Her şeyi mahvettin Hüsamettin

“Ne münasebet Hüsamettin Bey, siz niye beni huzursuz edesiniz. Ne münasebet yani.. Efendim dalga geçer gibi tadını çıkarın hayatın falan diyorsunuz. Sağ olsunlar eş dost çok etrafımızda ama herkes evine çekilince…” sesim daha da yükseldi. Adeta adamı, sebepsiz yere, azarlıyordum. Sesim yükselince yan masadakiler de bakmaya başlamıştı. Gerildikçe daha çok geriliyordum.

Sabri’nin kahvesinden İsmail Bey de bizimle çıktı. Ekipten biriymiş gibi, “Akif’in Tatlı Bahçesi gözümüzün nuru ancak, Nurhayat Hanım size ayıp olmazsa, semtimizin incisi Çınaraltı’nda bir şeyler ikram etmek isterim” dedi. Semtin incisi benim yerim olacak, ama o henüz bilmiyor. Arkadaşlar da heves edince topluca tarihi Çınaraltı çay bahçesine gittik. Ben küçükken ailecek giderdik, hatırladın mı? Bütün simitleri martılara atıyorum diye ayrıca martılar için de 3 simit alırdı babacığım. Ahh canım! İnan eski tadı yok! Mis gibi simit, çay kokusundan eser kalmamış. Uykusu olanları, dalgınları, küskünleri uyandıran martı sesleri, vapur düdükleri vallahi aynı değil. Eskiden haza beyefendiler çalışırdı, şimdi neredeee…

Tam konuşmalar bitmiş; çayımızı, kahvemizi yudumlarken karşı masadan beni, kimin izlediğini fark ettim dersin? Evet. Hüsamettin!

Yanında bir kadın vardı. Sanki bir şeylerden saklanıyorlarmış gibi, kuytuda bir masaya büzüşmüş, bir şeyler konuşuyorlardı. Kadın eski karısı Feride değildi. Kadının kim olduğunu, neye benzediğini seçmek için dikkatle baktım. Ama, herhâlde güneşten korunmak için, elini yüzüne siper etmişti. Gerçi o mesafeden güzel mi çirkin mi seçmem zordu. Gözlerim eskisi gibi keskin değil. Gözlüğüm de yanımda yoktu. Kaç zaman orada oturduk bilmiyorum. Hüsamettin’i bile ancak fark ettim. Feride değildi. Eminim. Feride’yi, kaç yıl geçerse geçsin, hafif kamburu ile bir kaplumbağayı andıran geniş gövdesinden tanırım. O hali ile böyle bir adamı aldı ya! Kadın uzun boylu, ince yapılıydı. Giyiminden çok genç olmadığını, benim yaşlarımda olduğunu anladım. Kısa kollu, diz altı, krem; bak işte bluzumun renginde, keten bir elbise giymişti.

Hüsamettin’i başımla selamladım. Bunca zamandır nerede, niye gelmedi diye içten içe çok içerlediğimi fark ettim. Ayol adamın mecburiyeti mi var? Kim bilir belki de o kadınla birliktedir. Gerçi öyle olsa Belgin bilirdi. Boşandığını da o söylemişti. Gerçi o da Koca Mustafa Paşadaki komşulardan duymuştur. Hüsamettin’le görüşüyor olsa Çengelköy’de oturduğunu bilir, bana söylerdi.  Hem selamdan öteye geçmemiştir tanışıklıkları. Aynı mahallede büyüdük, ama o da benim gibi Hüsamettin ya da onun arkadaşlarından kimseyi tanımazdı. Ben evlendikten sonra bir şeyler değişti mi bilmiyorum. Feride ikimizi de düğününe davet etmişti. Hastayım bahanesi ile gitmemiştim.  Aslına bakarsan Hüsamettin’in sesini ilk işittiğim an, anlatmıştım ya sana, işte o an Safiye! O an! Ona vurulmuştum. Ne güzeldir Hüsamettin’in sesi. Konuşurken kelimeler dans eder gibi, ahenkle dökülürler ağzından. Bazı harfleri hafiften yuvarlar ağzında. Herkesin fark edeceği gibi değil, belli belirsiz. O harflerin içinde olduğu kelimeleri söylerken iri, heybetli cüssesine rağmen sevimli, haylaz bir çocuk gibi görünür.  Safiye sana söylemeye utandım ama, ben o sesi duyduğum andan sonra Hüsamettin’in dikkatini çekmek, onu Feride ile evlilikten vazgeçirmek için çok uğraştım. Ama olmadı. Düşün yani, düğününe nasıl gideyim? Tabi çeyreği Feride ile gönderdim. Düğünden sonra Belgin onlarla görüştü mü bilmiyorum. Hüsamettin’i merak ettiğimi düşünür, yanlış anlar falan diye de hiç sormadım.

Herkes dağıldıktan sonra biraz daha otururum, selamlaştık illa ki yanıma uğrarlar, kadının da kim olduğunu öğrenirim, diye düşündüm. İsmail Bey hariç herkes birer ikişer masadan kalktı. Ben oturdukça İsmail Bey de oturdu. “İsmail Bey, ben biraz daha oturacağım, eş dost birkaç kişiyi arayıp görüşme yapacağım. Siz isterseniz dükkanı boş bırakmayın” dedim. Ama ne mümkün. İsmail Bey “rica ederim Nurhayat Hanım, siz buyurun konuşun, canım bir kahve daha istedi. Ama tabi özel bir şeyler konuşacaksanız ben başka masaya da geçerim” dedi. Mecburen,  “rica ederim. Hal hatır sormak için arayacaktım. Sonra da konuşsam olur” dedim. İsmail bey halinden memnun birer kahve daha söyledi.

Biz konuşurken, Hüsamettin’in arada bir beni izlediğini, kadınsı bir içgüdüyle fark ediyordum. İsmail Bey konuştukça konuştu. Sanki çenesi düştü. Yani, zamanı mıydı? Bana yalnızca dinlemek düştüğü halde, bir iki kere “sizinle sohbet ne hoş” dedi. Allah için İsmail Bey konuşunca da insan sıkılmıyor. Ama karşımda Hüsamettin olunca, İsmail Bey’e hak ettiği dikkati, ilgiyi pek veremedim. Şunu söyleyeyim adam sanatçı ruhlu. Ayol düşünebiliyor musun gitar, keman, bir de kabak kemane çalıyormuş. Bu nasıl bir kasap aklım almıyor. Sen sanatı seversin. Hoşuna gitti değil mi? Pazar günü komşuları evinin bahçesinde mangala çağıracakmış. “Sevdiğiniz şarkıları hazır edin, hepsini çalacağım” dedi. İlahi adam! Enstrüman çalmaya nasıl başladığını anlatacakken telefonu çaldı. Acil bir işi çıkmış, bin özür dileyerek, gönülsüz de olsa, masadan kalktı.

Vallahi bir dakika geçti geçmedi Hüsamettin’in benim masaya doğru geldiğini gördüm. Yanındaki kadın hangi arada, ne zaman gitmişti inan anlamadım. Koyu lacivert kotun üzerine, vücudunu saran dar mavi bir tişört giymişti. İlk karşılaşmamızda üzerindeki geniş gömlekten anlamadım demek ki; Ayol adam ellisini devirmiş ama belli ki sağlam spor yapıyor. O kollardaki kas gençlerde yok. İnan adamda gram göbek yok. Bir doksan, doksan beş boy, kaslı, güçlü bir vücut.., ayol, bu bana sarılıp belimi sıksa, vallahi suyumu çıkarır. Safiye, böyle konuşuyorum, sana da ayıp oluyor.

Biraz şaşırmış gibi “Nurhayat Hanım, siz buralar” dedi. Akif’in Tatlı Bahçesi’nde karşılaştığımızı hatırlamıyor mu diye düşündüm. Nasıl bozuldum anlatamam. Onu tekrar görmek için nasıl can attığımı bir bilse… Yere batsın! Sevdası, aşkı meşki yere batsın! Ayol, bugüne kadar sevdadan yana gülmeyen bahtım bundan sonra mı gülecek. “gülmeediii bahhtııım yine bu sevdaaa bittii yazıkk..” Bana mezarlıkta şarkı söyletiyorsun ya! Allah seni bildiğin gibi yapsın Safiye. El alemin evladı Yasin, Fatiha okuyor diye sonradan sitem etmek yok amaa. Komşuların rahatsız olmuş mudur acaba? Amaan hep kuran, hep dua.  Belki de sıkılmışlardır. Bu şarkı senin de ruhuna gitsin Cihagir Çolak Bey amca! Kız! Kaynaştınız mı amcayla? Sen eskisin buralarda. Amcaya muhiti tanıtsaydın.  Safiye kızın deli diye Cihangir Bey’in ilgisi azalmasın sonra.

Neyse, “Nurhayat Hanım, siz buralar” dediğinde, “Geçen karşılaştığımızda size Çengelköy’e taşındığımı söylemiştim” dedim. İçime kaçasıca, yere batasıca sesim konuştukça gergin, sinirli çıkıyordu. O her zamanki gibi sakin, ölçülü konuşuyordu.  “Hatırlıyorum. Aşk olsun, beni o kadar yaşlımı buluyorsunuz Nurhayat Hanım” dedi. Sessiz ama genişçe güldü.

“Estağfurullah. Çengelköy’de oturduğumu söylemiştim size. Ee doğal olarak Çınaraltı’nda karşılaşmamızın garip da bir tarafı olmadığını kastetmek istedim” dedim. Gittikçe daha da geriliyordum. Domuzun oğlu, ayakta karşımdaki sandalyenin arkalığına yaslanmış konuşuyordu. Zebellah gibi tepeme dikilmesi de sinirimi oynattı.

“Elbette yok. Ama hatırladığım kadarı ile siz pek evden çıkacak, sosyalleşecek bir insan değildiniz. Ondan şaşırdım” dediğinde yüzünde lakayt bir ifadeyle gülümsedi.

“Hüsamettin Bey, o dediğiniz zamanlar nerden baksanız yirmi beş, otuz yıl önceydi. İnsanlar genç yaşta yapayalnız kalınca haliyle çekingen oluyor” dedim.

Acaba yaşadığım büyük öfke dışıma yansımıyor muydu? Düşündüğümün aksine sesim o kadar bet çıkmıyor muydu? Ki; bana, senin kızın Nurhayat’a umarsızca, pervasızca “gördüm maşallah etrafınız artık pek kalabalık. Şimdi yalnız olmadığınıza göre tadını çıkarın hayatın. Demin giden arkadaş, eşiniz beyefendi miydi?” diyebildi.

Ben öfkeme engel olayım, bozuntuya vermeyeyim derken her şeyi karıştırdım.  “Yok efendim nerdeee!?” dedim. Bu bıyık altından güldü. Erkek delisi, hafif kadınlar gibi, bir de uzatarak “nerdeee” demiştim. Toparlamaya çalıştım. “Hayır yani nerde derken onu kastetmedim. Demin ki bey İsmail Bey eşim değil efendim. Nerde derken etrafımın kalabalık olduğunu söylediniz ya işte ona nerde dedim. Yani estağfurullah İsmail Bey’le yalnızca arkadaşız. Lütfen yani…” saçmaladım

“Bendeki tedirginlik ona da geçmişti. Kusura bakmayın sizi huzursuz mu ettim” dedi.

Küstah!

“Ne münasebet Hüsamettin Bey, siz niye beni huzursuz edesiniz. Ne münasebet yani.. Efendim dalga geçer gibi tadını çıkarın hayatın falan diyorsunuz.  Sağ olsunlar eş dost çok etrafımızda ama herkes evine çekilince…” sesim daha da yükseldi. Adeta adamı, sebepsiz yere, azarlıyordum. Sesim yükselince yan masadakiler de bakmaya başlamıştı. Gerildikçe daha çok geriliyordum.

“Nurhayat hanım, sizi üzecek bir şey mi dedim? Hay Allah ne oldu anlamadım. (susmuyordum)  Siz eskiden de böyleydiniz. Kaşınızı çattınız mı yanınıza yaklaşmanın imkânı yoktu. Eşiniz Beyefendiye sabır diliyorum” dediğinde açtım ağzımı yumdum gözümü

“Hüsamettin Bey, benim eşim falan yok. Onu da beceremedim. Ayrıca sizin bu şekilde konuşmanız ne cüret! Yanıma yaklaşamamanız sizin korkaklığınızdı. Bir kerecik sokuldunuz yanıma. O da korkak, ürkek bir köpek yavrusu gibi nişanlandığınızı söylemek için. Sizi kurtarmamı ister gibi ağlamaklı çıkan sesinize kanıp defalarca; bakın ben buradayım, korkmayın, gelin, bir daha deneyin, bu defa elinizi tutmaya hazırım demek için defalarca yolunuza çıktım. Biliyor musunuz siz elektrikçi Kâmil’in dükkanına gittiğinizde sapa sağlam ütüyü, radyoyu sırf beni yeniden fark edin diye kaç kere tamire götürdüm? Zıkkım olsun! Şimdi kırk yıllık dostummuş gibi konuşuyorsunuz. Allah aşkınıza ben size ne yaptım?” dedim. Ben hızımı alamayıp sayarken bu şaşkınlıktan karşımda dikilip kaldı. “Ama bana söylemedi…” gibi bir şey geveledi. Sonra özür dileyip gitti.

Sonrasında nasıl utandım, nasıl pişman oldum anlatamam. Bir çuval inciri berbat ettim anne. Akif’in Tatlı Bahçesi’ni devraldığımı elbette duymuştur. Niye hiç gelmedi diye, demek ki içimde koca bir öfke büyüttüm. İyi de bunda adamın günahı ne? Annecim, bu beni evli sanıyormuş ya? Mülayimce konuşsaydım, anlatsaydım dul olduğumu. Dul ne Nurhayat? Dul ne? Böyle küflü kelimeleri ağzına al-ma!

Anne, annecim, sol yanağında, bayağı belirgin, gamzesi varmış ya. Tabi gençken peşime takıldığı vakitler dönüp bir kez yüzüne bakmadım ki göreyim; adamın yüzünü mü güldürdüm? O nişanlandıktan sonra çok defa, bin bir bahane ile karşısına çıktım, ama Feride çoktaaan tezgâh açmıştı o gamzeye.? Yok ağlamıyorum, gözüme bir şey kaçtı. Bu hisli şarkılar hep benim için anne… “gülmeediii bahhtııım yine bu sevdaaa bittii yazıkk..”

Önceki İçerikABD Açık’ta tek kadınlar şampiyonu Emma Raducanu oldu
Sonraki İçerikPencereden atla gel…