Anasayfa / Öne Çıkanlar / ÇEVİRİ | Dubai savaş için inşa edilmedi

ÇEVİRİ | Dubai savaş için inşa edilmedi

Çölden yaratılmış Dubai, muhtemelen batmayacak kadar büyük. Ama bu savaş, ne kadar parlak ve cazip olursa olsun hiçbir şehrin tarih ve coğrafyadan kendini parayla satın alarak kurtaramayacağını hatırlatıyor.

New York Times’da Richard Florida yazdı.

Geçen hafta sosyal medyada dolaşıma giren bir videoda, 8 Mart’ta Dubai’deki el-Mamzar sahili üzerinde uçan İran yapımı bir Şahed İHA’sı görülüyordu. Bir savaş uçağı onu düşürmeye çalışarak peşine takılmıştı. Aşağıda ise insanlar şemsiyelerin altında güneşlenmeye devam ediyordu. Yorumlar ikiye bölünmüştü: Savaş sırasında insanların hâlâ sahilde olmasının mı daha şaşırtıcı olduğu, yoksa hükümetlerine güvenip hayatlarına devam etmelerinin zaten beklenen bir şey olup olmadığı tartışılıyordu.

Hürmüz Boğazı’na yakın konumda bulunan Dubai’nin güvenli olması gerekiyordu. Ancak 28 Şubat’tan bu yana İran’ın saldırıları altında. Birleşik Arap Emirlikleri üzerinde 260’tan fazla balistik füze ve 1500’ün üzerinde drone tespit edildi; çoğu engellendi, ancak patlama sesleri artık şehrin ses manzarasının bir parçası haline geldi. Kendini onlarca yıl boyunca şık, apolitik, vergisiz ve çevresindeki çatışmalı bölgeden yalıtılmış bir sığınak olarak pazarlayan şehir, artık bu izolasyonu kaybetmiş durumda.

Dubai gergin. Büyük bankalar çalışanlarına ofislere gitmemelerini söyledi. İnsanlar yer altı otoparklarına ya da bulabildikleri her yere sığındı. Ebeveynler çocuklarına gökyüzündeki patlamaların Ramazan havai fişekleri olduğunu anlattı. Şu ana kadar BAE’de en az dört kişi hayatını kaybetti — bunlar arasında bir Pakistanlı, bir Nepalli ve bir Bangladeşli de var.

İmkânı olanlar — finans şirketleri, hedge fonlar, aile ofisleri, hukuk firmaları ve danışmanlık şirketlerinde çalışan yüksek gelirli yabancılar — bölgeden çıkmak için ticari uçuşlara ve özel jetlere yöneldi.

Saldırılar sürüyor. 11 Mart’ta Dubai Uluslararası Havalimanı’na düşen iki drone nedeniyle dört kişi yaralandı. Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin sekiz saatlik uçuş mesafesinde olması nedeniyle burası hayati bir transit merkezi haline gelmişti ve Emirates havayolu küresel bir güçtü. Ancak savaşın başlamasından bu yana havalimanı defalarca kısa süreliğine kapandı, binlerce uçuş iptal edildi.

Bu saldırılar, Dubai modelinin temel varsayımını sarstı: yeni tip bir küresel metropol olarak işleyen bir şehir. Burası kökleri, tarihi ve toplumsal dokusu güçlü bir yerden çok, sermaye akışının gerçekleştiği bir platform gibi inşa edildi. Hatta bu model için bir kavram bile üretildi: “Dubaileşme” — aynı alışveriş merkezlerinin, gökdelenlerin, restoranların, havaalanı salonlarının ve lüks markaların yayılarak mekânları güvenli ve çevresinden kopuk hissettirmesi. Yakınında bir Nobu restoranı ve Louis Vuitton mağazası varken ne ters gidebilir ki?

Yaklaşık on yıl önce Birleşik Arap Emirlikleri’ne ilk gidişim, Abu Dabi’deki New York Üniversitesi kampüsünde “Küresel Şehir” adlı bir ders vermek içindi. Ders her gün yapılıyor ve Dubai ile Abu Dabi’yi sınıf olarak kullanıyordu. NYU Abu Dabi, 115’ten fazla ülkeden gelen ve 75’ten fazla dil konuşan 2000’den fazla lisans öğrencisine sahip — şehrin kendisinin hızlandırılmış bir versiyonu gibiydi.

Öğrenciler olağanüstüydü ve bana alışveriş merkezlerinin ve gökdelenlerin ötesindeki Dubai ve Abu Dabi’yi göstermek istiyorlardı. Beni geleneksel pazarlara, eski çarşılara, Güney Asya mahallelerine götürdüler — inşaat patlamasından önce var olan ve şimdi yer yer silinen kültüre. Bu gerilim onları büyülüyordu ve benim de görmemi istiyorlardı. Batılıların bu yerleri anlamadan yargılamasına itiraz ediyorlardı.

Dönem sonunda öğrencilerden Dubai ve Abu Dabi’yi küresel bir şehrin nasıl inşa edildiğine dair bir vaka olarak ele almalarını istedim. Sunumlarında bölgenin küresel yetenekleri çekmek için kültür bölgelerine, yeşil projelere ve inovasyon alanlarına milyarlarca dolar yatırdığı vurgulanıyordu. Ancak bu şehirlere gelen yabancıların vatandaşlık ya da kalıcı aidiyet için net bir yolu yoktu. Bugün yaşanan olası yüksek gelirli göç dalgasını düşündüğümüzde, bu projeler adeta bir önsezi gibi görünüyor.

Eşim Ürdünlü ve Dubai ile Abu Dabi’de yıllardır yaşayan akrabaları var. Onlarla yemek yedik, arak içtik, dabke dansı yaptık. Dışarıda Ferrariler ve McLaren’lar restoranların önünde beklerken, beyaz kanduralı erkekler ve siyah abayalı kadınlar lüks markalarla dolu alışveriş merkezlerinde dolaşıyordu. İyi iş, güvenlik, eğitim ve yaşam tarzı için Emirlikleri seçmişlerdi. Ama sohbetler sürekli vizelere dönüyordu: genellikle iki yıllık, işverene bağlı, yenilenebilir ama kalıcı olmayan izinler. İşini kaybedersen, ülkede kalma hakkını da kaybediyorsun.

Orayı seviyorlardı, ama ne kadar kalabileceklerinden emin değillerdi. Burası bir “yer”den çok bir “üs”tü.

Dubai’de yaşayanların yaklaşık yüzde 90’ı yabancı — dünyadaki büyük şehirler arasında en yüksek oran. BAE genelinde ise 11,4 milyonluk nüfusun yaklaşık 10 milyonu yabancı. Bunların bir kısmı Batılı profesyoneller, ama çok daha fazlası Güney Asya, Güneydoğu Asya ve Orta Doğu’dan gelen hizmet sektörü çalışanları. Basit bir trafik ihlali bile sınır dışı edilmeye yol açabiliyor. Vatandaşlık neredeyse tamamen soy bağına dayanıyor ve uzun yıllar yaşayan yabancılar için bile erişilmesi son derece zor. Sistem göçmenlere dayanıyor ama onları kalıcı olarak geçici tutuyor. Bu da kök salmayı, aidiyet geliştirmeyi zorlaştırıyor.

Bu nedenle Dubai bir “akışlar şehri”: binlerce uçuş rotasını bağlayan bir havaalanı ve küresel ticareti yönlendiren bir liman etrafında örgütlenmiş. İnsanları ve sermayeyi çekmeye, daha fazla para kazanıp harcamaya imkân tanıyan bir merkez.

Bir süre bu model son derece başarılı oldu. Dubai’nin nüfusu 2000’de yaklaşık 917 binden bugün 4 milyona yaklaştı — çeyrek yüzyılda dört kat artış. Küresel finans merkezleri arasında ilk sıralara yükseldi ve Orta Doğu, Afrika ve Güney Asya için başlıca finans merkezi haline geldi.

Şehirde 81 binden fazla milyoner yaşıyor (2014–2024 arasında sayı iki katından fazla arttı), 200’den fazla yüz milyon dolar sahibi ve 20 milyarder var. Sadece 2025’te yaklaşık 9800 milyonerin BAE’ye taşınması bekleniyordu; beraberlerinde 63 milyar dolar getireceklerdi — dünyadaki en yüksek rakam. LinkedIn verilerine göre Dubai, küresel beyaz yakalı yetenek çekme kapasitesinde New York ve Londra’nın hemen arkasında, Tokyo, Singapur, Zürih, Paris, Frankfurt, Los Angeles ve Chicago’nun önünde yer alıyor.

Ve bu model yayılıyor. Riyad, İstanbul, Miami ve Doha gibi şehirler de aynı sınıfı çekmek için benzer stratejiler uyguluyor.

Ama bu benzerlik aynı zamanda yer değiştirebilirliği artırıyor. Biri tökezlerse, diğeri devreye giriyor. Elitler bu şehirler arasında kolayca dolaşabiliyor, çünkü gerçek bağları başka yerlerde. Dubai, konferanslar, sanat fuarları ve küresel elitlerin katıldığı etkinliklerin merkezi haline geldi — ancak bunlar da iptal edilebiliyor, ertelenebiliyor ya da başka yerlere taşınabiliyor.

Bu yeni şehir tipi geçmişten keskin bir kopuş anlamına geliyor. İnsanlık tarihinin büyük bölümünde insanlar aynı yerde yaşar ve çalışırdı; şehirler de bunun etrafında büyürdü. New Yorklu olmak, Londralı olmak ya da Roma’dan olmak — bu sadece bir harita değil, derin bir aidiyet ve kimlik duygusudur. Bu kimlikler eşitsiz ve karmaşık olabilir, ama güçlüdür. İnsanların kim olduklarını ve nereye ait olduklarını anlamalarının temel yollarından biridir.

Bu aidiyetin kökleri derindir. Sanayi öncesi dönemde insanlar yaşadıkları yere, topluluklarına ve yaşam biçimlerine bağlıydı. Marx, kapitalizmin işçileri emeklerinden ve birbirlerinden yabancılaştırdığını anlatmıştı. Ama daha eski ve daha derin bir yabancılaşma var: mekâna, eve ve topluluğa bağlı kimliğin çözülmesi.

Ne kadar hareketli hale gelirsek — sınırlar ve şehirler arasında dolaştıkça — o kadar aidiyet ararız. Bu kırılma, günümüzün toplumsal ve siyasi çalkantılarının arkasındaki temel dinamiklerden biridir; popülizmi ve toplumsal bölünmeleri besler. Aynı zamanda insanların yerel politikalarda, çevrimiçi topluluklarda ve yeni mahalle arayışlarında kendini gösteren aidiyet arzusunu da açıklar.

Financial Times yazarı Janan Ganesh, Dubai’nin bu krizi atlatabileceğini, çünkü dünyanın gördüğü kısmının neredeyse “boş bir sayfa” olduğunu yazmıştı. Böyle bir yer kimliğinizden ya da sadakatinizden bir şey talep etmez. Ancak bu aynı zamanda onun zayıflığı olabilir: işe yarayan şey, onu aynı zamanda vazgeçilebilir kılar.

Çölde kurulmuş, kolay yaşam vaadine dayanan Dubai muhtemelen batmayacak kadar büyük. Yine de BAE yönetimi bu imajın zarar gördüğünün farkında. Yetkililer, saldırılara ait fotoğraf ve videoların paylaşılmamasını istedi; aksi halde tutuklama uyarısı yaptı.

Bu savaş, ne kadar parlak ve zengin olursa olsun hiçbir şehrin coğrafya ve tarihin güçlerinden kaçamayacağını hatırlatıyor. Bir kasırga, yangın, pandemi, terör saldırısı ya da ekonomik değişim, köksüz ve hareketli nüfusu başka bir güvenli limana yönlendirebilir. Bu, bu yeni tür geçici metropollerin temel çelişkisi: Pek çok kişi için burası gerçek bir ev değil. Ve işler zorlaştığında, neden kalsınlar?

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın