Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Bir çift laf

Bir çift laf

Semih Gümüş’ün Mustafa Kutlu paylaşımından Türkiye’de sol/sağ ayrımının hala güncel ve yerleşik olduğu sonucu çıkıyor Dahası da var: Maalesef ayrımın en azından bir yanında plak hala aynı şarkıyı çalıyor. Solun yargı dağıtma alışkanlığından biraz kurtulması gerekmez miydi?

Geçtiğimiz gün yazar/editör Semih Gümüş, X’deki hesabında, Mustafa Kutlu’nun yer aldığı bir video’yu alıntılayarak demediğini bırakmamış:

“Hayatında ezenlere, muktedirlere iki çift söz etmemiş, yoksulluğun dibine gönderilen halkın yanında durmamış yazarın bu sözleri de bomboştur. Artık bu ülkede hak edilmemiş aydın olunamayacak. Konforunu iktidara dayalı olmaktan alan edebiyat ve sanat ahlak dışıdır.”

Kutlu alıntılanan videoda aslında tanıyanların yıllardan beri az çok bildiği görüşlerini yineliyor. Türk aydınının İslamla mesafeli oluşunu dile getiriyor, “yalnızlık edebiyatı” olarak etiketlediği varoluşçu edebiyatın etkisiyle yazanları eleştiriyor, Türk insanını yakından tanıdığını iddia ediyor ve yazdıklarının sevilmesini Türk insanıyla doğrudan temas edebilmesine bağlıyor. Kısacası durum şu: Semih Gümüş’ün Kutlu’nun söylediklerine katılmaması mümkün; ama en azından paylaştığı videonun içeriği özelinde öfkesini anlamlandırabileceğimiz bir şey yok.

Ancak bu paylaşım Kutlu’nun sözleriyle birlikte, sağ ve sol dediğimiz o basmakalıp ikiliğin Türkiye’de hala yaşadığını göstermekle kalmıyor, bu yerleşik siyasi ayrımın güncel hatlarını da az çok ortaya koyuyor. Bu ayrım huysuz ihtiyar akbabalar gibi tepemizde dönüyor.

Kutlu, eskiden beri kendini halkçı bir yazar olarak tanımlamıştır, ki mensup olduğu dünya görüşünden bağımsız kanaatimce bu iddiasının altı boş değildir. 90’ların sonundan itibaren Kutlu’nun editörü olduğu ve ilk öykülerimin basıldığı Dergâh dergisine ara sıra uğrardım. Dergâh Yayınları hakikaten bir dergâh gibiydi; kapısı hemen herkese açıktı. Uğradığımda Mustafa Kutlu oradaysa mutlaka bir çift laf eder (muktedire değil bana!), keyfi yerindeyse kendisine gönderilen kitaplardan birini elime tutuşturur, hakkında bir yazı isterdi. Videoda hikayelerini kahvelerde yazdığını söylemiş ama ben şahsen Dergâh’ta daktilosunu tıkırdattığına şahidim. Sonradan Uzun Hikaye başta olmak üzere Mustafa Kutlu’nun kitapları ve öykü anlayışı üstüne dilim döndüğünce yazılar da yazdım. Gerçekten de kendisine gelen bazı öykü ve yazılardaki o yalnızlık, daha doğrusu bunalım dilini sevmezdi; ama Dergâh’ta zaman zaman böyle metinler de yer almıştır. Fantastik unsurların kullanılmasına da sıcak değildi.

Türkiye’de yaşanan yoksulluğu bir dönem kendine mesele edinmişti; bir sohbetimizde – sohbetimizde diyorum ama ben çoğunlukla dinleyip ikrar ediyordum – özellikle köylerde ağır bir yoksulluğun yaygınlaştığından söz etmişti. Ayrıntılarını bilmiyorum ama yanılmıyorsam Deniz Feneri gibi projelerin tesis edilmesinde doğrudan katkısı oldu. Yani bunu “Kutlu bu halk için şunları yapmıştır…” demeye getirmek için yazmıyorum ama sosyal medyadan siyasetçilere kızıp söylenmek de pek öyle halkçılık sayılmaz. Bana göre tabi.

AKP iktidarında Kutlu’nun ismi daha çok duyuldu, kitapları daha çok satıldı, daha çok okundu. Bu doğru. Ama medyada kitapları satan herhangi bir yazardan daha çok yer işgal ettiği ya da yazarlığının en olgun döneminde gördüğü rağbeti hak etmediğini düşündüren bir şeyin olduğu söylenebilir mi? Hiç sanmıyorum. Kutlu’nun kitapları isminin ana akımda çok daha az göründüğü 90’larda da aranır, okunur ve tartışılırdı. Maddi ihtirasları olsaydı sanırım 80-90’larda çok daha büyük fırsatlar bulabilirdi; açıkçası böyle bir şeyin sözünü ettiğim için bile biraz utanıyorum.

Güncel siyaset üstüne doğrudan konuştuğuna tanık olmadım; ancak 90’ların sonuna kadar çıkan öykü kitapları – ki bunlara kısa tutulmuş romanlar da denebilir – toplum ve siyasetle ilgili eleştiriler içerir. Bir edebiyat yapıtının işi siyasi bir duruşu sahiplenmek midir? Hiç sanmıyorum. Edebiyat yapıtlarına çağın siyasetinin izleri sirayet eder; ama siyasetin öyle “her şey siyasidir” diyenlerin sığlığında sanata sokulması çok şeker katınca bir şeyin daha lezzetli olacağını sanmak kadar çocukça. Bununla birlikte Kutlu’nun öyküleri siyasi bir eleştiriden yoksun değildir. Sağ içinde tarikatların maddi ilişkiler ağına dönüşmesiyle ilgili kimsenin tek bir söz etmediği, solun ise bu ilişkileri hala en fazla gerici İmam – cahil halk indirgemesinde gördüğü bir dönemde Sır gibi bir kitabı kaleme almıştır. Acaba soldan birileri Sır’ı okuyor mu? Emin değilim; anlayanlar oluyordur elbette ama vakıf olanlar kaç kişidir? Solun tarikat gerçeğini anlamaya en yakın işi sanırım Takva filmidir, ki onda bile çiğ bir naturalizm insana varan yolu tıkar.  Bu Böyledir ya da Yokuşa Akan Sular gibi kitaplarında düzen karşısında insanın geleceği için umutsuz bir ton vardır; belki de bu nedenle Kutlu, 90’ların ikinci yarısından başlayarak umutlu, hayatla hesaplaşmasını mutlu bir noktaya getiren, sıcak metinler yazmıştır, ki umutlu bir karakter yaratmak sanılanın aksine son derece zor bir iştir.

Uzun lafın kısası Semih Gümüş’ün Kutlu’yla ilgili yargısını yanlış hatta saygısızca buluyorum; bununla birlikte Gümüş saygı duyduğum bir edebiyat adamıdır. Dergâh dergisinin çıktığı yıllarda Gümüş de Adam Öykü’nün yayın yönetmenliğini üstlenmişti; bugün olgunluk yaşlarında olan pek çok yazarın öykülerini basmıştır. Gümüş’le hiç mesaim olmadığı için Adam Öykü yazarlarıyla ilişkisini nasıl yönettiğini bilmiyorum; ancak dergicilikte belli bir düzeyi yıllarca sürdürmenin zor ve zahmetli bir iş olduğunu biliyorum. Gümüş, Adam Yayınları’nın kapanmasından sonra bu uğraşına kendi imkanlarıyla Notos dergisinde devam etti; sosyal medyada sıkça dile getirdiği imkansızlıklara karşın en azından kağıdıyla kapağıyla belli bir kaliteyi yansıtan dergisini uzun yıllar çıkardı. 

90’lara dönecek olursak ana akım medyada Gümüş’ün, Kutlu’ya göre daha çok fırsat bulduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Bugünlerde iyice harlanan “kültürel iktidar” tartışmalarının kökünde de aslında biraz o yılların tortusu var. Liberal yayınlar dahil ana akımın neredeyse tamamında kendisini “sol görüşlü” olarak tanımlayanların daha büyük etkisi vardı.  Bu durum çarpıcı bir gölgeleme etkisi yaratıyordu: Sağ görüşlü yazarlar solda ve özünde gevşemiş bir sol olan o günün liberal yayınlarında olup bitenleri, yazılanları, tartışmaları yakından izliyor, hatta kendi yayınlarında bunların çıktılarını yansıtıyor ama sol, sağın uğraşlarını neredeyse hiç görmüyordu; diğer bir deyişle Yedi İklim ya da Dergâh dergisinde çıkanlar sol açısından yok gibi bir şeydi. Bu tartışmasızlık hali ilk adıma şiirle çözüldü; şiir nasılsa genç edebiyatçıları – ki sol ya da sağ kavramları ağabeylerine pek benzemiyordu –  ortak yayınlarda buluşturdu.

Bugün Adam Öykü’nün herhangi bir sayısını ele aldığımda dikkatimi şu çekiyor: Eğer Yaşar Kemal gibi dev bir isim varsa ilk sıradadır, hatta kapaktadır. Yalnız bundan sonra sıralama şöyle gider: Öncelik çeviri metinlere aittir. Çeşitli dillerden çevrilmiş öyküler sırayı alır. Daha sonraysa sıralama büyük ölçüde yaş sırasına göre bir düzende devam eder, adeta genç yazarların metinleri birbiri arkasına yığılır. Merak edenler örnek olarak Mustafa Kutlu’yla bir söyleşinin de yer aldığı 40. sayıya (Mayıs 2002) göz atabilir. Dergide yer alan teorik yazılar da çoğunlukla çeviridir. Arasıra Gümüş’ün o günün yazarlarını beğenmediğini dile getiren üstenci bir yazısı yayınlanır.  Onca yıl birçok yazarın ilk öyküsünü basmasına karşın Gümüş’ün herhangi birinden söz ettiğini hatırlamıyorum; anılarını yazdığı Yaşadıklarım Belleğimde Uğulduyor kitabı da okuduklarından notlar bulundurmasına rağmen hani “dev” diyebileceğimiz birkaç yazar dışında Türk edebiyatı ya da öyle tercih ederseniz Türkçe edebiyata referanstan yoksundur.

Dergâh dergisindeyse çeviri çok nadir olurdu; Kutlu’nun icat ettiğini sandığım parçalı tuhaf bir mizanpajı vardı Dergâh’ın. Kapaklar dahil her köşesi yazıyla doluydu; belki de o günün, kendilerine “sağcı” denmesini sevmeyen ama işte sağ kesimden sayılması kaçınılmaz olan gençleri için bir özgürlük alanı sağladığından eklektik ve hareketliydi. (Kutlu sağ kesim için tebessüm ederek muhafazakar/mukaddesatçı ifadesini kullanmıştı.) Dergâh’ta yazıların sırasının ve yerleşiminin bir anlamı vardı. Yazınız kapaktan girilmişse okurun dikkatine sunulmuş demekti; İsmet Özel gibi “dev” bir ismin yazısı ya da şiiri zaten her türlü kapaktan girerdi; ama kapaktan sunulmak için bir yaş ya da pasaport kısıtlaması yoktu. Çok genç yazarlar, hatta bir kaç kere yazıp çekilenler bile o vitrinde yer almıştır. Şiirler daha büyük puntoyla ve gösterişli biçimde sunulurdu. Öykülerse okurunu yakalamak zorundaydı; çünkü Dergâh’ın sınırlı sayfasında uzun bir metni okumak karınca adımlarını takip etmek demekti.  Uzun bir yazı, gazetelerde olduğu gibi, bazen bir yerde kesilir, başka sayfada devam ederdi. Derginin orta sayfası bir sohbete ayrılmıştı; ki yaşa ya da pasaporta bakılmaksızın işe göre, hatta meseleye göre seçilirdi konular. Bugünden bakınca Dergâh’ın hakikaten hayat dolu bir dergi olduğunu görüyorum.

Gümüş’ün paylaşımından Türkiye’de sol/sağ ayrımının hala güncel ve yerleşik olduğu sonucu çıkıyor demiştik. Dahası da var: Maalesef ayrımın en azından bir yanında plak hala aynı şarkıyı çalıyor. Sol için bugün ajanda 70’lerle aynı değil, evet, veganlık, cinsel kimliğe bağlı siyasetin yükselişi, türcülüğün eleştirilmesi gibi ilerici olarak etiketlenen bir dizi yeni demokrasi tartışmaları var. Ama Türkiye özelinde tavrın çok değişmediğini görmek de zor değil: Sol, birine ya da bazı olaylara bakıp yargı üretmeye yöneliyor. Örneğin Kutlu’yu görünce halkın yanında durmamış, muktedire bir çift söz söylememiş bir kişi olarak anında hakkında hüküm veriliyor. Devamında da açıkça “ahlaksız” deniyor Kutlu’ya. “Hak edilmemiş aydın olmak” gibi bana göre akla zarar bir tabir kullanıyor Gümüş; demek birileri aydın olmayı “hak ediyor”, hatta sanırım birileri de kimin bunu hak ettiğine dair hüküm veriyor. Solun yargı dağıtma alışkanlığından biraz kurtulması gerekmez miydi?

Sağ ise, evet bu da çok sevdiğim Kutlu’ya bir eleştirim olsun, halk konusunda tek tip bir fikre sahip olmayı seviyor. “Bizim insanımız böyledir” kalıbında tanımların darlığından çıkamıyor. Bizim insanımız sadece öyle değil işte, Semih Gümüş öyle mi mesela? Değil. Kutlu belki de Nurettin Topçu’dan hatta Mehmet Akif’in Asım’ından mülhem bir insan meyvesinin özünü arıyor; çürüdüğünde bile bu topraklarda filizlenecek tohumu bırakabilecek bir meyveyi. Bizlikte buluşma hayali bugün milyonlarca genci belirsiz bir geleceğe mahkum ediyor. Kimlik tartışmaları hayatın temeline oturmuş. Umutların bile rengi değişmiş, meyve çürümemiş ama başkalaşmış.  İnanç bile değişmiş. Ele avuca sığmayanı bir merkeze sabitleme çabası nedir?

Yani halka bakarken bir tarafta “Sana yakışan bu, bunu giymezsen olmaz” diyen biri var, öteki tarafta “Sana hiçbir şey yakışmıyor, bunu bilmen yeter” diyen biri.  İlki daha ehven mi görünüyor? Emin değilim ama günün sonunda herkes kendine yakışanı yaşıyor.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın