Utanmaz Rıdvan

Avukatın yanında utanmaz dedi ya! Yok Nadide, bana utanmaz demeyecektin. Kabul edemem. Utanacakmışım. Sen utan be! Yedi sülalene baktım. Tabi, para kolay kazanılıyor. Rıdvan yolunacak kaz! Anasına ver, danasına ver! Yazıklar olsun be! Yuvam yıkılırken utanmadan para hesabı yapıyormuşum. Böyle dedin. Ne yapacaktım? Kardeşlerin keyif çatsınlar diye kazancımı sana mı bırakacaktım?

– Rıdvan Bey, çocuklar size ne getirsinler?

– Nurhayat Hanım, iyi ki burayı devraldınız. Mekân da sizin gibi güzelleşti hanımefendi.

– İltifat ediyorsunuz. Ne ikram edelim?

…..

– Siz istirahat buyurun, çocuklar servisi hemen açacaklar. Şimdiden afiyet olsun.

Şunun, alımına çalımına bak. Yaşı var ama mihrap yerinde. Vallahülazim taş gibi kadın. Bu kafeyi de resmen yeniden yarattı. Buraya kafe demek haksızlık doğrusu. Lokanta desem değil, kafe, mekân kelimeleri yetersiz kalıyor. Namussuzum Cennet demek uygun olur.

Bak iki dakika yerinde durmuyor. Ne kadın ama!  Becerikli, giyimi kuşamı, konuşmayı biliyor böyle kadına canım feda. Akıllı da! Sohbeti hep kararında bırakıyor. İzin verse samimiyeti ilerletip masama buyur edeceğim ama o topa hiç girmiyor. Yaş aralığımın çok üstünde ama bu mesafeli tavırlarından mı nedir çekici geliyor. Askılı buluz da pek yakışmış. Nadide’ye de yakışırdı. Tabii çoook eskiden.

Bak yine aklıma geldi, keyfim kaçtı! Nasıl da öfkeliydi! Ağzından tükürükler saçıyordu “Utanmaz!” derken. Gözleri kıpkırmızıydı. Belli çok ağlamış. Eee… bir parça haklı tabi. Ama ben de çok üzüldüm. Tamam, kabul. Sütten çıkmış ak kaşık değilim. Ama ufak tefek kusurlar kadı kızında bile olur. Neyini eksik ettim? Şu kadı kızı acaba güzel miydi? Görmesini bilene bütün kadınlar güzel. Gözü, kaşı, dudağı, bacağı, kalçası, eli, dişi, kulakları… Hepsinin mutlaka güzel bir tarafı bulunur. Nadide’nin elleri güzeldir mesela. Kaşı, gözü… Son yıllarda göbeği çıktı, bilekleri, bacakları, beli kalınlaştı. Eskiden ince belli çay bardağı gibiydi. Avukat kadının önünde yüksek sesle “Utanmaz!” dedi. Çok ayıp etti. Bu kadar kötü adam mıyım?

Nurhayat Hanım, kafeye resmen ruh getirmiş. Eski işletmeci Rasim Bey beyefendi adamdı ancak vizyonu yoktu. Kadındaki endama bak, yürüdüğünde yer oynuyor. Biraz genç olsaydı…

Avukatın yanında utanmaz dedi ya! Yok Nadide, bana utanmaz demeyecektin. Kabul edemem. Utanacakmışım. Sen utan be! Yedi sülalene baktım. Tabi, para kolay kazanılıyor. Rıdvan yolunacak kaz! Anasına ver, danasına ver! Yazıklar olsun be! Yuvam yıkılırken utanmadan para hesabı yapıyormuşum. Böyle dedin. Ne yapacaktım? Kardeşlerin keyif çatsınlar diye kazancımı sana mı bırakacaktım? Emeğimi kimseye yedirmem! Aman efendim kusura bakmayın edepsizlik ediyorum. Oysa sizin aile fertleriniz harikulade insanlar. Utanmaz ha! Görürsün Nadide! Yeri gelsin “Sibel’le bir yıl gizli gizli seviştik” diye yüzüne haykıracağım. Bakalım duyduğunda mükemmel ailen için ne diyeceksin? Ama ailende de tek hakikatli insan oydu. Hem bir içim su. “Yaptığımız doğru mu Rıdvan abiii?” Abiii… Ah o “i” yi uzatması yok mu? Beni kollarına al, sarıl, sık, öp demekti. Güzelim benim. Senin gibi kadını unutmak mümkün mü? Aman Allah’ım gencecik yaşta o anaçlık, o şefkat… Vefasızlık herhalde sizin aileye özgü! Sevgili kuzenin evlendikten sonra her karşılaşmada beni sıradan bir “Rıdvan abi” ile geçiştirdi. Bir parçacık umudum olsa durmam, ararım. Arasam mı? Müspet bir cevap alacağımı sanmam. 

Mekânın heybetini, konumunu düşününce dekorasyon üç kuruş etmez.  Eski püskü her şeyi doldurmuşlar. Şu radyo nedir. Şuraya da dikiş makinesi koymuşlar. Her şey ahşaptan, köy mü burası? Aslında bura benim olsa… Masaları paslanmaz kromdan yaptırsam her yer ışıl ışıl yanar. Kütüphaneyi, şu berjeri falan kaldırıp alanı açtırsam bu köşeye rahat dört kişilik üç krom masa daha sığar. Her şeyin altın rengi olanı var. Masayı, sandalyeleri, sarı kromdan yaptır. Duvarlara ışıklı, kristal bir şeyler as. “Kumru Köşesi” o nedir ya hu. Elli yaşında kadın evcilik oynamak için mi burayı devralmış? O yazıyı kaldır…Oh! Demli, sıcak çay iyi geldi.

Keyif bırakmadın bende Nadide. Soğuksun, şefkat nedir bilmiyorsun. Ah Nuran yengem! Şefkatin hası sende vardı. Mezarından kalk sarıl bana. Kıymetlim. Sizin evde geçirdiğim şubat tatilleri, yaz tatilleri… Sen beni ne çok severdin. “Sen çok iyi bir çocuksun Rıdvan” dediğinde içim ezilirdi. Başımı göğsüne yasladığımda nefesim daralırdı. On beş yaşında kaç delikanlıya nasip olmuştur öyle beyaz bir gerdana yaslanıp, kokusunu içine çekmek? Ya banyodaki hallerin? Vallahi şeytan dürtüyordu. “Nuran çıplak aynanın önünde saçını fırçalıyor” diyordu. Direnmez olur muyum? Ama işe yaramıyordu. Kendimi banyo kapısının önünde çömelmiş buluyordum. Yavaş yavaş kıyafetlerini çıkartır, yaz kış çırılçıplak aynanın önünde beş dakika saç fırçalardın. İnsan üşümez mi? Mekânın cennet olsun tabi. Ama sen de az utanmaz değildin. O açık yakalı bluzlar, elbiseler… Eğildiğinde nerdeyse memelerinin ucu görünürdü. Ah içim erirdi! Amcam sana layık adam değildi. Seni mutlu edecek ne yaptı? Bak şimdiki karısını ülke ülke gezdiriyor. Tabii benim paramla. Ah Yengeciğim, o toy Rıdvan’ın sana meftun olduğunu çok iyi bilirdin. Yalan mı? Ölmeden önce çapkınca göz kırpıp “Sen çok haylaz bir çocuksun Rıdvan” demedin mi? Ah kıymetlim. Bak sendeki o endam işte şu Nurhayat’ta var.

Avukatın yanında o afraların tafraların neydi? Bu sakil davranışlar sana yakıştı mı? Olmadı Nadide, ol-ma-dı. Bugüne kadar sana bir hanımefendi gibi davranmamın karşılığı bu muydu? Senin gibilere belki de ağız dolusu sövmek lazım. Ancak mizacım buna uygun değil. Küfürden, edepsizlikten imtina ederim. Üç ev, üç araba, şirketteki hakkını istiyormuş. Kesin üç gün sonra üçlü rakamlarda yüklü bir tazminat da istersin. Dört ev vereyim desem korkar. Batıl itikattın bu kadarına da pes… Bak bak bak. Şirketteki hakkı! Vicdansız! Şirkette ne hakkın varmış? Tabi sen çalıştın, sen kazandın. Hanımefendi! Hanımefendi! Ben buralara dişimle tırnağımla kazıyarak geldim. Senin gibi zengin koca parası yemiyorum. Boşa bakalım. Velev ki iyi bir tazminat kaptın. Lüks yerlerde yemekler, kayak, deniz sefaların, saçın, kıyafetin, makyajın… Ee! O parayla bu konforu ne kadar süre devam ettirebilirsin? Tabii annen, abilerin, yeğenlerin, yengeler bak bunları unuttum. Alıştılar, bundan sonra onlara da senin bakman lazım. Boşa bakalım. Geri döneceksin. Eğer ki kabul edersem şerefsiz oğlu şerefsizim! Benim için de bu iş bit-miş-tir! Tabi o avukattan cesaret alıyorsun. “Ev-li-lik bir-li-ği i-çin-de e-di-ni-len mal-lar or-tak!” Avukatın kelimeleri bölerek konuşması da enteresandı. Nadide, ben o kadar saf mıyım? Malı mülkü göz önündeki bir şirkete mi bağlayacağım?

Hah çalmasan şaşardım.

– Alo!

– Beyefendi şirkete gelecek misiniz? 

– Gelmem, yemekteyim. Bugün çalışmayacağım, buradan da otele geçerim.

– Beyefendi otelde ne işiniz var?

– Arz edeyim efendim; Evden kovuldum. Merak ettiğiniz başka bir şey var mı? Ya hu size ne! Size hesap mı vereceğim? Oğlum salın beni. Ne söyleyeceksen çabuk söyle.

– Yarın işten çıkardığımız 30 işçinin duruşması var.

– Yani?

– Efendim aileleri çoluk çocuk şirketin önünde toplanmış. Onlarla konuşmazsanız basını çağıracaklarmış. Ne yapalım?

– Kim yazacak? Hangi gazete? O sıkar biraz. Beni bunlarla meşgul etme. Bekler bekler giderler. Kapat!

Vallahi hukuk bu asalaklara çalışıyor. Kendi şirketinden ağız tadıyla insan çıkaramıyorsun. Sanki mal benim değil onların. Utanmasalar ortağız diyecekler. O kadar tazminat ödedim hala istiyorlar. Yok sigortaları eksik yatmış, tazminatları eksik ödenmiş. İşten çıkarmaya hakkımız yokmuş. Oğlum şirket benim. İstediğimi alır istediğimi çıkarırım. Bu devirde kaç işveren sigorta yapıyor. Bu vicdansızları sigortalı yapmakla hata ettim. Üç kuruş vermeden hepsini kapının önüne koyacaktım ki; hep o insan kaynakları müdürünün suçu. Yok sigortasız çalıştırmak başımıza iş açarmış. Siz ne işe yararsınız? Nalan Hanım sizi yalnızca güzel olduğunuz için mi işe aldım? Benim şirketimde, benim masamda, koltuğumda, benim paramla patronculuk oynuyorsunuz. Sizin verdiğiniz akla tüküreyim! Bakın şimdi gözümde güzelliğiniz, işveniz, cilveniz kalmadı. Küçüldünüz. Sizi de işten çıkaracağım. Bundan sonra da sigorta migorta yok! İşine gelen çalışır. Tabi efendim sanki babalarının hayrına çalışıyorlar. Ay sonu maaş almıyor musunuz? Sizlere beş kuruş verirsem şerefsizim. Gene ağzımı bozdum. Hepiniz içi boş bir şirkete kayıtlısınız. Dökün paraları avukatlara. Davayı kazanınca Mübarek Han’daki boş bir odaya hacze gidersiniz. Bir masa, iki sandalye… Onları kaldırıp, satar parayı aranızda bölüşürsünüz. Beni suçlayacağınıza işin böyle yürüdüğünü bildiği halde “dava açalım” diyen o utanmaz avukatlarınıza kızın.

Avukat kadının yanında nasıl da ağız dolusu “Utanmaz!” dedin. Benim de bir izzeti nefsim var Nadide. Bu devirde sekreteriyle samimi olmayan mı var? Sen utanmalısın. İştahın, içkin, sigaran… Kendine iyi bakmadın. Görenler annem sanıyor! Zamana direnemedin bari sohbetin, muhabbetinle gönlümü hoş tutsaydın. Soğuk, kibirli, mesafeli… Tabi ya onun dostları, onun Sibel’i var. Sibel uyanığın teki! Dostluğu sahte. Nadide, kafan hiçbir şeye basmıyor. Safsın saf! Tabi Sibel Hanım onunla alışverişe, tatillere gidecek. Parayı Rıdvan ödeyecek. Rıdvan eşek! Rıdvan’a semer vurun! Yok, öyle yağma. Ailen bir yere kadar. Bir de boş beleş arkadaşlarını mı doyuracağım? Kardeşi gibiymiş. Sibel’e yüz versem “Rıdvan’cığım Nadide’yi boşa beni al” diyecek kadar tehlikeli bir kadın.

Al işte, böreği de soğuttum. Akıl mı bıraktınız bende? Yemeyi içmeyi unutur oldum.

En az on defa “Utanmaz!” dedin. Kusura bakma ama sensin utanmaz. Avukatı sağlam pabuç değildi. Hülya’yı bir an önce şirketten uzaklaştırmam lazım. Yoksa boşanınca ihale bana kalacak. Tazminat, nafaka… Ohoo… Bunların taleplerinin sonu gelmez! Ne vardı kucağıma oturtacak. Ah Nadide! Şirkete gelmek için o günü mü buldun? Gelmeden ara değil mi? Belki dışarda toplantıdayım. Geçerken uğramışmış. Sekreterle düşüp kalkmak tehlikeli. Sekreter saksı gibi masasında oturmalı. Zaruri ihtiyaçlar dışında yerinden kalkmamalı. Tabi Hülya masasında otursaydı…

Bir değil, iki değil. En az on defa… Nankörsün Nadide! Ama bu lafı sana yedirtmez miyim? Şeytan diyor… Bak, ne hallere geldim. Avukatı da dişli kadın! Parayı aktardığım şirketleri, hesapları eninde sonunda tespit eder. Bunlar böyleler insanların neyi var neyi yok didik didik ederler. Yok, satın alınacak birine de benzemiyor. Gerçi ayarlarız ama… Riske girmeye değer mi? Zor durumda kalmasak! Şeytan diyor boşa kurtul. Başıma açtığın şu işlere bak! Yok yok aklı selim davranıp bu işi tatlılıkla çözmem lazım.  Nasıl yapsak?

En iyisi Nadide’yi aramak. “Nadide, daha önce hiç olmadı. Sen kocanı tanımaz mısın? Kadın o gün beni baştan çıkardı. Tam kovacaktım sen odaya girdin.” Yok bu senaryo tutmaz. Hülya kucağımdaydı, gömleğinin düğmeleri açıktı, öpüşüyorduk… Vallahi Nadide bu yalana inansa ona gram saygım kalmaz.

“Nadide, hayatım, ruhum pişmanım. İlk ve son kez oldu. Torunlarımız var. Bu yaşta boşanmak bize yakışır mı? Yuvamızı yıkmayalım” Bak bu olabilir. Baştan inatçılık yapar. Ama bir aya işleri düzeltirim.

Hülya’yı da bir süre görmesem iyi olur. Faruk’un şirketine yerleştiririz. Faruk utanmazın teki, sonra kıza asılmasın? Dur bakalım. Bir çözüm bulacağız. Küçük fındık kurdum diğerlerine benzemiyor iki gün görmesem cilvesini özlüyorum. Şu ‘Kumru köşesi’ne getirsem…

Avukat da ne güzel kadın! “Buy-run Rıd-van Bey” derken dudaklarını nasıl da tatlı büzüyordu. Rıd-van bey! Sever seni Rıdvan Bey. Şirkete alsak. İnsan Kaynaklarına söylesem bir görüşme ayarlasa…

Of off şunlara bak! Biri sarışın biri esmer… Mevla’m özenerek yaratmış. Bıcır bıcır konuşuyorlar. “Nurhayat ablaya nasıl söyleyeceğim? Keşke…” Ne dedi! Bak kaçırdım.  Deyyus gemi, düdüğü çalacak zamanı buldu. “…60’ın altında not aldığımda ondan utanıyorum. Burs verdiği yetmiyormuş gibi her derdimizle de ilgileniyor…” Bak sen Nurhayat bunlara burs mu veriyormuş? Ben size canımı bile veririm. Vallahilazim manken gibiler. Bursu ben veririm. İşe de alırım. Yarım gün. Tam gün olmaz, okulunuz var. Haftada iki gün iş bahanesi ile şirkete gelirseniz… Nurhayat’la konuşup ayarlarım. Yavru karacalarım. Karacalarımı ürkütmeden elde etmem lazım. Kenar mahalle dilberleri hep ilgimi çeker. Keyfim yerine geldi. Oğlum Rıdvan, zevkini sevdiğim, kadın gurmesisin ha!

-Ali Rıza oğlum! Orta şekerli bir kahve…

Önceki İçerikÇok kültürlülük ve rakı mezeleri
Sonraki İçerikŞimdi ne olacak?