NURHAYAT – Akif’in Tatlı Bahçesi

Vallahi seni çok özledim annem! Senin mahalleye bir ayda ne çok insan taşınmış. Bu, bu, şu, Ekrem Adaş, Nuriye Sarı, Cihangir Çolak. Ne güzel ismi var. Cihangir. Allah esirgesin, yeni gelenlerin hemen hepsi altmış yaşın altında. Hepinizin mekânı cennet olsun. Anne! Bak anlatacaklarımı iyi dinle. Öyle lafı uzatmadan, yekten konuya gireceğim. İlk aşkım Hüsamettin’le Çengelköy’de bir kafede karşılaştım.

Oh oh maşallah Safiye Hanım, sizin mekân da bayağı bir güzelleşmiş. Bak, geçen geldiğimde diktiğim güller ne güzel açmış. Ayol ne inat kadındın. Babam babasının üzerine gömülmeyi vasiyet etti diye, ölen adama küsüp, tek akraban olan büyük halanın üzerine gömülmeyi vasiyet ettin. Babamın yanında sana ayrılmış gül gibi mekânın varken. Seni niye dinlediysem. Yan yana gömülseydiniz fena mı olurdu? Şimdi ailecek sohbet ederdik. Bak, şimdiden söyleyeyim! Bir daha evlenmez bekâr ölürsem, o güzel mekâna ben yerleşeceğim. Büyük halanı sevmezdin bile. Tövbe estağfurullah! Kız yanına bir bey gelmiş. “Nasrettin Güleç”. Göle yoğurt çalma fıkrasını anlattı mı? Yaşını söyleyeyim mi? Öyle bedavaya olmaz. Parayı veren düdüğü çalar. Şanslısın vallahi, adam senden yirmi beş yaş küçük. Ayol hayatta olsa, buna ben varırdım. Hadi bakalım, hayırlı işler, bol güneşler. Bak, öldün de ne güzel anlaşmaya başladık. Hayattayken mümkün müydü böyle konuşmam. Doğruya doğru, buz gibi bir kadındın. Ne mümkündü aksine bir fikir beyan etmek. Şimdi tadından yenmiyor. Aaman kızma be. Belki ben de tek başıma bir kız büyütmek zorunda kalsam sakınırdım, başına bir hal gelir diye, korkar sıktıkça sıkardım. Kızma! Vallahi seni çok özledim annem! Senin mahalleye bir ayda ne çok insan taşınmış. Bu, bu, şu, Ekrem Adaş, Nuriye Sarı, Cihangir Çolak. Ne güzel ismi var. Cihangir. Allah esirgesin, yeni gelenlerin hemen hepsi altmış yaşın altında. Hepinizin mekânı cennet olsun.

Anne! Bak anlatacaklarımı iyi dinle. Öyle lafı uzatmadan, yekten konuya gireceğim. İlk aşkım Hüsamettin’le Çengelköy’de bir kafede karşılaştım. Sen onu hiç bilmezsin, “Akif’in Tatlı Bahçesi”, hah işte orayı ben devraldım. “Deli bu kız, işi gücü yok gibi bir kafenin derdine düştü” diyorsun. Öyle deme, vallahi yaşama sevincim geri geldi. Hüsamettin’le karşılaştıktan sonra, belki tekrar görürüm diye kafeye çok sık uğruyordum. Gelenle gidenle sohbet ede ede, güzel de bir çevre oluşturdum. Parayı mezara mı götüreceğim? Kız yoksa sen götürdün mü? Otura otura yaşlandım Safiye. Biraz daha boş kalsaydım, yakında kavuşurduk. Ama bu hayattan bir şey anlamadan yanına gelmemi sen de istemezsin. Ben de daha seninle kavuşmaya hevesli değilim, azıcık daha bekleyebilirsin nasılsa alıştın oralara.

Keyifli bir şeyle uğraşırsam ömrüm uzar diye düşündüm. Vallahi ben de anlamadım, her şey aniden gelişti. Kafede oturmuş kahvemi içiyordum, işletmenin sahibi ile çalışanı Ali Rıza’nın konuşmalarına kulak misafiri oldum. Adam, “Tek tük müşteri var, çeviremiyorum, devredip Bodrum’a yerleşeceğim” dedi. Ali Rıza telaşlanmıştı, “Olur mu efendim” dedi. Adam “Olmuyor Ali Rıza, bu iş yürümüyor” dedi. O an kararımı verdim. Bugüne kadar hiç lafını etmedim ama vaktiyle dişinizden tırnağınızdan artırıp biriktirdiklerinizle aldığınız İsmail Erez Bulvarı’nın oradaki arsa çok değerlendi. Bulvarın oraya Kocaman bir Adalet Sarayı yapıldı, Bakırköy Adliyesi o binaya taşındı. Hikmet vaktiyle satayım diye az baskı yapmamıştı. Bak orda akıllılık yaptım. O zaman satsaydım, hem ucuza giderdi, hem de o hımbıl elime geçecek üç kuruş paraya ortak çıkardı.

Hikmet’i boşadım diye kızdığını biliyorum. Unut artık, üzerinden kaç yıl geçti. Zaten o işin yürümeyeceği belliydi. Ayol benim dengim miydi? Zevzeğin tekiydi. Geçen çekmeceleri karıştırırken, nişanlıyken bana yazdığı mektuplarını buldum. Bir sokak ötede oturduğu halde, her hafta bir mektup yazardı. Buluştuğumuzda verir “Eve gidince oku” derdi. Aklınca ilişkiye heyecan katıyordu. Mektupları okuduğumda içim ürperirdi. “Sensizliğe dayanamıyorum”, “Her zerrem seninle dolu”, “Tek gerçek sensin”, ay daha neler neler. Vıcık vıcık cümleler. Bir keresinde, “Yazdığım mektuplarla kalbini çaldım değil mi?” diye sormuştu. Şaşkınlıktan afallayıp cevap veremeyişimi, duyguları ifadede onun kadar kabiliyetli olmayışıma yormuştu. İnsanlar çeşit çeşit Safiye. O da kendince aşkını yaşıyordu. Yazdıklarına bakma, aslında kaba saba biriydi. Hatta belki o mektupları başkasına yazdırıyordu. Vallahi olur mu olur. Aman aklıma geldikçe içim çekiliyor. Duygu yoksunu adam! Gene büyüklük yaptım, kabalığını, densizliğini, tembelliğini asla yüzüne vurmadım. “Mutsuzum Hikmet!” dedim ve bitirdim. Ama o mektupları görünce sinirim bozuldu. Ant olsun bir gün karşılaşırsak gerçek hislerimi bir bir yüzüne söyleyeceğim.

Bir müteahhitle anlaştım. Arsaya on katlı bir bina dikildi. Yirmi dairenin on biri bana düştü. Projeyle hususi ilgilendim. İçinde yaşayacaklar huzurla otursun istedim. Allah için kullanılan malzemelerin, parkesinden musluk başına kadar, hepsi birinci kalite. İki üç ay içinde hepsi kiralandı. Babamın ahbabı Sefer Bey’in oğlu Hasan vardı, hatırladın mı? Hani pantolonunun arkasında oyuncak iki silah, başında Almanya’dan halasının getirdiği fötr şapkayla dolaşırdı. “Büyüyünce kovboy olacağım, şimdiden çalışmam lazım” derdi. Sapanla atışını güçlendirmek için kaç evin camını indirdi. Kedi, köpek, mahalleli elinden yaka silkmişti. Hatırladın mı? Ayol işte o deli çocuk yaman bir avukat oldu. Mahalleden ayrıldıktan sonra da hep arayıp sordu. Vallahi çok kalender çıktı. İşte sözleşmeydi, satıştı, tapuydu tüm bu işlerde o yardımcı oldu. O olmasa, bu kurtlar sofrasında elime üç kuruş tutuşturup beni kazıklarlardı. Allah’a şükür, o mülklerden gelirim çok iyi. Kızın gayrimenkul zengini Safiye! Kız, öğretmenlikten emekli olduğumda aldığım para bile hâlâ faizde duruyor. Ne harcamam var ki. Harcasam bitmez ki.

Çok şükür paradan yana sıkıntım yok. Şu ahir ömrümde beni mutlu edecek bir şey yapmak istiyordum. Ben burayı çiçek gibi yaparım dedim. Kafe üç yılda beş defa el değiştirmiş. Esnaf kafenin adını uğursuza çıkarmış. Bu dükkândan öyle büyük paralar bekleyerek devralanların hepsi dımdızlak ortada kalmış. Ayol kafeyi görsen dibin düşer. Denizin kenarında, iki katlı, nazlı, zarif bir peri kızı. İstanbul’da böyle yer nerden bulunur? Ama bugüne kadar kimseye bir hayrı dokunmamış. Kafenin içine paraları harcayıp, beş kuruş kazanamayınca devretmek zorunda kalmışlar. Vallahi o an hissettim. Üzerindeki ölü toprağını atıp uyanmak için bu mekân beni bekliyor dedim. Adamla bir iki gün görüşme yaptık. Başta teklifime yanaşmadı, yüksek fiyat istedi. Ama kimseye para kazandırmadığını, adının uğursuza çıktığını bildiğimi anlatınca orta yolda anlaştık.

Kafenin her şeyi tastamam. Ben de ufak tefek değişiklikler yaptım. Sardunyaların yanına yenilerini aldım. Onlar da benim gibi serpildikçe serpildiler. Duvarlarda senin sevdiğin bütün sanatçıların büyük boy fotoğrafları var. Fotoğrafların yerlerini değiştirdim. Hayattayken muhabbeti, sohbeti olanların fotoğraflarını yan yana astım. Evde, “Akif’in Tatlı Bahçesi’ne çok yakışır” dediğim ne varsa oraya taşıdım. Kafenin ilk sahibi, kocaman, oymalı, cevizden gösterişli bir ahşap kütüphane yaptırmış. Rahmetli büyükannemden kalan, klasik model berjer takımını kütüphanenin yanına yerleştirdim. Genelde gözden uzak kalmak isteyen çiftlerin tercih ettiği o köşeye daha sıcak bir hava vermek için, altın varaklı, üç ayaklı aksesuarı da ben aldım. Kumru köşesi yazdık üstüne de. Kumrulara helâl ü hoş olsun. Babamdan kalan eski daktiloyu, senin çeyiz sandığını, Singer dikiş makinanı, gramofonu daha neler neler…

Ah Safiye! Hüsamettin’le yıllar sonra “Akif’in Tatlı Bahçesi’nde karşılaştık. O gün, “Bu kafeyi ben de çok seviyorum, ara sıra uğruyorum” demişti. Daha bir kere bile gelmedi. Orayı devraldığımı bilse, belki de gelir. O da Çengel’de oturuyormuş. Birkaç kez uzaktan birbirimizi gördük, başımızla selamlaşmanın ötesinde bir muhabbetimiz olmadı.

O sene Feride ile evleneceğini duyduğumda, bir bilsen ne üzülmüştüm. Vaz geçer diye kapısına dayanmadım ama Allah için hatırı sayılır emek verdim. Az mı kolladım sokaktan geçmesini, tek başına geçmesini. Vallahi deli cesareti gelmişti. O kalın kazakları, hırkaları çıkarıp atmış, çiçek gibi açılmıştım. Giyinip kuşanıp tesadüfmüş gibi önüne çıkmalar, ‘günaydın’lar, ‘iyi günler’ demeler, kaçamak bakışlar, gülümsemeler. Ayol Elektrikçi Kâmil’in dükkânına gittiği anları kollayıp sapasağlam radyoyu, ütüyü, sesi çıkmıyor, yok iyi ısıtmıyor diye kaç defa tamire götürdüm. O Kâmil köpeği de bir kere olsun, “Para istemez önemli bir şey değil” demedi. Namussuz her defasında parayı alırken bıyık altından pis pis gülerdi. Bu çabalarımı Hüsamettin anlamadı mı?  Bal gibi de anladı. Sanki “Nişanlı adamım” deyip namusundan mı benden uzak durdu. Ayol Hüsamettin yeni mecraları keşifle meşgulken beni mi görecekti.

Hatırlarsın, Feride’nin anası Gülsen yaman kadındı. Yüzüğü takar takmaz öğretmiştir kızına, gözü henüz açılmamış Türk erkeğini elde tutma sanatını. O dilli düdük, nikâha kadar gösterip gösterip vermemiştir. Bendeki de ne Hüsamettin merakıymış be! Ne yaşadık da unutulmaz oldu? Adam iyi ki, “Arada bir Akif’in Tatlı Bahçesi’ne uğruyorum” dedi. Eski bir gönül kırıklığı falan değil Safiye, benimki yalnızca kuyruk acısı. Oturduğu masadan kalkıp yanıma gelene kadar adamı tanımadım bile. Kasaptır, bakkaldır, yok çakkaldır diye yorumlar yaptım, Nurhayat Gülen gibi bir hanımefendiye yan gözle bile bakmasını yadırgadım.

Safiye kız, beni gördüğünde, “Nerede yirmi beşindeki Nurhayat nerede bu kart kadın”, böyle mi demiştir?  Dememiştir canım ne münasebet. Aynam nerde? Bu çantada ne mümkün aradığını bulmak. Kirli mendil, ucu kırılmış kalem, cüzdan, allık fırçası, gözlük sileceği, buyurun burada da kılıfı, aa! piyangodan üç de kürdan çıktı. Allah seni bildiği gibi yapsın Nurhayat, ruj öylece, kapaksız, çantaya atılır mı? E be kızım hiç böyle yapılır mı? Her şey batmış. Niye atmadım ki bunu? Sanki başka yok. Saysam dolaplardan elli tane çıkar. Ha!  burada işte. Baksana, aynam da kendim gibi antika. Nuh Nebi’den kalma. Bunun kenarına da ruj bulaşmış. Al işte, ayna yalan mı söylüyor? Nerem yaşlı. Göz kenarlarımdaki bu kırışıklıklar genç kızlarda bile var. Mimik ayol bunlar. Maşallah akça pakçayım. Azıcık dağınık, azıcık unutkanım hepsi bu.

Ama candan konuştu bak. Feride’yi sordum, “Boşandık” dedi. Anası Gülten’i sordum, “Eski kayınvalidem sizden benden genç” dedi. Keşke boşandığımı söyleseydim. Belki… Of Safiye of! Hoş beş, ‘nasılsınız’, ‘iyi misiniz’den başka da bir şey konuşmadık ki. İlgisini hissetsem, söylerdim boşandığımı. O da iki satır bir şeyi, ağzında geveledi durdu. Kendimi kandırmamın da lüzumu yok. Elbette biliyorum, aynalar benim yaşımdaki kadınlara hep yalan söyler. Eski güzelliğim mi kaldı? Ayol adam beni tanıyabilmek için iki saat yüzüme baktı. “Eski kayınvalidem sizden benden genç” dedi ya Safiye! Vallahi zoruma gitti. “Kızını boşadın, git kaynananı al” diyesim geldi. Tövbe estağfurullah.

Bak şu Allah’ın işine, o da Çengelköy’e taşınmış. Dünya küçük, yok be Allah büyük! “Nurhayat Hanım”. Adımı da ne güzel söylüyor be! Ayol o konuşsun sen sus, yalnızca dinle. Sanki Hazreti Davut nefesine üflemiş. Of Safiye of! Neyin heyecanı bu anlamadım ki? Aradan en az otuz yıl geçmiş. Ben geldim kaç yaşıma, o rahat altmışında var. “Nurhayat her kalp seninki gibi değil, çoğununki ellisinden sonra, hayatta kalmak için atar” desene!  Ayol, senin oradan bakınca, bir erkek için kafe devraldım gibi görünüyor değil mi? Güldüğüme bakma, vallahi de değil billahi de değil.

Önceki İçerikMırın Kırın Tarihi ve Sıkılan İnsan
Sonraki İçerikYine Tarkovski