Özgür Özel, Lüleburgaz’da konuştu:
“Mesele Özel’in meselesi ya da CHP’nin meselesi değildir. Mesele, işçinin, çiftçinin iktidarı değiştirme kararlılığıdır, mesele Erdoğan ile millet arasındadır. Slogan atıyor diyor ki, ‘kayyumlar gidecek biz kalacağız…’ İtirazım var, biz zaten buradayız, CHP burada. Parti oyunu arttıranlar bugün saldırı altındadır. ‘Kayyım gidecek biz geleceğiz’ değil, ‘Tayyip gidecek biz geleceğiz’ meselesidir bu.
Erdoğan bir paniğin içinde. Erdoğan sokaktaki heyacanı ve milletin idrakını görüyor. Büyük bir telaşın içinde ‘Biz bu işin içinde değiliz’ diyor. Sen bu işin tam göbeğindesin. Erdoğan ve onun gibi düşününler yolun sonunda biz daha yolun başındayız. Bize, hırsız dediler, yolsuz dediler, bunlar bize bulaşmaz. Hadi oradan kendi pisliğinizle kalın. 263 tane miting yaptık, bu mitinglerde bir kişinin bir kişiye kem gözle baktığı yoktur. Türkiye’nin umudu bu meydanlardaki insanların güçlü iradesidir.
Bu aziz millet sandığı bekliyor, bizi bekliyor. Onların ellerinde devletler, tomaları, savcıları vardır. Ama unutmasınlar, meydana kim hakimse en sonunda o kazanacaktır. Yüzde 98’lik bir çoğunluk bu yapılanların felaket ürettiği belirterek sabırla takip ediyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir avuç azınlığın zapt edeceği bir devlet değildir.
Buradan millilerimize kuvvetli bir alkış yolluyoruz.”
Adalet Bakanı Akın Gürlek, kendisinin AB’nin listesine alınmasını öneren AP üyesine yanıt verdi:
“Türkiye Cumhuriyeti, demokratik hukuk devleti ilkesine bağlı, köklü devlet geleneğine sahip, bağımsız ve egemen bir ülkedir.
Türk yargısı, kararlarını anayasa, kanunlar ve milletimiz adına sahip olduğu yargı yetkisi çerçevesinde verir. Türkiye’de devam eden yargı süreçlerini çarpıtarak, henüz kovuşturması devam eden dosyalar üzerinden siyasi kampanya yürütmek; Türk yargısına ve şahsıma yönelik mesnetsiz ithamlarda bulunmak, ancak ideolojik ön yargılarla izah edilebilir bir tutumdur.
Avrupa Parlamentosu’nun bazı çevrelerince körüklenen bu siyasi içerikli yaklaşım, bu kişilerin temsil ettiği kurumların güvenilirliğini zedelemektedir. Bizim için asıl olan, Aziz Milletimizin vicdanı ve bağımsız Türk mahkemelerinin kararlarıdır. Avrupa Parlamentosu raporları ise tavsiye niteliğinde siyasi metinlerdir.
Bu metinler üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin yargı kurumlarını hedef almak, milli iradeye ve devletimizin egemenlik haklarına yönelmiş beyhude bir çabadır. Belediyecilik döneminden seçim kampanya süreçlerine kadar farklı başlıklarda tartışma konusu olmuş bir Avrupa Parlementosu üyesinin, kendi siyasi kariyerine ilişkin kamuoyuna yansıyan şeffaflık, etik ve hesap verebilirlik tartışmalarına bakması da yerinde olacaktır.
Türkiye; terörle, organize suç örgütleriyle, yolsuzlukla ve her türlü hukuksuzlukla mücadelesini kararlılıkla sürdürmektedir. Bu mücadele ne içeriden ne de dışarıdan yürütülen siyasi baskı kampanyalarıyla sekteye uğratılamaz. Hiç kimse, Türkiye Cumhuriyeti yargısını baskı veya vesayet altına alabileceği zehabına kapılmasın. Milletimizin huzuru, devletimizin bekası ve hukuk düzenimizin korunması için görevimizi yapmaya devam edeceğiz.”
CHP’deki "Mutlak Butlan" kavgası sanat dünyasına sıçradı: Türkiye Sanatçılar Birliği karşı bildiri yayımladı
Türkiye Sanatçılar Birliği (TSB), son dönemde Zülfü Livaneli, Selda Bağcan, Sabahat Akkiraz gibi müzisyenlerin, CHP içindeki “mutlak butlan” tartışmaları gerekçesiyle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi eserlerini kullanmasını engelleme kararı alması üzerine yazılı bir bildiri yayımladı.
Türkiye Sanatçılar Birliği tarafından paylaşılan metinde şu ifadelere yer verildi:
“Sanat çürümeye siper olamaz”
Son günlerde Zülfü Livaneli, Selda Bağcan, Sabahat Akkiraz ve Onur Akın gibi değerli sanatçılarımızın, CHP içindeki yönetim değişimleri ve “mutlak butlan” tartışmaları bağlamında aldıkları tutumları dikkatle izliyoruz. Elbette her sanatçı, kendi eserinin nerede ve kimler tarafından kullanılacağı konusunda söz sahibidir. Ancak bizleri asıl düşündüren; bu tavrın ardında yatan görünmez savrulma ve sanatın asli görevinden uzaklaşılmasıdır.
Sanatçı; çağının tanığı, toplumun vicdanı ve hakikatin sarsılmaz savunucusudur. Gerçek sanat, popüler rüzgarlara kapılmayı veya salt belli bir kitlenin alkışını kaybetmeme kaygısını reddeder. Bugün “muhalif olma” refleksinin, aydınları nasıl kör edici bir tarafgirliğe sürüklediğini ve daha acısı, derin bir yozlaşmaya nasıl bilmeyerek siper edildiğini görmekteyiz.
Üzülerek görüyoruz ki; eserlerini bir siyasi anlayıştan esirgemeyi “demokratik bir duruş” olarak sunan sanatçılarımız, destek verdikleri diğer anlayışın içindeki derin rüşvet ve çürüme batağına gözlerini kapatmaktadırlar.
Yıllarca meydanlarda, milyonların önünde bu dizelere nefes olan, haksızlığa ve talana karşı “Yuh Yuh” diyen Selda Bağcan’a en içten saygılarımızla sormak isteriz:
“Rüşveti hak bilenler”, kapalı kapılar ardında pazarlıklar yapanlar, sırf sizin “muhalif” cephenizde yer alıyor diye, “yuh”ları rafa mı kaldıracaksınız? Mahzuni’nin o asil isyanını, halkın umutlarını kendi çıkarları ve Batı merkezli senaryolar için harcayanların üzerine dile getirmeye devam edebilecek misiniz?
Türkiye Sanatçılar Birliği olarak eserlerinizi kimin kullanıp kullanmayacağına karar verirken gösterdiğiniz hassasiyeti, o eserlerin ruhunu oluşturan “bağımsızlık, namus ve dürüstlük” kavramlarına sahip çıkarken de göstermenizi bekliyoruz.”
Türkiye Sanatçılar Birliği (TSB) nedir? Hangi sanatçılar üye?
2014 yılında Türkiye Barolar Birliği’nin ev sahipliğinde düzenlenen “Sanatçıların Birlik Kurultayı” sonrasında sivil bir platform olarak kurulan Türkiye Sanatçılar Birliği, kendisini ulusalcı ve vatansever çizgide konumlandırıyor.
Sinema, tiyatro, edebiyat ve müzik dünyasından çeşitli isimleri bünyesinde barındıran yapının genel başkanlığını Murat Demirbaş yürütüyor.
Birlik, kültürel faaliyetlerin yanı sıra Türkiye’nin iç ve dış politik gündemlerine dair yayımladığı deklarasyonlarla biliniyor.
Birliğin faaliyetlerinde, imza metinlerinde ve yönetim kademelerinde öne çıkan ünlü sanatçı ve aydınlar arasında; Devlet Sanatçısı, piyanist ve besteci Hüseyin Sermet, piyanist ve besteci Tuluyhan Uğurlu, şair Hüseyin Haydar, orkestra şefi İnci Özdil, besteci ve yazar Ekrem Ataer gibi isimler yer alıyor.
Birliğin 2023 yılındaki NATO Deklarasyonu
2023 yılının son döneminde İsveç’in NATO’ya üyeliği konusunun TBMM Genel Kurulu’na gelmesi üzerine de bir çağrı metni paylaşmıştı.
62 sanatçı ve aydının imza attığı “Aydın ve Sanatçılardan TBMM’ye çağrı: Ülkemize bela olan ABD ve NATO’ya hayır deyin” başlıklı açıklamada şu satırlar öne çıkmıştı:
“Bugün, TBMM Genel Kurulu’nda İsveç’in NATO’ya üyeliğiyle ilgili teklif görüşülecektir. Hepimizin bildiği gibi, ABD’nin Soğuk Savaş döneminde kurduğu NATO bugün başta ülkemiz olmak üzere tüm dünyayı tehdit eden bir yapıdır…
İsveç’e oy vermek, kahraman Mehmetçik’in katillerini güçlendirmeye yarar… Bugün İsveç’in NATO’ya katılmasına onay vermek, dünyada baş gösteren büyük savaş tehlikesine evet demektir.”
AP’de 17 Haziran’da oylanması planlanan Türkiye raporunun taslak metnine, Akın Gürlek’in Avrupa Birliği yaptırım listesine alınması önerisi eklendi
Avrupa Parlamentosu’nda (AP) 17 Haziran’da oylanması planlanan Türkiye raporunun taslak metnine, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in Avrupa Birliği yaptırım listesine alınmasına yönelik öneri eklendi.
Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu’ndan “gölge raportör” Vladimir Prebilic, önerinin kabul edilmesi halinde dahi doğrudan bağlayıcı sonuç doğurmayacağını, ancak siyasi mesaj niteliği taşıyacağını belirtti.
T24’ten Cansu Çamlıbel’e değerlendirmelerde bulunan Prebilic, söz konusu raporun tavsiye niteliğinde olduğunu ve Ankara’nın süreçten haberdar edildiğini aktardı. Prebilic, Türkiye tarafından kendilerine Akın Gürlek’in isminin taslak metinden çıkarılmasına ilişkin girişimlerde bulunulduğunu söyledi.
Prebilic, Avrupa Birliği düzeyinde önerilen yaptırımların kapsamına ilişkin bilgi vererek, bunun “AB sınırları içerisindeki mal varlıkları ve banka hesaplarının dondurulması ile finansal işlemlerin sınırlandırılması” gibi uygulamaları içerdiğini ifade etti.
Avrupa Parlamentosu’nda yürütülen temaslarda bazı AK Parti milletvekillerinin Akın Gürlek’in raporda yer almaması yönünde görüş bildirdiğini aktaran Prebilic, bu yönde doğrudan talepler aldıklarını dile getirdi.
Prebilic, Ankara’dan gelen görüşmelerde kendisine “Bu isim kararda olmasın” yönünde talepte bulunulduğunu aktarırken, metinde değişikliğin Türkiye’de atılacak adımlarla mümkün olabileceği değerlendirmesinde bulundu.
Söz konusu görüşmenin, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nun AK Parti’li Eş Başkanı İsmail Karayel ile gerçekleştiğini belirten Prebilic, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’de demokrasi ve hukuk devleti alanındaki gelişmelere ilişkin eleştirilerini sürdürdüğünü kaydetti.
Prebilic, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinde sıkça gündeme gelen vize serbestisi ve Gümrük Birliği başlıklarına da değinerek, demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanlarında değişim yaşanmadığı sürece ilerleme beklenmediğini ifade etti.
Türkiye kamuoyuna yönelik olumsuz bir yaklaşım içinde olmadıklarını belirten Prebilic, eleştirilerin hükümet politikalarına yönelik olduğunu vurguladı.
Öte yandan Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’ye ilişkin genel yaklaşımın mevcut siyasi tabloyla bağlantılı olduğunu kaydeden Prebilic, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetimi devam ettiği sürece Avrupa Birliği üyelik sürecinde ilerleme beklenmediğini dile getirdi.
Özgür Özel, T24’ten Murat Sabuncu’nun sorularını cevapladı.
– İçinde bulunduğunuz süreci sadece sabah saatlerinde yaşananlara da baktığınızda nasıl okuyorsunuz?
İçinde bulunduğumuz sürecin, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir iç meselesi olmadığı çok açık. Erdoğan‘ın iktidarını sürdürmek hatta Erdoğan’ın kurduğu yeni rejimin devamını sağlamak için yapılmış bir büyük ve dinamik operasyonla karşı karşıyayız. Tek hedefi var, rejimin devamı. Bunun için de her türlü imkânı, hem yargı üzerindeki etkileriyle hem polis üzerindeki, jandarma üzerindeki etkileriyle, devletin çeşitli kurumlarının üzerindeki etkileriyle kullanıyorlar. Özellikle de basın yayın organları üzerinden büyük iftiralar, itibar suikastları haksız birtakım operasyonlar yapıyorar. Geçmiş dönemlerde işte FETÖ bir yere delil saklar gider onu bulurdu; şimdi burada olmayan delili birilerine kabul ettirme, itirafçılık, mala çökme, ondan sonra malını geri almak istiyorsan üç kuşak olan firmaya çökerken geri almak istiyorsan istediğim ifadeyi vereceksin, çocuğunu görmek istiyorsan istediğim ifadeyi vereceksin, gibi mafyanın bile yapmadığı veya mafya filmlerinde izlediğimizde bu kadar da olmaz diyeceğimiz her şey, her kötülük var karşımızda.
– Durulacak bir nokta gelecek mi sizce?
Hedef ne diye bakarsanız, Erdoğan’ın karşısında, rejimin karşısında tehdit olan ne varsa onu ortadan kaldırmak. Şu anda muhalefeti adaysızlaştırma, bunun geçen sene 19 Mart’ta ilk adımı atıldı. Kurumsuzlaştırma, butlan meselesiyle bir kurum elimizden alınıyor. Ve lidersizleştirme. O da işte şu anda bize yapılan, arkadaşlarımıza yapılan her şey, ondan sonra da bu devam edecek gibi görülüyor.
– Peki ne olacak, başta yargı yeni dalgalar mı bekliyorsunuz?
Bunun seçime kadar çeşitli fazlarda, evrelerde devam edeceği anlaşılıyor. Buna karşı iki üç şey lazım. Bir kere ne olursa olsun hukuki mücadeleyi sürdürmek lazım. Çünkü şunu önemli görüyorum. Bu kötülüğü planlayanlar ve uygulayanlar var. Bir de bu kötülüğün parçası olmak istemeyenler var. Tarih önünde bunun görünür olması için hiçbir hukuki mücadeleyi, itirazı, denemeyi boş bırakmamak lazım. Ondan sonra, hukuki mücadele sürecek. Buna bir siyasi mücadele vermek gerekiyor. Onu da sürdürüyoruz işte.
Her şeye rağmen önce partimize tutunmaya çalışarak ama bir yandan da siyasete tutunmaya çalışarak devam ediyoruz. Üçüncüsü de resmen bir fiziki mücadele. Orada da hayata tutunmaya çalışıyoruz. Yani insanların etrafındaki herkesi alıp hapse atma. Şimdi mesela şunu düşünün. Cumhuriyet Halk Partisi’nin en bilinen, en popüler 20 milletvekili varsa bunun 9 tanesini dün ihraç ettiler. Şimdi bu ihraçları normal şartlarda MYK’dan yapamazsınız. Bunu herkes biliyor. Hatta bu konuda bir kez Kemal Bey bunu Süheyl Batum için denemiş, mahkemeden de geri döndü. Parti meclisinden yapmanız lazım ama MYK’dan yapıyor. Parti meclisinden yapamayacağı için. Neye güveniyor? Kendisine verilen yargısal güvencelere güveniyor. Ama bir yandan ne yapıyor? Cumhuriyet Halk Partisi’ni paralize ediyor. Felç etmeye çalışıyor.
Düşünsenize, partisinin faydasını isteyen bir akıl olsa, o partinin en bilindik 20 milletvekilinden 9’unu partiden atar mı? En popüler, en çok takipçisi olan, en çok gündem belirleyen isimleri yargının önüne atar mı? Dün butlan sözcüsü şöyle bir açıklama yaptı. Bu arkadaşlarımız yakında yargılanacaklar, ümit ederiz aklanırlar ve geri dönerler. Yani şimdi burada yakında yargılanacaklar ne demek? Bu arkadaşların dokunulmazlığı kaldırılsın demek. Bir siyasi parti kendi evlatlarını, kendi yol arkadaşlarını, kendi milletvekillerini AK Parti yargısının önüne atar mı? Erdoğan dokunulmazlıkların kaldırılacağını taahhüt edip 2002 yılında iktidar olmuştu.
Kendisine aylar sonra ‘bu yargıyla mı’ demişti? Ve o dönem bugünkü gibi siyasallaşmış ya da bugünkü gibi iktidarın amacına hizmet eden, birebir iktidarın emrinde bir yargı sistemi yoktu. Evet, bazı kararlarla hani kişileri hedef almak, partileri hedef almanın bir siyasi yönelimi vardı. Belli bir siyasi yönelimdeki insanlar bunları rejim açısından tehlikeli görüyorlardı. Ama işte çok çok parti kapatma davası ya da bir şeyden dolayı üç aylık bir hapis cezası… Ama böyle insanları çoluğuyla, çocuğuyla, varlığıyla, ailesiyle, malvarlıklarıyla hedef alacak kadar bir gözü dönmüşlük yoktu. Ama Erdoğan o zaman bu yargıyla mı dedi? Şimdi bizim arkadaşlar 23 yıl sonunda ve bu 23 yılın butlana kadarki kısmında AK Parti yargısını eleştiriyorlardı. Şimdi diyorlar ki gidin aklanın veya gidin yargılanın, bu yargıyla, Erdoğan yargısıyla.
– ‘Rejimin devamlılığı için bunlar yapılıyor’ dediniz ya. Mevcut rejimin devamı mı yoksa yeni bir rejim inşası mı var size göre?
Aslında ben buna AK Parti’nin kara düzeni diyorum. Bu karanlık rejimin, bu AK Parti’nin kurduğu bu kara düzenin devamı için diyorum.
– Bu tarif ettiğiniz düzen; ABD’nin Türkiye Büyükelçisi, Suriye ve Irak temsilcisi Tom Barack’ın ‘ılımlı monarşi’ çıkışının bir şekli mi?
Memleket için bir üzüldüğüm kısmı söyleyeceğim bir de kahrolduğum kısmı. Üzüldüğüm kısım şu. Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden 103 yıl geçmiş ve bu 103 yılın hikâyesi, antiemperyalist bir mücadeledir, işgale karşı verilmiş bir mücadeledir. Ve bu topraklarda antiemperyalist mücadele, hepimizin damarlarına işlemiş bir şeydir. Çünkü hepimizin dedesi antiemperyalist ve işgal karşıtı direniş kahramanıdır. Ben bu yüzden bu Cumhuriyet’in temellerinin çok sağlam olduğunu ve kolay kolay yıkılamayacağını düşünüyorum. 103 yıl, bu arada tabii hani 1970’lerdeki dinamik gençlik hareketinin antiemperyalist duruşunu da hatırlamak lazım. Bir yandan da yine son dönemlerde Amerika ve İsrail’in Orta Doğu’da yaptığı her şeye karşı hepimizin birden neler hissettiğini de bir hatırlamak lazım. Şimdi Cumhuriyet’in kuruluşunun üstünden 103 yıl geçmiş. Dünyanın en şanlı, işgale direnen antiemperyalist mücadelesini vermiş bu topraklarda, bir Amerikan büyükelçisi var. Aynı zamanda Suriye’den Irak’tan da sorumlu.
Türkiye’yi kafalarında Orta Doğu’da kodlamışlar. Yani niyetleri aslında CENTCOM’un içinde değerlendirmek Türkiye’yi. Yani fiilen öyle yapıyorlar. Ve o Türkiye’de bir diplomasi forumunda oturup, ‘ya buralarda demokrasi olmuyor, biz demokrasileri yapmaya çalıştık olmadı, işte merhametli monarşiler işliyor burada, o yüzden de güçlü liderlere ve tek adamlara ihtiyaç var’ diyor. Zaten şimdi dayattıkları rejim, ülkeleri gidip işgal etmek yerine o ülkelerde yönetimi değiştirmek ve kimin yöneteceğine karar vermek. Bunu Güney Amerika’da da yaptırıyorlar, Suriye’de de yaptılar, İran’da da yapmak istedikleri o. Merhametli monarşiler falan dedi. Bunun üzerine mesela buna Türkiye’den Erdoğan’ın ne partisinden ne kendisinden ne yazarından, çizerinden bir itiraz gelmedi.
Aksine, bu konuyu olumlayarak tartışanlar oldu. Buna birtakım katılanlar var, sessiz kalanlar var. Buna Cumhuriyet’in 103. yılında üzülüyorum. Ama buna Cumhuriyet Halk Partisi’nin butlan yönetiminin bir köşesinden dahil olmasına kahroluyorum. Ya nasıl olur? Yani şimdi mesela bu partide bu butlana teslim olmamalıyız, bu karara teslim olmamalıyız, bu partiyi seçilmişler yönetmeli meselesinde, parti içi demokrasi, yaklaşan seçim, seçim kaybetmemiş bir genel başkan ve yüksek başarı elde etmiş bir kadro falan çok önemli ama bu cümleler kurulduktan sonra çok daha önemli bir noktaya geldi iş. Bu sefer Tom Barack’ın söylediğine, Amerika’nın planına, İsrail’in planına uyumlu sözler söylemek. Ya da çokça söylenen mesela, Türkiye’nin dış politikasının temel direkleri, başkasının bir karış toprağında gözümüz yok, bir karış toprağımızda gözü olanın da gözünü oyarız. Böyle bir anlayışımız var bizim. Şimdi işte ‘Pax Ottoman’a, Osmanlı’nın eski olduğu yerlere genişleme falan, bunları Türkiye’de söyleyenler oluyor, başka bir siyasetin temsilcileri ama.
– Kemal Kılıçdaroğlu’nun salı günü yaptığı konuşmadaki bir bölümden bahsediyorsunuz.
Evet. Yani bu çok tehlikeli sinyal veriliyor. Burada iki ihtimal görüyorum. Bu ihtimallerden bir tanesi, bu yaygın konuşulan meseleye kendini uyumlayarak butlan yönetiminin hem Amerika’dan hem Türkiye’deki düzenden, rejimden meşruiyet arayışı. Beni tanıyın, sizinle yürüyeyim. Bu korkunç, bu çok kötü bir şey. Yok öyle değil, gerçek niyet gerçekten böyle bir anlaşmaya varılmış ve burada yer almaya Cumhuriyet Halk Partisi sürüklenecekse, hani bu çok daha korkunç bir durum. Benim uykularımı kaçıran kendi durumum değil. Butlan ilan edildiği gece yattım uyudum. Ertesi sabah saldıracaklardı, yattım uyudum. Yağmurun altında meclise kadar yürüdük, yattım uyudum. Ama o ifadeleri duyduktan sonra uykum kaçtı.
– Kılıçdaroğlu’nun ‘Osmanlı topraklarında Türkiye olmalı’ çıkışı sonrası durumunuzdan bahsediyorsunuz.
Bu Barack’ın ve Cumhur İttifakı’nın diline dahil olması üzerinden uykularım kaçtı benim. Sürekli aklıma bu nasıl olabilir diye düşünceler geliyor.
– Peki siz Kılıçdaroğlu ve ekibinin, yani sizin deyiminizle butlan yönetiminin fiili olarak Cumhur İttifakı’nın içine dahil olabilme potansiyellerini, tabii eğer partide kalırlarsa olası mı görüyorsunuz?
Şimdi son bir ayda yaşadıklarımızdan sonra hiçbir şeye imkânsız diyemem. Kimseye bu noktada kefalet koyabilecek durumda değilim. Çünkü ne gördüm? 19 Mart’ta Ekrem Başkan tutuklanmadan üç hafta önce, bayramdan hemen önce İmamoğlu tutuklanacak diyen gazeteci Sinan Burhan, ister yazın ister yazmayın, bunu TGRT’de canlı yayında söylemişti. Bu gazeteci geçen hafta partiden ihraç edilecek isimleri saydı. O sırada butlan yönetimindeki arkadaşlarımız, ihraç yok gündemimizde diyorlardı soranlara. Özellikle bizim milletvekillerine ihraç yok fdiyorlardı. Bu cümlelerin üzerinden bir hafta geçti. Dediği isimleri partiden ihraç ettiler. Şimdi öyle bir noktadayız ki Akın Gürlek’ten iyi haber alan ve verdiği bilgilerin, operasyon bilgilerinin doğru çıkmasıyla övünen kişi, CHP yönetiminde kimlerin partiden atılacağını tam isabet biliyor. Bu kısmını doğrulatamam, şudur diyemem. Ancak hani gazetecilerin sorması lazım mesela, Akın Gürlek’le oturup kaç kez görüştünüz diye, şu anda partinin avukatı olan kişiye. Şimdi bize her yerden; defalarca görüşüldü, bütün adımlar birlikte planlandı deniyor mesela. Ondan sonra, bu kısmı da önemli. Ben bunlara bir ay öncesine kadar, hayır, olmaz, yapmazlar, inanmam diyordum. Bana bir ay önce deseniz ben bu butlan yönetiminde gelen arkadaşların hepsine kefil olurdum böyle bir şeye kalkışmazlar CHP’yi çizgisinden saptırmazlar diye. Ama hem duyduğum Orta Doğu lafları hem de bu ihraçları TGRT’de bir hafta önce duyup MYK üyeleri yok öyle bir şey derken liste sonra çıkıyor ve Sinan Burhan’ın liste tam isabet kaydediyor. O yüzden artık hiçbir konuda hiçbirine kefil olamam.
– Yani butlan ile yönetime gelen ekibin fiili olarak Cumhur İttifakı’na geçmemesine kefil olamam diyorsunuz.
Normalde bir ay önce siz bana sorsanız bu iş olmadan önce, butlan kararı çıksa da partiye gelseler de yönetimde kalmaya çalışsalar da bu başka bir şey ama Cumhur İttifakı’na yanaşırlar mı dendiğinde, ben derdim ki yok ya böyle bir şey olmaz. Ama şu yaşadıklarımızı, biraz önce söylediklerimizi görünce ben artık onlara kefil olamam, yapmazlar diyemem. Bunu Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsında söylemiyorum. Bir bütün halinde baktığım tablodan görüyorum yani. Yani şunu demiyorum. Kemal Bey sarayın adamı falan. Hani böyle basit kolay tüketilen cümleler var böyle. Bu anlamda söylemiyorum, şu anlamda söylüyorum. Öyle şeyler gördük yaşadık ki hal, tutum, tarz, söylem çok kötü ve bu yüzden bir ay öncesinde hayır olmaz dediğim bir şeye şu anda olmaz diyemiyorum.
– Sizin daha evvel partiden ayrılmış isimleri geri davet ettiğiniz isimler var. Birisi de Muharrem İnce. Ahmet Hakan’a söyleşi vermiş. Öne çıkan iki konu var. Bir tanesi, ‘Özgür Bey grup başkanı olarak grup toplantısını açsaydı, sonra Kılıçdaroğlu’nu kürsüye davet etseydi’ diyor. İkincisi de ‘ FETÖ’cüler CHP tartışmasına müdahil oluyorlar, kardeşler arası ihtilafta o FETÖ’cülerin ne işi var’ diye soruyor. Nasıl yorumlarsınız?
Muharrem Başkan’ın ben bazı siyaset okumalarını beğenirim. Ama bazı siyaset okumalarında da çelişirim. Butlan yöntemiyle gelmiş genel başkan, eğer partiyi hızla kurultaya götürmek dışında başka bir plan veya başka bir program dayatıyorsa bunu meşrulaştıramazsınız. Yani benim durumum o. Şu kadarını söyleyeyim. Ben Muharrem Başkan’ın bu söylediğini Kemal Bey’e teklif ettim. Nasıl teklif ettim? Dedim ki eğer kürsüye çıkıp şu tarihte kurultay yapıyoruz diyecekse ben grup toplantıma giderim, toplantımı açarım. Arkadaşlar, parti büyük bir krizin içinde. Ülke büyük bir felakete sürükleniyor ancak bu soruna bir çözüm bulunuyor. Şimdi hepimiz bu kapıdan benim peşimden gelin, çıkıyoruz ve salonu Kemal Bey’e bırakıyoruz ve arkadaşlarına bırakıyoruz. O da bu kürsüden tarihi bir açıklama yapacak, kurultay tarihini belirtecek ve sorun çözülecek. Sonra da kendisini çay içmeye davet ediyorum derim dedim ve bu haberi yolladık. Ama kurultay tarihi açıklamayı ve bir an önce kurultay yapmayı kabul etmedikleri için bu uzlaşma olmadı. Muharrem Bey’in söylediğini söyledikten sonra, atanmış bir genel başkan olarak partiyi yönetmeye devam etme kararlılığı, ona benim elimde bir meşruiyet veriyor, bu olacak iş değil. Ama deseydi ki tamam ben çıkıp kurultayı ilan ediyorum. Ben bu teklifte bulundum zaten. O yüzden bir yanlış, hani bu vakitten sonra veya o aşamada bizim kendisini kürsüye davet etmemiz çok yanlış olurdu. FETÖ’cüler meselesinde mağdur benim. 2011 yılından beri partinin verdiği Balyoz, Ergenekon meselelerindeki mücadele, 15 Temmuz darbesine karşı mücadele, yani tabii bu mevzular olduğunda FETÖ’cüler veya işte geçmişte FETÖ’yle irtibatla iltisaklı olan birtakım hesaplar, bilmem neler, ortalık karışınca kendiliklerinden aktive oluyorlar. Hani onlar her iki tarafa da olumsuz şey de yazabilirler. Ama ben bu FETÖ konusunda mağdurum. Kemal Bey’in benim hakkımda kullandığı ifadeler çok kırıcıydı, bayramlaşma diye parti bahçesindeki konuşmada söylediği sözleri düşünsünler. Ben onları Muharrem Bey’in söylediklerini kendi üstüme alınmadım, herhalde Kemal Bey’e söylüyor.
– Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 402 kişi hakkında İBB davasını açan 7 savcıdan bir tanesi Aykut Çelik, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı oldu. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Eskiden Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’nın herhalde CHP’ye yakın falan olduğu yoktu ama İstanbul’daki iş ve işleyişten farklı olarak kendi görev yetki sınırları içinde ve iş görüş tarzı açısından, kendi işini yapma açısından da görevinin icabını yapan bir çizgide ilerliyorlardı. İstanbul’daki gibi görev yetki sınırlarını aşan veya işte yaptıkları basın bildirileriyle kişilerin ailelerine, özel hayatına dahi dokunan, birtakım basın iletişimiyle algı operasyonunda, yargı operasyonuyla algı operasyonunu birbirine karıştıran işleri burada görmüyorduk. Şimdi Sayın Çelik’in Ankara’ya gelmesiyle birlikte bu tarz, bu üslup ve bu işte CHP’yi yıpratmaya yönelik operasyonel faaliyetler Ankara’ya da taşınırsa, bu tabii son derece rahatsızlık verici olur. Ama hani sonuçta daha göreve dahi başlamadan peşin bir şey söylemem doğru olmaz ama geçmiş İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın pratiklerine baktığımızda ve kendisi de orada görev aldığına baktığımızda, bu soruyu sormakta haklısınız yani.
– Devlet Bahçeli hemen her gün CHP üzerine bir şey söylüyor. Bugün (cuma) Türkgün’e ‘CHP’deki sorunun herkesi ilgilendirdiğini’ söyledi. Eleştiriler getirdi. ‘Ne Kılıçdaroğlu ne de Özgür Özel söylem ve eylemleriyle CHP’nin tarihsel sorumluluğuna uygun görüntü vermiyorlar’ diye. Sanki biraz daha ortada duruyor bu kez. Tabii mahkeme kararıyla genel başkan Kılıçdaroğlu’dur da diyor. Devlet Bey, Erdoğan’dan farklı bir şey mi söylüyor yoksa söyledikleri birbirini mi tamamlıyor?
İlk başta işte butlana karşı olduklarını ifade ediyorlardı. Hatta ilk başta attıkları tweetler, yaklaşımları öyleydi. Sonra birden pozisyonlarını katılaştırdılar. Şimdi de biraz daha hani ortadan, daha dengeli bir yerden meseleye bakıyorlar. Düşüncem şu: Bu planlamanın Devlet Bey’in bilgisi dahilinde yapıldığını düşünmüyorum, yani Akın Gürlek meselelerinin. Ama daha sonradan Devlet Bey’in de bu çizilen yol haritasına uyduğunu veya itirazını geri çektiğini gördüm.
– Peki nasıl ikna edilmiş olabilir ? Bir görüşme oldu biliyorsunuz Meclis’te. Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı ziyaret ettiler. Oraya mı bağlıyorsunuz?
Ben şöyle bir şey tahmin ediyorum. Benim hakkımda ya da partinin geleceği hakkında Devlet Bey’e yanıltıcı bilgi verildi. Yani elimizde bilgi var, belge var, göreceksiniz, ileride şu çıkacak, bu çıkacak diyerek Devlet Bey’e ‘siz Özgür Özel’in arkasında durursanız veya işte butlana karşı çıkarsanız, mahcup olursunuz gibi bir dezenformasyonla Devlet Bey’in takındığı demokratik tutuma bir açı yapmasını, oradan uzaklaşmasını sağladılar diye düşünüyorum açıkçası.
– Yeni partiyi de sormam gerekir. O yol bir şık mı?
Şimdi partide hukuki mücadelemizi sonuna kadar sürdürüyoruz. Siyaseten de doğru olduğu için yapıyoruz. Ama bizi fiziken partiden attılar. Adam tuttu, bizi partiden attı polis eliyle. Şimdi biz dedik ki biz Meclis grubuna çekildik. Meclis grubu bizim yerimiz. Şimdi gruptan atmaya çalışıyorlar. Yani en sonunda bu iş nereye varacak? Yani Özgür Özel yeni parti kuracak mı sorusunu, Özgür Özel’e değil de butlan yönetimine sormak gerekiyor. Yani sonuçta kaba kuvvetle, zorla, yani düşünsenize çevik kuvvetle bizi tutup partiden dışarı atmak neyse, MYK kararıyla milletvekili ihraç etmek de aynı şeydir. Neredeyse öbürü daha meşru. Öbüründe hiç olmazsa bir mahkeme kararı götürmüş polise, polis de bilmez o kararın nasıl alındığını, uygular. Burada yani düz üye muamelesi yaparak grup başkanvekilini partiden atıyor adam. Olacak iş değil. Yarın genel başkanı da birisi kalkar partiden atar, bilmem ne yapar.
– Yani butlan kararıyla gelenlerin tavrı belirleyecek.
Şimdi kaba kuvvetle, zorla seni dışarı attığı zaman ne yapacaksın? Yani onlar bunu istiyorlar. Onlar bizim partiden gitmemizi, partinin kendilerine kalmasını istiyor. Bu arada halkın kendilerine bir güvenleri yok, sokağa çıkamıyorlar şu anda, toplumun %99’u yaptıkları işi ayıplı buluyor, AK Parti MHP seçmeni dahil ayıplı buluyor yaptıkları işi ve bizi partiden atıp şuna güveniyorlar. Bizi altı ok, partinin adı ve kurucusu kurtarır, buna güveniyorlar.
– Siz ilk baştan beri genel başkanlığınız boyunca Kürt sorunu için bütün çabaların içinde bulundunuz. Sizi parti içinden de eleştiriler oldu ama siz bunları ‘tarihsel sorumluluk’ diye bir şekilde durdurdunuz. Şimdi işte bir yasa çıkabilir diye konuşuluyor temmuza kadar. Peki bu kaosun içinde bu mümkünlüğü nasıl görüyorsunuz şu anda? Elbette 111 milletvekilini de düşünerek soruyorum.
Açıkçası bu sorunu çözmek istemeyenler ya da bu sorunun çözümünün bir kaotik ortam içinde tartışılmasını isteyenler, bu zamanlamayı yaptılar diye düşünüyorum. Bu yaşananların ne Türk’e ne Kürt’e ne Alevi’ye ne Sünni’ye ne sağcıya ne solcuya ne CHP ne hiçbir partiye faydası yok. O yüzden tüm aktörlerin, bu konuda bu yaşananların büyük bir kaos yarattığını görmesi lazım. Daha başka da bir şey demeyeceğim. Bu konuda ilave ne söylesem hak etmedikleri bir şey vermiş olacağım.
– Kişisel bir soru soracağım. Türkiye’de siyasetçiler ‘beni de bir gün gelir alırlar’ diye bir hazırlık yapar, ailesiyle bir şey olursa diye konuşur. Hiç böyle bir konuşma oldu mu aileyle?
Öyle aileyle olmadı. Boşu boşuna da insanları da üzmemek lazım. Bir de yatılı okul çocuğuyum, 10-17 yaş arası da yatılı kaldım. Ankara’da da 17 sene yatakhanede, misafirhanede. Biz bir yatak, bir dolap insanıyız. Öyle kendimle ilgili endişelerim, korkularım, kaygılarım yok. Ama meselenin özü şu. Dünya siyaset tarihinde bu tip işler yaşanıyor. Yani siyasi rakipler, toplumsal önderler, liderler cezaevleriyle, daha beteri suikastlarla, bilmem nelerle bertaraf edilmeye çalışıyor. Türkiye’ye bunu da yaparlarsa ona üzülürüm. Yoksa sonuçta herkesin yani, bir canımız var, sonuçta o canı vermeyi de göze alarak bu tip işlerde yola çıkıyorsunuz. Bizim öbür türlü eczacılık kadar konforlu iş var mı ? Eczaneden çıkıp da siyasete atıldığın gün ya da genel başkanlığa aday olduğun gün ya da Erdoğan’ı yenmeye karar verdiğin gün, rejime karşı mücadeleye karar verdiğin gün birçok şeyi göze almış oluyorsun. Öyle. Ama sonuçta butlancı arkadaşların geçen gün arkadaşlarımıza yaptıklarını, yani o butlan sözcüsünün açıklamasının esas manası beni çok üzdü, rahatsız etti arkadaşlarım adına. Kendi adıma da bir partinin genel başkanı olarak siyasi sebeplerle, siyasi olarak bertaraf edilmek için bir sürü şeyle… Brezilya’da Lula’nın da başına geldi. Macaristan’da Magyar‘ın başına gelecekti, Avrupa Parlamentosu dokunulmazlığı kurtardı ki o sayede Orban ondan kurtulamadı, seçimde kaybetti. Her yerde siyasetçileri siyaseten bertaraf etmek için birtakım kumpaslar kurulur. Buna da tenezzül edecek mi rejim, onu da göreceğiz.
– Butlancı ekiple geri dönüş imkansız mı artık? Hâlâ aracılar var mı?
Aracıların da bizim tüm iyi niyetimize karşı gördüğümüzde odur ki; kongre yaparsak Özgür Özel’i yenme şansımız yok, Özgür Özel’i yenmek üzere bir dizayn yapmak için de önce kongre yapmayıp, bunları partiden uzaklaştırıp, sonra kendilerine göre bir delege yapısı oluşturup, ona göre devam etmek gibi bir niyetleri var. Bizim bu niyetle uzlaşmamız mümkün değil. Yoksa biz her türlü uzlaşıya açık olduğumuzu hep söyledik. Yeter ki partiye zarar vermeyecek kararları alsınlar.