Anasayfa / Çözüm Süreci / Bese Hozat: “Bizimle devlet arasında da bir kanal var, bir mekanizma var. Zaman zaman bir araya geliniyor, çeşitli görüşmeler oluyor.”

Bese Hozat: “Bizimle devlet arasında da bir kanal var, bir mekanizma var. Zaman zaman bir araya geliniyor, çeşitli görüşmeler oluyor.”

KCK Eş Başkanı Bese Hozat, T24’den Tuğçe Tatari’ye konuştu: “Şu anda Türkiye'de tek bir gerilla yoktur.” “Türkiye'ye silah niye gitsin yani?” “Bütün bunlar gelişmeden tek bir gerilla silah bırakıp gitmez Türkiye'ye.” “Bahçeli de bu oyalama siyasetinin bir parçası mıdır?”

KCK Eş Başkanı Bese Hozat, Tuğçe Tatari’ye konuştu:

“Biz ne yapacağımızı bildiğimiz için hem heyecanlıydık ama hem de sakindik. Silah yakmak sembolik bir eylemdi, demokratik siyaset stratejisine geçişin bir ifadesiydi, bunun kararlılığıydı. Törende yer alan her bir arkadaş da bu bilinçteydi, bu eylemin ne anlama geldiğini biliyordu. Strateji değiştirmiştik ve bu konudaki kararlılığımızı, iddiamızı bu sembolik eylemle ortaya koyuyorduk.

Elbette onlarca yılı bulan bir silahlı mücadele süreci var, bunun getirdiği bir şekillenme var, yarattığı bir zihniyet var, bakış açısı var. Elbette paradigma değişimiyle 20 yılı aşkındır bunun tartışmalarını yapıyoruz. Bu konuda önemli bir değişim, dönüşüm söz konusudur. Fakat yine de silahlı mücadele sürdü.

Devletin demokratik, siyasi yöntemlerle sorunu çözme yönünde irade koymamasından kaynaklı saldırıların devam etmesi, savaşın dayatılmasından kaynaklı silahlı mücadele paradigma değişimi sürecinde de devam etti. Bunun yarattığı elbette bir psikoloji var; duygusal, ruhsal bir şekillenme ve duruş var ve kuşkusuz bunun zorlanmaları da oldu biraz, duygusallığı da oldu. Ama bilinç olarak, ne yaptığımızı iyi biliyorduk, strateji değiştirmiştik ve bu konudaki kararlılığımızı biz o sembolik eylemle ortaya koyuyorduk.

Özetle o törende, devlet adım atarsa demokratik siyaset yapabileceğimizi, yapmak istediğimizi belirtiyorduk ve bunu ortaya koyuyorduk. Her bir arkadaş da bu bilinçte, çeşitli duygusal etkilenmeler olsa da…

Yani temsil ettiğimiz kurum, aldığımız görev, sorumluluk elbette halkta bir güven duygusunu yaratıyor. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı olarak bu eylemin yönetim ekibinde yer aldım, sözcülüğünü yaptım, öncülüğünü yaptım. Kuşkusuz onun yarattığı bir etki var. Yani halkta yaşanan endişeler, kaygılar var devlete dönük, sürece dönük. Bizim o eylemin içinde oluşumuz, sözcüsü oluşumuz, bu anlamda daha pozitif bir etkilenmeye, düşünmeye de neden olmuştur.”

“Bizimle devlet arasında da bir kanal var, bir mekanizma var, zaman zaman bir araya geliniyor”

“Yasanın yanlışlıkları, hataları, yetersizlikleri çok çok fazladır. Baştan itibaren önderliğimiz de bu yasanın bütünlüklü bir yasa olması gerektiğini, Önder Apo’nun özgürlüğü de dahil tüm yönetimin, tüm kadro yapısının özgürce çalışma, siyaset yapma hakkını tanıyacak, aynı zamanda Kürt sorununun demokratik çözümü için de yol açacak, bunun zeminini döşeyecek nitelikte bir yasanın olması gerektiğini… Önderliğimiz de bunu devlet heyetiyle tartışmış, hatta onlara bir yasa taslağı da sunmuştu.

Biz de görüşlerimizi ilettik. Bizimle devlet arasında da bir kanal var, bir mekanizma var. Zaman zaman bir araya geliniyor, çeşitli görüşmeler oluyor. Hem o mekanizma hem arada çalışan, irtibat kuran bir mekanizma var bizimle önderlik arasında, devlet arasında. O mekanizmalar yoluyla, heyetler yoluyla biz yasaya dair görüşlerimizi önderliğimize iletmiştik. Hem de o görüşmelerde devlet yetkililerine de bildirmiştik yasanın yeterli olması gerektiğini. Bütünlüklü olması gerektiğini, başta Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü olmak üzere örgüt yönetiminin, tüm örgüt kadrosunun eyleme karışan-karışmayan ayrımına gitmeden tüm kadroyu kapsayan özgürlük yasalarının çıkması gerektiğini belirtmiştik.”

“İlk defa örtülü de olsa bir hukuki metnin çıkması anlamlı, ancak ek yasalarla güçlendirilmezse hiçbir sorun çözülmez”

“Bu özgürlük yasalarıyla demokratik siyaset hakkının tanınmasını, silahlı mücadele stratejisini Türkiye’ye karşı bitirdiğimizi, demokratik siyaset stratejisine geçtiğimizi, bu temelde demokratik siyaset yapmak istediğimizi, bunun da ancak örgütlü bir biçimde olabileceğini, özgürlük yasaları çıkarsa mümkün olabileceğini ve bütünlüklü olması gerektiğini pek çok defa biz belirtmiştik. Hem kamuoyuna biz bunu deklare ettik hem de dediğim gibi önderliğimizle ilettik, devletle aramızdaki mekanizmalar üzerinden görüşlerimizi devlet yetkililerine ilettik. Fakat buna uygun bir yasa çıkmadı.

‘Kök yasa’ diyebileceğimiz nitelikte bir yasa da değil. Evet bir çerçeve yasadır. Bir hukuk belgesidir. Bunun belki böyle bir anlamı vardır. Herhâlde bu süreç içerisinde belki de, yani yüzyıllık Cumhuriyet sürecinde ilk defa Kürt sorununun çözümüne dönük, örtülü de olsa böyle bir hukuki metin çıkıyor. Bunun bu anlamda belki bir anlamı vardır, fakat gerçekten onun ötesi bir anlamı yoktur.

Bu çerçeve yasayı güçlendirecek yeni yasalara dair çalışmalar olmazsa, bu yasa ek yasalarla güçlendirilmezse zaten bu yasayla hiçbir sorun çözülmez. Yani bu yasanın belirttiği çerçevede yasanın pratikleşmesi çok mümkün değil. Yani gerçekten kendi içinde son derece çelişkili, sorunlu bir yasa.”

“Muhalefet hep ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ yaklaşımında oldu”

“Baştan itibaren CHP, şimdi ise Yeni Parti, bu süreci güçlü sahiplenseydi gerçekten bu mevcut durumda muhalefet üzerinde de bu kadar baskı politikaları söz konusu olmazdı. Türkiye’de de muhalefete dönük, tüm demokrasi güçlerine dönük, tüm muhalif seslere dönük bu kadar baskının nedeni bir bakıma da bu sürece bu çevrelerin çok güçlü sahip çıkmamasıdır.

Yani Türkiye’de hep ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ yaklaşımında oldu muhalefet ve çeşitli çevreler. Eh o yılan da bin yıl yaşamıyor işte. Gün geliyor herkese dokunuyor. Bir yerde anti demokratik bir anlayış, zihniyet, politika varsa bugün değilse de yarın herkese bir biçimde dokunur.

Bu anlamda muhalefetin baştan itibaren yaklaşımları çok yetersizdi. Biz bunun eleştirilerini pek çok defa yaptık. CHP, Özgür Özel sürecinde, özellikle yerel seçimlerle birlikte bir ivme kazanmıştı. Yerelde birçok belediyeyi almıştı. Yerelde iktidardı gerçekten de. Ciddi bir güçtü. İktidar karşısında da denge unsuruydu. Halkın da Türkiye toplumunda onlardan ciddi bir beklentisi vardı. Fakat bunu doğru değerlendiremedi. Mesela bunun değerlendirmesi nasıl olabilirdi?

Çok ciddi bir demokrasi programı ortaya koyabilirdi. Kürt sorunu çözümüne dönük ciddi bir proje ortaya koyabilirdi. Gelişen bu barış ve demokratik toplum sürecini çok güçlü bir biçimde sahiplenebilirdi. Kürt sorununun çözüm projesini ortaya koyarak, Önder Apo’yu da muhatap alarak… Önder Apo’nun muhataplığını hep böyle görmezden geldi, reddetti bir nevi. Çok olumsuz ve negatif yaklaşımlar içerisine, değerlendirmeler içerisine girdi. Bu hâlleri Kürt toplumunda ciddi bir tepki geliştirdi. Çeşitli demokratik ve sosyalist çevrelerde bu yaklaşım çok eksik bulundu. Yetersiz bulundu, rahatsızlık yarattı.

Bu konuda hiç doğru bir politika yürütmedi CHP, şimdi de Yeni Parti’de bunu sürdürüyor. Şayet Kürt sorununun çözüm projesini ortaya koysaydı, iktidarı da bu tartışmanın içine çekseydi, inanıyorum iktidarı da daha erkenden ve ciddi demokratik adımlar atmak zorunda bırakacaktı. Bambaşka bir sürece evrilecekti Türkiye.

O koşullarda muhalefet üzerinde de bu kadar saldırılar, baskılar, tasfiye politikaları gündeme gelmezdi. O tutum muhalefeti de son derece zayıflattı. Aslında bir nevi muhalefet kendi ayağına baltayı vurdu bu süreci sahiplenmeyerek. Kendisine de, Türkiye toplumuna da, halklarına da çok büyük zarar verdi. Yanlış bir, politika yürüttü. hâlâ da yürütmeye devam ediyor. Yeni Parti’nin politikası da bu konuda benzerdir.”

“Muhalefet iktidarın çizdiği sınırları aşamadı”

“Muhalefeti zaten bu kadar kadük bırakan, güçlendirmeyen, gerçek bir iktidar adayı da yapmayan, devletin o yüzyıllık kodlarından, ezberlerinden, kurumsallaşmış ideolojisinden, kuruluş felsefesinden kopmamasıdır. Bunu güncelleyememesidir. Bu konuda ciddi radikal bir değişim, dönüşüm yapamamasıdır.

Elbette yıllar içerisinde belli bir esneme, liberalleşme gelişti. Fakat esas olarak gerçekten devletin o kodlarından kopma olmadı. Özellikle Kürt politikası konusunda. Bizim verdiğimiz mücadeleyle o kaba inkâr kırıldı, aşıldı. Ama şu anda hâlen muhalefetin kendisi de Kürtlerin kollektif haklarını kabul ediyor değil. Kürt sorununu yerel demokrasi temelinde, Kürtlerin kimliğini tanıma, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir anayasayı yapma temelinde çözme zihniyeti ve yaklaşımı içerisinde değil. Böyle bir politikaya sahip değil. İşte bunu başaramamak, zihniyet değişikliğine gidememek, devletin yüz yıllık kodlarından kurtulamamak muhalefeti zayıf bıraktı, kadük bıraktı. Gelinen aşamada da iktidarın çizdiği sınırları da aşamadı. Mevcut durumda iktidar muhalefeti dizayn eder duruma geldi, yani muhalefet kendisini bu duruma getirdi

Kürt sorununa yönelik de muhalefet tam karar vermiş değildir. Söylemde dile getiriyor evet, ‘Kürt sorunu vardır’ diyor. ‘Biz bunu programımıza da koymuşuz, kabul ediyoruz’ diyorlar. Söylemde bu ifade ediliyor. Ta Deniz Baykal sürecinden beri bunu söylüyorlar. Bu Kürt sorunu var da peki bu Kürt sorunu nedir? Bunun adını nasıl koyuyorsun? Bunun çözümü nedir? Nasıl öngörüyorsun? Çözüm planın nedir? Projen nedir? Kürt kimliğini tanıyor musun mesela; bu konuda yeni bir anayasa, demokratik, çoğulcu, özgürlükçü, eşitlikçi, Kürtlerin de kimliğini tanıyan, farklılıkları tanıyan. Özgürlükçü bir anayasa yapmaya hazır mısın, kabul ediyor musun, yerel demokrasiyi kabul ediyor musun? Kürtler baş müzakereci olarak, muhatap olarak Önder Apo’yu görüyor. Önder Apo’yu muhatap olarak kabul ediyor musun? Bütün bu soruları sıralasan herhalde ezber cevaplardır.

Yani Türkiye’de demokratik siyaset yapma örgütlü bir biçimde, kollektif bir biçimde yapma zemini olmazsa… Kürtlerin de kollektif hakları tanınmazsa, önderliğimizin de fiziki özgürlüğü gerçekleşmezse zaten ben ve arkadaşlarımın Türkiye’ye gelmesi mümkün değildir. Bizim Türkiye’ye gelişimizin temel şartı Türkiye’nin demokratikleşmesi, demokratik adım atmasıdır.”

“Kürtçe konuşursan başına iş gelir denilerek büyüdük”

“Kürt kimliği yok sayılan bir kimlikti, varlığı kabul edilmiyordu, inkâr ediliyordu. Ben kendi çocukluğumdan biliyorum, yani biz aile içinde bile Kürtçeyi konuşmaktan korkardık. Büyüklerimiz bize korkuyu aşılardı; dikkat edin, dışarı gittiğinizde işte Kürtçe konuşmayın, hedef olursunuz, başınıza bir iş gelir, kötü işler gelir.

Aynı zamanda ben Aleviyim, Dersimliyim. Alevi kimliği de 100 yıldır yok sayılıyor. Alevi inancını haklarını yok sayan bir anlayış var. Bir asimilasyon ve yok etme politikası inanç üzerinden de yürütülüyor. Bunun korkularıyla da biz büyütüldük; aman bir yere gittiğinizde Alevi kimliğinizi çok belli etmeyin, ortamlara bakın, ortamlara göre açılın.

Büyüklerin hep bize aşıladığı, öğrettiği bunlar oldu. Yani bunları yaşadık, deneyimledik. Aynı zamanda bu politikalara karşı bir taraftan bu korku varken, ama bu korkunun beslediği bir öfke ve nefret de vardı devlete ve devlet politikasına. Yani o korku devletle bir gönüllülük temelinde bir ilişki ortaya çıkarmıyor. Biz bu hafızayı da aldık aynı zamanda o çevreden, aileden, kültürden, hepsini iç içe yaşadık. Kadın olarak da ezilen bir kimlik, kadın kimliği de cinsiyetçi kültürün, egemen sistemin, erkek egemen devletin, politikaların yok saydığı, ezdiği, sömürdüğü bir kimlik. Elbette bunun da yaşattıkları, yarattıkları, oluşturdukları var kişi olarak bende ve benim gibi olan tüm kadınlarda, tüm yoldaşlarda kuşkusuz. Yani bütün bunlar özgürlük arayışıyla buluşunca kuşkusuz bu yeni bir kişilik oluşumunda çok önemli etkide bulunuyor. Artık o evden çıkan insan değilsiniz.

Siz bambaşka bir insansınız. Siz böyle herkesin düşündüğü, kurguladığı, kendince empati kurduğu bir insan olamıyorsunuz. Şu anda örneğin, yani şu mevcut koşullarda Türkiye’ye gitmeyi hayal etmiyorum. Yani şu anda Türkiye açık bir cezaevidir. Korkunç bir baskı ve zulüm altında insanlar yaşıyor, günlük olarak kişilikleri parçalanıyor, yani emeğini satıyor, kalemini satıyor, yani gerçekten çok ciddi bir bu politikaların ortaya çıkardığı bir dejenere olma durumu var, çürüme hâli de var.

O açıdan yani ‘oturup da bir simit yeseydim, bir Dersim’e gitseydim’ falan gibi düşüncelerim olmaz. Bu koşullarda hele hiç olmaz. Yani bu şekillenen kişilik, bizde oluşan kişilik, zihniyet neye özlem duyar; özgür bir Türkiye’ye, demokratik, eşit bir Türkiye’ye, gerçekten böyle… Kendini özgürce ifade edeceğin, her kesimin, her farklı kimliğin özgürce kendisini ifade ettiği, kendisini özgürce örgütlediği, yerel demokrasinin Türkiye’nin geneline yayıldığı, demokratikleşen bir Türkiye’nin özlemini duyar, özlemini çeker.Yani şunu demek istiyorum; büyük bir heyecanla gelmeyi bekliyorlar, yol bekliyorlar, kim dönecek heyecanı var filan gibi. Vallahi öyle kimsenin bu hâlde yol beklediği yoktur. Kimsenin öyle bu mevcut duruma özlem, yani bu koşullarda gidip çalışma, kalma, yaşama özlemi hiç yoktur. Yani onu çok rahatlıkla belirtebilirim.

Onlarca yıldır verdiğimiz mücadelenin bir de hayatımız boyunca yaşadıklarımızın, tecrübe ettiklerimizin bizde geliştirdiği bir hafıza var, zihniyet var, Bunun şekillendirdiği bir duygusal ve ruhsal yapı var ve bunun toplamı da bir kişilik var. Biraz siyasete de toplumsal yaşama da hayata da mücadeleye de sıradan bir yaşama da biz bu paradigmayla bakıyoruz. O yüzden bunun da böyle anlaşılması biraz zor olabilir.”

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın