Akif’in tatlı bahçesi / Uysal

Bedriye gittikten sonra zor oldu ama normal insanlar gibi, hayatla baş etmeye alışmıştım. Gücümü elimden aldın. İşimi gücümü, yediğimi içtiğimi, uyku saatlerimi, alışkanlıklarımı hepsini yeniden ayarladın. Her şeyim seninkine denk. Telaşlanacağım, korkacağım, kaygılanacağım bir alan bırakmadın. Elimden her şeyi aldın. Karşılığında senden ayrılırsam, hayatla tek başıma nasıl baş ederim korkusunu vermeye kalktın.

-Alo, abi Uysal ben. Evet abi. Çengelköy’deyim. Evet evet sahilde. Kafenin ismi Akif’in Tatlı Bahçesi. Evet, işte o kuruyemişçinin hemen karşısında. Bekliyorum abi.

Akif’in Tatlı Bahçesi. İsim sıradan ama değişik. İyi bulmuşlar, helal olsun. Mekân güzel haa… Oha! Bu müzik ne yaa… berbat! Tenni tenni tennenni tenenen…Bu ne abiii… Şimdi Freddie Mercury çalsa… Oha şurada dikiş makinası mı var, altın varaklı berjer… Ba ba ba köşeye “Kumru Köşesi” diye isim koymuşlar. Ya bu kafe hangi devirden kalma? Abi tabii ki burada tenneniden başka bir şey çalmaz.

Ama manzara enfes. Tadını çıkarttırmazlar. Birazdan ikisi birden tepeme üşüşürler. Böyle güzel, huzurlu mekânlarda rahat vermezler. Gelirler benim ölülerim.

Kızlaaarr! Gelin gelin.

Süreyyaaa! Bak senin hayalini kurduğun gibi deniz kenarındayım.

Oo geldiniz mi?  Prenseslerim!

Ruhun ölsün Süreyya! Tabii sen bilirsin. İstersen ölmesin, dolaşsın ortalıkta. O ağzının, burnunun hali ne? Kız niye suratını yamultuyorsun, korkayım diye mi? Deliii! Korkacak olsam Bedriye’nin ruhundan korkardım.

Değil mi Bedriye? Ne o Süreyya’nın sağına soluna geçip kafamı mı karıştırmaya çalışıyorsun? Kıpraşma! Dikkatim dağılıyor, yerinde dur Bedriye!

Süreyya, bu anam olacak Bedriye var ya çok rahat kadın. Dönmek için senin gibi acele etmedi. Ölümünden beş ay sonra döndü.

Balkonda yayılmış bira içiyordum. Zıkkım iç, dedi. Hemen toparlandım. Sesinden sonra kendisi de süzülerek, mutfaktan geldi. Vaktini ayarlamışlar gibi suçluluk, korku… Kovduğum bütün lanetler içime girdi. Geri gelmişlerdi. Panikledim. Biraları, sigara izmaritlerini topladım. Özür dilerim anneciğim, özür dilerim anneciğim… Birden dank etti. Kimden korkuyorsun oğlum o geberdi, dedim. Bir mucize oldu. Geri gelenlerin yarattığı huzursuzluk zayıfladı. Yemin ederim rap rap rap ya da pat pat pat diye sesleri vardı. Bu sesler eşliğinde kalbimden çıkıp burnuma kadar geldiler. Püüüf burun deliklerimden çıkıp gittiler.  Biraları poşetten çıkartıp tekrar balkon masasına dizdim. Daha bitirmem gereken 9 biram vardı. Bir de sigara yaktım. Zıkkım iç, dedi. Hiç keyfimi bozmadım, gözlerinin içine baktım. Korkmadım! Defol koca karı, dedim. Eskiden bakamazdım. Üzerime yürüyecek gibi oldu. Avazım çıktığı kadar bağırdım. Küfürler, hakaretler… Bu, korkudan bir kaçış kaçtı ki…

Bir hafta ortalıkta görünmedi. Döndüğünde savaş başlattı. Temelli gittiği eve yeniden kuruldu. Aklınca beni yıldıracaktı. Deli karının zoruna bak. Savaşsa savaş! Genellikle geceleri geliyordu. Değil mi Bedriye? Bu, hangi koltuğa oturmuşsa o koltuğa yayıldım, kanepeye mi uzanmış 130 kilo bedenimi oraya yaydım. Bu o zaman da kuru, 45 kilo. Ruhunun canı olsa oracıkta çıkardı. Evde başladı bir kovalamaca. Bu, nereye yerleşse üzerine oturuyorum. Canı yok ki bir yeri acısın. Ama sözünü dinlemeyip inadına yapıyorum ya çıldırıyor. Ölmeden önce kötüydü, bu kez delirdi. Benim için eğlenceli bir deneyim olan o günlerde, Bedriye’de tik gelişti. Gördüğüm yerde abanıyorum üzerine bu nasıl ciyak ciyak bağırıyor. İyi ki sesini bir duyan olmadı. Duymazlar. Yoksa polis evi yüz defa basardı. Tabii sesini duyan olmadığı için bunu elimden kurtaran da olmadı. Kedinin fare ile oynadığı gibi oynadım bununla.

Tabii o da kendince taktikler geliştirdi. Değil mi kız? Önce konuşmayı bıraktı. İşe yaradı. Ciyaklamadığında keyif almıyordum. Eve playstation aldım. Bununla uğraşmayı tamamen bıraktım. Ama var ya; o zamana kadar şunun bana yaptığının aynını fazlasıyla ona yaptım. Sabah akşam aşağıladım. Yeminle, ölecek bir canı olsa kendini asardı. Eve playstation gelince, yemek masasının sandalyelerinden birine kuruldu. Bir daha da oradan kalkmadı. Konuşmazdı. Bana ya da tavana bakardı. Ha, bir de ellerini izlerdi. Önünü arkasını çevirip bakardı, birbirlerine sürterdi, sağ eli ile solun parmaklarını okşardı, sol elini öpüp başına koyardı. Deli… Bir gün arkasına bakmadan beni terk etti. Bazı akşamlar canım sıkılınca, gelse de ev biraz hareketlense diyordum. Aman Süreyya bu sözümü üzerine alınma. Bedriye ne de olsa annem. Bir de çok değişti; eski baskısı, dırdırı kalmadı. Nihayetinde ev de onun. Hak hukuk gözetirim ben. Değil mi Bedriye? Bak korkudan cevap vermiyor. Muhtemelen şimdi de senden cesaret alıp döndü. Kızlar birlik olup beni mi delirteceksiniz? Çok beklersiniz. Bedriye hayattayken yapamadığını, hortladığında yaptı. Kendine güvenen, aslan gibi, korkusuz bir yiğit yetiştirdi.

Siz birbirinizi görüyor musunuz? Bedriye konuşmaz. Süreyya kızım sen söyle Bedriye arkadaşını görüyor musun? Görmüyorsun. Aferin, otur kızım! İnsanların sizi görmemesi anlaşılır bir şey ama, sizin birbirinizi görmemeniz benim için tam bir muamma. Bence yalan söylüyorsunuz. Süreyya, bu deli Bedriye beni çok uğraştırdı. Sen öyle şeyler yapma.

Beni huzursuz etmek için, iş yerinde, lokantada hatta bir kere sinemada karşıma çıktı. İtiraf edeyim sinemada karşılaştığımızda biraz ürperdim. Ama belli etmedim. O yokmuş gibi davrandım. Korku filmiydi. İş yerinden beş arkadaş subhanallah boncuğu gibi yan yana dizilmişiz, tam konsantre filmi izliyoruz. Bedriye geldi. Veee yanımdaki koltuğa, Hakan’ın kucağına oturdu. Hakan, şey ya bizim iş yer… sana ne kızım kimse kim… Lafımı böl-me!  Süreyya bunun masum göründüğüne bakma. Bu ne ahlaksızdııır. Oğlu yaşındaki çocuğun kucağına oturdu. Bu ne yılandır buuu… Aklınca, hortlak gördüm diye korkup bağıracağım. Amaç, etraftakiler delirdiğimi düşünsün. Bende o göz var mı? Bunu Hakan’ın kucağında gördüğüm an planını anladım.

Profesyonelim. Ölülerle konuştuğumu bir Allah’ın kulu anlayamaz. Zihin gücüyle konuşmayı öğrenmek için çok mesai harcadım. Öğrendim. Bu da tek başına yetmez vücudu da ciddi bir eğitimden geçirmek lazım. Birinin, ölü biri ile konuştuğu, şayet eğitimli değilse; elinden, kolundan ne bileyim kıçından, başından anlaşılır. Deli gibi elleri kolları sallanır, salyaları akar, saçları kirden pastan düğüm düğümdür.

Bizim parktaki Bilal, sürekli ölülerle konuşur. O zihin yolu ile konuşmayı öğrenemedi. Ona yapılan muameleye bak; sanki meczup, sanki dilenci. Bu iş profesyonellik ister. Vücudun beyinle işbirliği içinde olması gerekir. Mahalleliye çaktırmadan bir iki kez Bilal’e bunu öğreteyim dedim. Aslen yalnız olmadığımı da bilmek istiyordum. Hani belki günün birinde ruhlara karşı birlik olmamız gerekir falan diye. Olmadı. Öğrenemedi.

Süreyya! Süreyya! Süreyya! sen de en az Bedriye kadar hırslısın. Bak İstanbul’dayım. Beynimi yemiştin. Ankara kasvetli, insanın denize yürüme mesafesinde bir evde oturması büyük şans, günde bir saat deniz kenarında yürümek ömrü uzatır… Susmazdın. Kapağı İstanbul’a atmanın planını yapıyordun. Hep dışardan yemek yemen sağlıksız sevgilim… Ev yemeği yemelisin, ama yemek yapmak da senin becereceğin iş değil… vır vır vır. Büyük planın, parmağıma yüzüğü geçirmekti değil mi sevgilim? Anlamadığımı mı sandın? Sinsi! İçten pazarlıkçı! Sen de Bedriye gibi boğucu, buyurgandın. İstediğin şeyi benim için gerekliymiş gibi pazarlardın. Sevgiliiim! Senden nefret ediyorum. Cevap verme, bi sus ya! Evet, senden ayrılabilirdim. Ama yapamadım. Bu da benim zayıf yanım. Vicdansız olamıyorum. Canı varken Bedriye’ye bir kez olsun sesimi çıkarmadım. İtiraz etmedim. Yüzü burada, sor.  

-Bakar mısınız? Bir çay ve karışık tost istiyorum. Çay büyük bardakta olsun.

Ali’nin karısı bizi yüz yüze getirmeseydi, özür dileyerek söylüyorum, seninle asla birlikte olmazdım. 1- Kokunu sevmedim. Sözümü kesme! 2- Sesin ber-bat! Tabii gidişine neden olan kişisel özelliklerini saymama gerek yok. Elbette onları biliyorsun. Yani seni hiç istemedim. Sana da sesimi çıkaramadım. Vicdanlı biri olmamın cezasını çektim.

Beni çekip çevirecek birine ihtiyacım varmış. Ali öyle demişti. Şerefsiz sanki kendi evlendiği için mutluydu. Geçen aradı. Süpriiiz, boşanmış! Süreyyaaa, tabii ki sen bunu biliyordun ama bana söylemeyi unuttun? Bekârlık sultanlık oğlum, dedi. Bu cümlenin altına ben de imzamı atarım. Söylemezdin tabiiii. İki yıla birini bulamasan tohuma kaçacaktın. Kaçırmamak için yapıştın. Şanssız sevgilim, maalesef hâkimiyetini kurmak için seçtiğin çalkantılı ülke bendim. Beni esaret altına almayacaktın. Nefesimi kesmeyecektin. Boğmayacaktın. Benim yerime nefes almaya çalışmayacaktın. Şimdi ben ohhhhh senin için temiz boğaz havasını ciğerlerime çekiyorum. Ohhhh miiss gibi.

Keşke böyle olmasaydı. Seni çok sevseydim. Gözlerini kaçırma, gör ne hallere düştüm. Çok çok çok üzgünüm. Dün işten atıldım. Şimdi ben ne yapacağım, Süreyya ne yapacağım? Alışmak benim için zor. İşten ayrıldığımda, parasız kaldığımda, canım sıkıldığında, korktuğumda… yanımda sen vardın. Sürtük! Bedriye gittikten sonra zor oldu ama normal insanlar gibi, hayatla baş etmeye alışmıştım. Gücümü elimden aldın. İşimi gücümü, yediğimi içtiğimi, uyku saatlerimi, alışkanlıklarımı hepsini yeniden ayarladın. Her şeyim seninkine denk. Telaşlanacağım, korkacağım, kaygılanacağım bir alan bırakmadın. Elimden her şeyi aldın. Karşılığında senden ayrılırsam, hayatla tek başıma nasıl baş ederim korkusunu vermeye kalktın. Deminki üzüntüm bir anlık zayıflıktı. İyi bak bana, korkuyor gibi miyim? Çok fena yanıldın. Bedriye, bu korkuyu çok iyi kazımıştı zihnime. Geberdi. Üç ay korkumdan süründüm. Ama o korku beni güçlendirdi. Korkmamayı korkarak öğrendim. Ölmedim.

Süreyya’cığım, hayatla arama girmeseydin bütün bunlar yaşanmazdı! Bir yıl boyunca eşşek gibi çalıştım. O tatil benimdi. Niye tatilimin üzerine kondun? Seferihisar tatil için idealmiş. Fırat, Ülkü’ye orda evlenme teklif etmiş. İçin rahat olsun, verdiğin mesajı almıştım. O konuşmadan sonra, tiksinerek nişan yüzüklerini aldım. Emir telakki ederim efendim. Kesin anlamışsındır. Yoksa koca iki saat beni yalnız bırakır mıydın? Parmağına takmak nasip olmadı, ama inan bana, şu tatsız olay yaşanmasaydı o akşam takacaktım. Uğurlu yermiş. Bir giden bir daha gidermiş. Hahaha böyle demiştin. Yazık ya, bir daha asla gidemeyeceksin. Benim zaten işim olmaz. Neymiş? Evet, herkes bir daha gitmezmiş. Ama bak çok beğeneceğimiz konusunda haklıymışsın. Güzel yerdi, çok beğendim. Fotoğraflarını görmüşmüş, deniz çarşaf gibiymiş, kocaman bir kumsal, dağ, orman bıdı bıdı… Şimdi doya doya izlersin. Ben Çeşme’ye gitmek istiyordum. Ağzımı bile açamadım. Açtırmadın. Sen kafanı bunlarla yorma, organizasyon yapmak sevgilinin işi, dedin. Oysa Çeşme’de tatil, deniz, güneş, müzik, kızlar… Özgürlük her şeye değer. Seneye oradayım.

Uysal, gözünde çapak var. Yüzünü iyi yıkamadın mı? Gene sivilceni mi sıktın? Sana aldığım sabunu niye kullanmıyorsun? Koca adamsın ergen gibi sivilcelerin var. Kaç kere kendi başına sıkma dedim. Her yerine yayılacak. Denizden döndüğümüze sıcak bir duş alırsın. Ben halledeceğim… Bunları konuşmaktan yorulmuyordun. Dünya senin gibiler yüzünden anlamsız, sahte kelimelerle doldu. Sivilce konusunda haklıymışsın ama. İki gün önce sıktığım şerefsiz, tüm yüzüme yayıldı.  

Hayri aradı, Gümüldür’deymiş yarın buluşalım diyoruz. İkimiz. Erkek erkeğe, dediğimde nasıl suratını astın. Suratın öyle asıldığında senden tiksinirdim. “Bu da nerden çıktı? Güya baş başa tatil yapacaktık. Ben tek başıma ne yapacağım? Hayri, senden borç aldığı parayı verdi mi? Vermedi değil mi? Vermez. Unut onu. Borcunu ödemeden tatile çıkmak ona yakışır. Yarın da senden para ister. Enayi gibi verirsin… Vır vır vır. Kes sesini! Bunları uydurdum mu, böyle söylemedin mi? Cezayı hak etmiştin. Sana ne kızım istediğime borç veririm.

Şapkanı tak. Evden çıkarken sırtına bir şey al. Yaz olmasına ne bakıyorsun bu saatin rüzgârı çarpar. İyi ki akıl edip çantama montunu attım. Al giy. İtiraz etme… O nasihatlerin, üstü örtülü emirlerin Allah aşkına söyle, ben senin itin miydim? Bedriye, iti olmaktan kurtulmak için, ona ne yaptığımı sana anlattı mı? Anlatmıştııır… Ama canını çok acıtmadan, değil mi Bedriye.

Emirlerini yapmadığımda sesin düşerdi, sen bilirsin, derdin ya. İçimden sana küfürler ederdim. Küfür konusunda çok yaratıcıyım. Bulduğum küfürleri bir kenara yazsam kaynakça olur. O kadar yani. Senin için kendimi parçalıyorum “Hayri bile benden daha kıymetli” dediğinde keşke oyununa gelmeseydim… Ama değişen bir şey olacağını da düşünmüyorum. Bu kaçınılmaz sonu yine de yaşardık. Kadere inanıyorum. Hayri’yle buluşsam, düşen yüzünü iki gün yerden kaldıramazdım. Seni sihirbaz, sebep yokken insanı suçlu hissettirmeyi çok iyi başarırsın. Artık bana sökmez. Kabul ediyorum, seni buna biraz da ben alıştırdım. Vicdanım, merhametim şımarmana neden oldu.

Bedriye’den sebep böyle oldum. Hatırlıyor musun Bedriye, istediğin şeyi yapmadığımda; ki hep yaptım, beni sevmeyeceğini söylerdin. Çocuk aklı işte sevginin çok değerli bir şey olduğuna inanmıştım. Halime bak Bedriye! Ne senin ne sevginin beş kuruş etmediği ortada.

Yine de Hayri ile buluşmaya gitmediğim için çok özür dilerim. Ama gitmeyeceğimi, senin sözünden çıkmayacağımı biliyordun. Ölümü öp doğruyu söyle. Kesinlikle biliyordun. Konuşmanın üstünden bir saat geçmemişti, Hayri ile buluşmaktan vazgeçtim bile dememiştim, sabah güneş çıkmadan denize açılıyoruz, tekne kiraladım, dedin. Beni hâlâ seviyorsan samimi ol bu yaptığın ayıp değil miydi? Niye bu kadar saygısızdın? Her sabah gün ağarırken denize açılacakmışız. O gün dışında kısmet olmadı. Teknedeki o komutan tavırların; Uysal, kürekleri düzgün çek, hayır sağdakini sabit tut solu çek, daha da açılmak istiyorum… Açıldık işte. Gördün mü ebenin örekesini?

Bedriye yoruldun mu? “Kumru Köşesi” yazan şu yere git, otur. Dinlen biraz anacığım. Bön bön bakma, yürü. Bedriye giiiit!

O mevsimde fırtına çıkmazdı, sandal kendinden devrilmezdi. Fırtınalı bir yer olsa başını kesseler denize ayağını sokmazdın. Cin gibisin. Borsa, ekonomi, gündem, hava durumu her şeye hâkimken durduk yere ölmezdin. Sevgilim, sen birinin ölmesini isteyecek kadar cesur olabilir misin? Sanmam. Bu işler için kafa yormazsın. Gerçekten beni çok mu sevdin? Kıyamam sana. Yalancı sürtük! Sen damızlık boğa arıyordun.

Dün işten atıldım. Akşam ne yaparım diye korktum. Şerefsizim, Bedriye öldükten sonraki o birkaç ay korktuğum gibi korktum. Beni kim sever, bana kim bakar Süreyya’m gibi, dedim. Gece, gerçekler unutuluyor yalanın hâkimiyeti başlıyor. Gözünü seveyim sabahın, kollarımı açıp gerindiğimde tüm sıkıntım bitiyor.

Biliyorsun artık, ben öldürmekten değil ama karşı çıkmaktan, itiraz etmekten çok korkarım. Hakkımda kötü düşünülmesi, bana kızılması, dışlanma ihtimali ölüm gibi. Sana, bıktım senden, düş yakamdan deseydim suratını asar, söylenir küserdin. Hele sesini yükseltsen… Anla işte huzursuzluğa gelemiyorum. Ortam gerilince ellerim terliyor, üşüyorum, korkuyorum… 

Tekneyle giderken sahildeki on katlı otelimiz nasıl da küçücük kaldı. Seninleykenki ben gibi küçücük. Fizik kuralı. Şimdi bomba gibiyim. Geçen şiddetli bir deprem oldu. Acaba otele bir şey oldu mu? Temeli sağlam mı? Benim temelim eskiden çürüktü. Neyse, bunları düşünmek gereksiz. Önümüze bakalım. Keşke biz tatildeyken deprem olsaydı. Keşke öyle ölseydin. İnan ki, içim daha rahat olurdu.

Biraz daha açılalım diyen sendin. Açılalım, dediğinde kalbim, Bedriye’nin fare zehirli lokmasını löp löp yutarken olduğu gibi, neşeyle doldu. Bedriye, biftek güzel miydi? Saygısız, bir eline sağlık bile demedin. Açıldık tabiiii. Her şey gözden nasıl da kayboldu. Otelden birinin sabahın beş buçuğunda dürbünle açık denize bakması ihtimal dâhilinde miydi? Cevap jet hızıyla geçti zihnimden. Değil! Gerisini biliyorsun. Suçu bana yüklemeye çalışma. Tekneyi deviren, boğulmana neden olan kendi hırsındı. Ankaralılar yüzme bilmez diye bir kural mı var? Öğrenseydin.

Şimdi Aydın abi gelecek. Ona da aynını söyleyeceğim. Süreyya’yı denize içindeki şeytan itti, diyeceğim. Belki de demem. Kahvelerimizi içer ordan, burdan konuşuruz.

Önceki İçerikSiyasetçiler yangını kundakçılar çıkardı dedi, halk gönüllü sanatçıyı yaktı
Sonraki İçerikHAL 9000, yaz evladım…