi boşalttım kendime geldim. Acımakla olacak işler değildi bu işler. Cevat’ın ve Selvi’nin kendilerine uygun boyda birini bulmaları madem çok zor, o zaman en kârlı, hatta şu an için tek çare, birbirlerini tamamlayıp 3.40’lık bir bütün olmaları dedim. Tamam, Selvi’nin boyu çok uzun ama ay gibi de bir yüzü var. Tamam, Cevat’ın sesi incecik, elleri minicik, boyu kısa, gövdesi toparlak ama upuzun Selvi’nin bile içinde kaybolacağı, derin mavi gözleri var. Ayol bu çocuklar bir aydır telefonda, gece gündüz konuşuyorlar, bu çocukların kelimeleri var. Şekil şemal fasa fiso. “Kelimelerin gücü adına, bu iş olacak Nurhayat!” dedim.