Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Eşit yurttaşlık bilincinden yoksun “Laiklik” bildirisi

Eşit yurttaşlık bilincinden yoksun “Laiklik” bildirisi

Bildiri, iktidarın otoriterleştiği iddiasıyla yola çıkıp, toplumun büyük bir kesimini “vesayet altına alınması gereken karanlık bir kitle” gibi resmederek, eleştirdiği otoriterliğin daha katı bir versiyonunu ortaya koyuyor.

Bir metni eleştirmenin en adil yolu, önce onun hangi soruya cevap verdiğini sormaktır. Önüme düşen “ortak laiklik açıklaması”nı okurken (tam metin: https://laikligisavunuyoruz.org/) aklıma ilk gelen soru şuydu: Bu metin, hangi laikliği, hangi sorun karşısında, hangi gerekçelerle ve hangi hukuk anlayışıyla savunduğunu anlatıyor mu? Cevap açık: Metin, gerekçeden çok öfke; muhakemeden çok yafta üretiyor. Bu sebeple metnin kendisi ciddiyet taşımıyor; fakat ifşa ettiği zihin dünyası ve bu zihniyetin toplumsal dolaşımı, ayrıca Cumhurbaşkanı ve Millî Eğitim Bakanı’nın metne tepki göstermesi, üzerinde durmayı kaçınılmaz kılıyor.

Öncelikle bildiride yer almasa da bu bildirinin arka planında, tabiri caizse “bardağı taşıran son damla”, Millî Eğitim Bakanlığı’nın illere gönderdiği genelgeymiş. Bu genelge doğrultusunda Ramazan ayı boyunca okullarda “Maarifin Kalbinde Ramazan” adı altında etkinlikler yapılması ve bu kapsamda öğrencilere “Ramazan Çetelesi” dağıtılması hususu, metnin bu kadar yüksek perdeden kurulmasının nedeniymiş. Bildiri ile hedef, “şeriatçı dayatmalara” yeter artık demekmiş.

İlk bakışta bir rejim savunması gibi duran metin, satır araları incelendiğinde modern demokrasi ve özgürlük tasavvurunun oldukça gerisinde kalmış, otoriter bir sekülerizm anlayışını ele veriyor. Dili, sosyolojik bir analizden çok, 19. yüzyılın pozitivist ve dışlayıcı reflekslerini 21. yüzyılın çoğulcu toplumuna taşımaya çalışan bir savunma hattı kuruyor. Böyle olunca da bildiriye imza atanlar, iktidarın elbette eleştirilecek pek çok pratiğinin karşısına özgürlükçü bir ufuk koymak yerine, laikliği bir “yaşam tarzı jandarmalığı”na çevirebilecek kadar sert, dışlayıcı ve üstenci bir siyaset tahayyülüyle konuşuyor.

Bir taraftan böyle bir bildirinin motivasyonunu artıran “sıkışmışlık” hissini de anlamıyor değilim. Türkiye’de hukuk devletinin fazlasıyla aşındırıldığı, kurumların ileri düzeyde partizanlaştığı, yaşam tarzlarının baskı altında hissedildiği, eleştirinin kriminalize edildiği, ifade özgürlüğünün hiç olmadığı kadar daraldığı, yargı bağımsızlığının adeta yok edildiği bir atmosferi göz ardı edemeyiz elbette.

Fakat laiklik gibi bir ilkeyi savunuyorsanız, ciddiye alınabilmeniz için onu ötekileştirici bir sloganın değil, demokrasinin ve hukukun diliyle savunmak zorundasınız. Çünkü slogan dili en kolay şekilde heyecanı kamçılayıp “haklılık hissi” üretse de en hızlı şekilde muhakeme kabiliyetini öldürür. Oysa demokrasi, yalnızca kendi mahallenizin endişelerini büyütmeme olgunluğu değil; aynı zamanda karşıda konumlandırdığınız toplumsal kesimleri bir “tehdit kategorisi”ne indirgemeden, eşit yurttaşlık zemininde konuşabilme erdemidir.

Söz konusu bildiri ise tam tersini yapıyor. Metin, geniş bir toplumsal kümeyi “gerici-şeriatçı kuşatma” gibi toptancı etiketlerle tanımlıyor; siyasal çekişmeyi hukuki ihlaller üzerinden değil, “iyi-kötü” karşıtlığı üzerinden kuruyor; iktidar eleştirisini somut ve denetlenebilir gerekçelere dayandırmak yerine komplo retoriğiyle büyütüyor. Bunun en görünür örneği, bildirinin kendi içinde bile tutarlı kalamayan komplo dilidir: Bir yandan ülkeyi “ABD ve İsrail planları” doğrultusunda “Talibanlaştırma baskısı” altında gösterebiliyor; öte yandan “Siyasal İslamcı rejim”in “ABD ve Trump’ın ipine sarıldığını” iddia edebiliyor.

En önemlisi de, Türkiye’de dindar vatandaşın kamusal alandaki görünürlüğünü bir “tehdit” ve “kuşatma” olarak kodlayarak laikliği bir özgürlük alanı olmaktan çıkarıp agresif bir savunma hattına dönüştürüyor. O kadar akademisyen, sanatçı ve gazetecinin imza attığı bir metnin en azından bir mantık silsilesi, az buçuk bir derinliği olmalıydı. Buna rağmen, bir “fikir açıklaması”ndan çok, öfke nöbetiyle yazılmış bir metin izlenimini veriyor.

Bildiri sahiplerinin nasıl bir paradoks içinde olduklarını kısaca göstermek isterim.

Bildiri, iktidarın otoriterleştiği iddiasıyla yola çıkıp, toplumun büyük bir kesimini “vesayet altına alınması gereken karanlık bir kitle” gibi resmederek, eleştirdiği otoriterliğin daha katı bir versiyonunu ortaya koyuyor. Meşruiyeti halkın iradesinde veya hukukun evrensel tarafsızlığında değil, belirli bir grubun “doğru yaşam tarzı” tekelinde arıyor. Bu yaklaşımın demokratik siyasetin temel mantığına aykırı olduğunu ya göremiyorlar ya da zaten demokrasi diye bir iddiaları yok. Hangisi daha ürkütücü, okurun takdirine kalsın.

Laiklik ne değildir? Vesayet refleksinin hafızası

On yıllardır aynı kısır gündem; yine de altını çizmek gerekiyor: Demokratik hukuk devletinde laiklik ne değildir? Laiklik, bir ideolojinin veya bir yaşam tarzının devlet eliyle diğerine üstün kılınması değildir. Geçmişte olduğu gibi “makbul vatandaş” üretme projesi değildir. Dini kamusal alandan sürme girişimi değildir. Toplumun bir kısmını “aydınlık”, diğer kısmını “karanlık” diye sınıflandırıp devlet gücüyle bu hiyerarşiyi kalıcılaştırmak değildir. Türkiye tecrübesi bize şunu defalarca gösterdi: Laiklik, devletin tarafsızlığı olmaktan çıkıp “terbiye edici” bir ideolojiye dönüştüğünde, haklar “rejimi koruma” gerekçesiyle daraltılır; yurttaşın sivil hayatı bile “doğru laiklik” adına düzenlenmek istenir; devlet gücü, bir dünya görüşünün yaşam tarzı jandarmalığına evrilir.

Özgürlükçü demokratik devlet anlayışında laiklik, tam tersine, bir “eşit yurttaşlık tekniği”dir. Devlet, dinler ve inançsızlık dâhil tüm dünya görüşleri karşısında tarafsız kalır; örgütlenmesini ve meşruiyetini herhangi bir dinin, mezhebin ya da anti-din ideolojisinin “hakikat iddiası” üzerine kurmaz. Bu, devletin “dinli” veya “dinsiz” olması demek değildir; devletin “hakem” olması demektir. Devlet, yurttaşın inancını da inançsızlığını da korur; kimsenin kimseye üstünlük kurmasına izin vermez; kamu gücünü “bir hayat tarzını diğerine karşı tahkim” için kullanmaz. Bu yönüyle demokratik laiklik, başkalıkların bir arada yaşamasını mümkün kılan bir “birlikte yaşama sözleşmesi”dir.

Dindarlığın kamusal görünürlüğü, laikliğe aykırı değildir. Laikliği, Anayasa Mahkemesi’nin özgürlükçü laiklik içtihadına da aykırı biçimde, bir dünya görüşünün (ideolojinin) tekel alanı veya “kamusal alanın sterilizasyonu” olarak okursanız, geçmişte olduğu gibi laikliği özgürlüklerle kavgalı hale getirirsiniz. Oysa demokrasi görünürlükle yaşar: farklı kıyafetler, farklı semboller, farklı yaşam tarzları, farklı dini pratikler; kültürel, dini ya da milli günler ve bayramlar… Bunların kamusal alanda var olması, başlı başına “dayatma” değildir. Kamusal alan ve okul, bu bildiriye imza atanların hakimiyet alanı değil; her yurttaşın ve bütün farklılıkların ortak alanıdır. Dayatma, devlet gücünün bir yaşam tarzını zorla dayatmasıdır veya bir yurttaşın inancını yaşamasını “kategorik şüphe” konusu yapmaktır. Gerçek bir aydın duruşu, devletin dindar vatandaşıyla da inançsız vatandaşıyla da kavga etmediği; herkesin kendi kimliğiyle kamusal alanda var olabildiği bir sistemi savunmaktır. Bildirinin yaptığı ise laikliği bir özgürlük şemsiyesi değil, bir dışlama sopası gibi kurgulamaktır.

Bu yüzden, söz konusu genelge tartışmasında ölçüyü doğru koymak gerekir: Dini-kültürel pratiklerin okul hayatında konu edilmesi tek başına laikliğe aykırılık değildir; laikliğe aykırılık, devlet gücünün bunu bir dayatmaya, bir dışlamaya ya da öğrenciler üzerinde baskı/etiketleme aracına dönüştürmesidir. Benim eğitim hayatım Almanya’da geçti; Hristiyan bayramlarının yanında Müslüman bayramlarının da okulda tematize edildiği, anlamlarının pozitif bir bağlamda aktarıldığı bir iklimde büyüdüm; bu tecrübeyi birlikte yaşama kültürünü güçlendiren bir imkân olarak gördüm. Türkiye gibi büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede Ramazan’ın okulda yer bulması da, katılımın gönüllülük esasına dayanması ve hiçbir öğrencinin inancı üzerinden ayrıştırılmaması şartıyla, devletin tarafsızlığına zarar vermez. Laiklik, toplumsal olguyu görünmez kılmak değil; farklılıkları haysiyet ve özgürlük çizgisinde birlikte yaşatabilmektir.

Söz konusu bildiri, iktidarı en ağır biçimde eleştirirken kendini en ufak bir eleştiriye açmıyor; kendi zihniyetinin özgürlük tasavvurunu sınamıyor. Çünkü metnin dili, “biz laik cumhuriyeti savunuyoruz, öteki gerici” kolaycılığına yaslanıyor. Oysa gerçek sınav şudur: Dindarın da haklarını savunabiliyor musunuz? Başörtülü bir hâkime saygı duyabiliyor musunuz? Sivil bir dini topluluğun örgütlenme hakkına, kim olursa olsun, “evet” diyebiliyor musunuz? Laiklik ilkesini kendi ideolojik görüşünüzün tekelinde değil, herkesin haysiyetinin güvencesi olarak görebiliyor musunuz? Ve aynı ilkeyi, kendi dünya görüşünüzün okulda çocuklara dayatılmasına da itiraz edecek şekilde savunabiliyor musunuz? Eğer bu sorulara “evet” diyemiyorsanız, savunduğunuz şey laiklik değil; laiklik etiketli bir üstünlük iddiasıdır.

Bu dışlayıcı üslup, bu topraklarda eskiden beri süregelen “halka rağmen halk için”ci üstenci elitizmin güncel bir tezahürüdür. Kendi yaşam pratiğini tek “ilerici” yol olarak sunup, toplumun dini taleplerini veya sosyolojik gerçekliğini “kuşatma” diye adlandırmak, demokratik kültürün en temel kuralı olan eşit vatandaşlık bilincinin yoksunluğunu ele verir. Oysa demokratik bir devletin en büyük erdemi, kendisi gibi düşünmeyen vatandaşının varlık hakkını, kendi varlık hakkı kadar dokunulmaz saymasıdır. Bu erdem kaybolduğunda, laiklik de demokrasi de “birlikte yaşama” vaadini yitirir; geriye yalnızca güç ilişkileri ve korku siyasetinin kurduğu kamplar kalır.

Laikliği savunma biçimi adına ortaya konulan bu saldırgan anlayış sürdükçe, bu üslubun özgürlükçü laiklik için bir tehdit olarak algılanması kaçınılmazdır. Çünkü metnin ima ettiği şey, nihayetinde şudur: “Senin haklarını kısıtlayacağım.” Eşitlik ve çoğulculuk gibi ortak yaşamın en temel ilkelerini reddeden böyle bir mantıkla ortak bir zeminde buluşulamaz.

Peki savunulacak hususlar yok mu? Elbette var. Ancak bunlar ötekileştirici sloganlar değil, ortak iyiyi esas alan somut ilkelerdir: Eğitimde çoğulculuk ve bilimsel standartlar; yargıda bağımsızlık ve tarafsızlık; idarede eşitlik; ifade özgürlüğü; din ve vicdan özgürlüğünün hem negatif hem pozitif boyutuyla güvenceye alınması; hiçbir cemaatin, hiçbir seküler grubun devlet içinde “imtiyazlı kanal” haline gelmemesi; kamu kaynaklarının ve kamusal nüfuzun şeffaflıkla denetlenmesi… Bunlar konuşulmadan “laiklik elden gidiyor” diye bağırmak, siyasal histeriden öteye geçmez. Histeri hukuk üretmez; yalnızca vesayet özlemlerini ve özgürlükçü laikliği otoriter bir laiklik anlayışıyla bastırma arzusunu açığa çıkarır.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, korkular üzerine inşa edilmiş, toplumu kamplara ayıran ve demokratik olmayan bir laiklik savunusu değildir. İhtiyacımız olan; devletin inançlar ve ideolojiler karşısında nötr olduğu, adaletin çoğunluk veya azınlık kanaatinden bağımsız bir üst değer olarak korunduğu bir sistemdir. Gerçek demokratik yönetim, insanın onurunu, vicdan özgürlüğünü ve “başkası olma hakkını” devletin ve ideolojilerin her türlü müdahalesinden koruyan yönetimdir. Kendilerini “aydın” sayanların bu en temel demokratik erdemden uzak olması, Türkiye’nin demokrasi serüvenindeki en büyük engellerden biridir.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı, iktidarın otoriterliğine karşı daha katı bir otoriterlik hayal etmek değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, devletin hiçbir “hakikat iddiasının” aracı olmamasıdır; devletin, her yurttaşın haysiyetini, özgürlüğünü ve eşitliğini koruyan tarafsız bir kurumsal mimari haline gelmesidir. Özgürlükçü laiklik, işte bu tarafsızlığın adıdır: bir kesimin diğerine üstünlüğü değil, herkesin aynı hukuk içinde eşitçe yaşayabilmesinin şartıdır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın