Venezuela’ya gece yarısı düzenlenen saldırılar, ülkenin lideri Nicolás Maduro ile eşinin kaçırılması ve Donald Trump’ın ABD’nin ülkeyi “yöneteceğini” ve petrolünü satacağını ilan etmesi, uluslararası hukuk ve küresel normların içinden bir kamyon daha geçirdi. Ancak mesele bununla da sınırlı değil.
Donald Trump, göreve başlamasından bu yana neredeyse bir yıldır bu zaten kırılganlaşmış yapının içinden buldozer konvoyları geçiriyor ve artık geriye büyük ölçüde bir enkaz kaldı. Son yaşananlar, Orta Amerika açıklarında küçük teknelere yönelik hava saldırıları, uyuşturucu kaçakçılığına dair kanıtlanmamış iddialara dayanarak mürettebatlarının öldürülmesi ve açık denizlerde Venezuela petrol tankerlerine el konulmasıyla başlamıştı. Cumartesi sabahının erken saatlerinde Maduro’nun ele geçirilmesi sırasında kaç kişinin öldüğü ise henüz bilinmiyor.
Küresel istikrar açısından Maduro’nun bu şekilde “teslim alınmasının” en kötü yanı, bunun işe yaramış olması.
Trump’ın kendi küresel kudretine olan inancı ve başka ülkelerin topraklarını ve doğal kaynaklarını ele geçirme arzusu, bugüne kadar yabancı savaşlara bulaşma korkusuyla frenlenmişti. (Yanlış biçimde) sekiz savaşı bitirdiğini iddia ediyordu ve 2025’teki en büyük hedefi Nobel Barış Ödülü’nü kazanmaktı. Bir aydan kısa süre önce, aceleyle uydurulmuş bir ikame olarak FIFA barış ödülünü sallıyordu. Dünya futbolunun yönetim organının bu kendini aşağılama gösterisi, Trump’ın altın madalyayı alıp kendi boynuna taktığı o günkünden bile daha absürt görünüyor bugün.
Trump’ın yabancı savaşlara dair çekingenliği zayıflıyor gibi görünüyor. Maduro operasyonunun yarattığı dramatik etki ve bunu gerçekleştiren Amerikan askerlerinin “verimliliği” onu açıkça heyecanlandırdı; cumartesi günü Venezuela’da çıkarlarını takip etmek için kara birlikleri konuşlandırmaktan “korkmadığını” ilan etti. Gittikçe yaşlanan, her geçen gün daha huysuz, daha asabi ve daha tutarsız hale gelen bir başkan için – popülaritesi düşerken ve Epstein çocuk kaçakçılığı skandalından dikkatleri başka yöne çekmeye çalışırken – askeri güce daha sıkı sarılması son derece uğursuz bir gelişme.
Cumartesi sabahı Trump askeri başarıdan adeta sarhoş gibiydi. New York Times’a konuşan Trump, “Çok iyi bir planlama ve çok büyük, büyük askerler ve harika insanlar vardı,” dedi. “Aslında parlak bir operasyondu.”
Venezuela’ya saldırı, yabancı toprakların, petrolün ve madenlerin cazibesinin Nobel ödülünden daha parlak görünmeye başladığını gösteriyor.
Trump yönetimi içinde saldırıyı hukuki bir dile oturtmak ve Maduro’nun “adalete teslim edildiğini” öne sürmek büyük ölçüde başkalarına kaldı. Venezuela lideri, Trump’ın ilk döneminin sonunda ABD’de yolsuzluk, uyuşturucu kaçakçılığı ve başka suçlamalarla itham edilmişti.
Maduro bir diktatör; 2013’ten bu yana, yaygın biçimde hileli kabul edilen seçimlerin yardımıyla otoriter bir devleti yönetiyor. Ancak ABD’nin ona yönelttiği spesifik uyuşturucu suçlamaları, çoğu uzmana göre zayıf ve uluslararası hukuk ya da ABD hukuku açısından Venezuela’ya saldırıyı ve Maduro’nun kaçırılmasını haklı çıkaracak nitelikte değil. Trump, defalarca yaptığı açıklamalarda, Maduro’yu mahkeme önüne çıkarmak ya da Venezuela halkına demokrasi getirmekten çok, Venezuela’nın petrolüne göz diktiğini açıkça ortaya koydu.
Maduro’nun devrilmesinden saatler sonra Trump, ABD’nin yaptırımlarla harap olmuş Venezuela petrol sektörünü “düzeltmek” için harekete geçmeye hazır olduğunu söyledi. “Büyük miktarlarda petrol satacağız,” dedi.
Trump’ın çiğnediği uluslararası yasalar ve normlar, önceki ABD yönetimleri tarafından zaten gevşetilmişti. Bu operasyon, en çok 1990’da ilk Bush yönetiminin Panama’yı işgal edip oradaki güçlü adamı zorla teslim almasına benziyor.
Bunu, uydurma gerekçelerle Irak’ı işgal eden ve işkence amaçlı “olağanüstü nakil” uygulamalarını yaygınlaştıran küçük George Bush izledi. Barack Obama ise selefinin yönetimini hesap vermeye zorlamadı ve kendi hukuki açıdan tartışmalı insansız hava aracıyla suikast kampanyasını yürüttü.
Bunlar, ABD çıkarlarını koruma adına uluslararası hukuka istisnalar tanıyan, ancak genel olarak “kurallara dayalı sistemi” – ki bu sistem büyük ölçüde Amerika’nın lehineydi – benimseyen önceki başkanların münferit ikiyüzlülükleri olarak görülebilir.
Trump ise bu sisteme bütünüyle kayıtsız. Dünyaya 19. yüzyıl emperyalistinin gözleriyle bakıyor, ancak elinde 21. yüzyıl silahları var.
Venezuela’da yaşananların ardından Trump’ın amaçlarını ilerletmek için ne kadar ileri gideceği belirsiz. Ancak cumartesi günü, “Amerikan donanmasının”, “ABD’nin talepleri tamamen karşılanana ve tamamen tatmin edilene kadar” bölgede teyakkuzda kalacağını açıkça söyledi. Bu taleplerin Venezuela petrol endüstrisinin ele geçirilmesini de içermesi muhtemel.
Trump, Maduro’nun yardımcısı Delcy Rodríguez’in Washington’la iş birliğine hazır olduğunu ve yerine getirmeyi düşündüğü başka isimler bulunduğunu söyledi. Maduro’nun destekçilerinin bir ABD devralmasına karşı koyacak kapasiteye ya da isteğe sahip olup olmadığı ya da herhangi bir isyancı grubun bu fırsattan yararlanıp yararlanmayacağı belirsiz. Sakin bir sonucun ihtimali oldukça düşük.
Venezuela’da gece boyunca yaşananlar, Trump’ın radikal adımlar atma hevesini dile getirdiği İran ve Danimarka gibi hükümetlerde derhal kaygı yaratacaktır.
Son günlerde Trump, ABD’nin İran’daki rejim karşıtı protestocuları savunacağını söyledi; yetkilileri de Grönland’ın her ne pahasına olursa olsun kontrol altına alınmasına dair tehditleri artırdı. Geçen ay Danimarka Askerî İstihbarat Servisi, ABD’yi bir güvenlik riski olarak tanımladı – bu, kısa süre öncesine kadar bir NATO müttefiki için düşünülemezdi.
Cumartesi günkü basın toplantısında Trump, Küba’yı da hedefindeki ülkeler listesine ekledi; Küba’nın “Venezuela’ya çok benzediğini, çünkü Küba halkına yardım etmek istediklerini” söyledi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise Havana’nın, Venezuela’da yaşananların ardından “endişelenmesi gerektiğini” ekledi.
Bu gelişmeler, büyük ölçüde kurallara dayalı bir dünyadan, silahlı güçle ve onu kullanma isteğiyle belirlenen rekabetçi nüfuz alanlarına doğru kayışı hızlandırıyor. Bir ABD’li yorumcu David Rothkopf bunu “ABD dış politikasının Putinleşmesi” olarak niteledi.
Rus yorumcular, Latin Amerika’nın Amerika’nın etki alanında olduğunu, tıpkı Ukrayna’nın Rusya’nın gölgesi altında olması gibi, sık sık dile getiriyor. Vladimir Putin de Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmı için aynı şekilde düşünüyor. Xi Jinping ise kendi sonuçlarını çıkaracaktır.
2026’nın ilk günlerinde acımasız biçimde açığa çıkan bu tehlike, sonunda herkesi yüzleşmek zorunda bırakacak.













