Anasayfa / Dünya / ÇEVİRİ | Beyazlığın peşinde: İranlı monarşistler neden İsrail’i destekliyor?

ÇEVİRİ | Beyazlığın peşinde: İranlı monarşistler neden İsrail’i destekliyor?

Tarihçi Reza Zia-Ebrahimi’ye göre diaspora İranlı monarşistlerin İsrail’e verdiği fanatik destek yalnızca rejim karşıtlığı değil. Bu kökleri 19. yüzyıla uzanan “Aryan merkezli milliyetçilik”. O yüzden ötekileri Arap ve Müslümanlar. İsrail’e destek, Batı’ya ve “beyaz dünyaya” aidiyetin sembolüne dönüşüyor.

Reza Zia-Ebrahimi, Jadalya’da yazdı.

“Met Polisi içindeki kaynaklardan güvenilir şekilde bilgi aldık ki (…) Tommy Robinson liderliğindeki aşırı sağ ve bir grup İranlı monarşist (…) yarınki protestolara gelerek barışçıl gösterileri provoke etmeye ve zarar vermeye çalışacak.”

2024’te Filistin yanlısı bir miting öncesinde alınan kısa mesaj

Batı Avrupa veya Kuzey Amerika’da Filistin dayanışmasıyla ilgilenen herkes rahatsız edici bir manzaraya tanık olmuştur: Diasporadaki İranlı monarşistlerin, Filistinlilere yönelik İsrail soykırımını fanatik bir coşkuyla desteklemesi.

İsrail yanlısı mitinglerde, 1979 öncesi İran bayraklarına sarınmış halde yürürler ve Yahudi üstünlükçülerle, aşırı sağcılarla ve kitlesel katliamın diğer kolaylaştırıcılarıyla omuz omuza yer alırlar. Televizyon tartışmalarında Filistinli çocukların sistematik biçimde öldürülmesini meşrulaştırırlar.

Bu bağlılık yalnızca sözlü değildir; çoğu zaman Filistin yanlısı İranlıları fiziksel olarak da yıldırırlar.
2024’te Londra’da uzun boylu genç bir monarşist erkek, yaşlı bir İranlı kadın aktiviste “terörist” dedi ve ona “Git Hamas tarafından tecavüze uğra” diye bağırdı. Kadın daha sonra yaşı ve kırılganlığı nedeniyle sosyal medyada alay konusu edildi.

Monarşizmin güçlü olduğu ve Siyonizmin kurumsal destek gördüğü bazı diaspora topluluklarında — Güney Kaliforniya bunun başlıca örneğidir — bu bağlılık şiddete de dönüşebilir.

Filistin yanlısı İranlı aktivistler düzenli olarak ölüm tehditleri aldıklarını bildiriyor. Kendilerini İranlı “vigilante” olarak tanımlayan bazı kişiler UCLA’daki protesto kampına sopalarla saldırdı; kullandıkları yöntemler İran’daki protestocuları döven sivil kıyafetli zorbalara ürkütücü biçimde benziyordu.

Monarşist Siyonizmin bu ateşli tutumu daha da şaşırtıcıdır çünkü başka yerlerde gözlenen eğilimlere ters düşer.

Batı’da devletlerin, şirketlerin ve medyanın İsrail’in soykırımına verdiği destek sarsılmaz biçimde sürse de kamuoyu giderek farklı bir yönde hareket etmektedir. Açlıktan ölmek üzere olan çocukların, yakılmış ailelerin ve öldürülmüş yardım görevlilerinin görüntülerine her gün maruz kalan birçok insan İsrail’in vahşetinden giderek daha fazla tiksinmektedir.

Buna rağmen İranlı monarşistler tam ters yönde hareket etmektedir.

İsrail’in her yeni vahşeti canlı yayınlarla dünyaya yansırken onların Siyonist tutkusu daha da artmaktadır. Bu tutum, İsrail’in Haziran 2025’te İran’a düzenlediği ve çok sayıda kadın ve çocuğun da bulunduğu 1000’den fazla İranlının ölümüne yol açan saldırısından bile etkilenmemiştir.

Monarşistlerin bu ateşli tavrı aslında daha geniş bir olgunun yalnızca bir parçasıdır.

İran’da ve diaspora içinde, İslam Cumhuriyeti’ne muhalefetin geniş kesimlerinde İsrail yanlısı eğilimler görülmektedir. İran interneti bunun örnekleriyle doludur: stadyumlarda “Filistin bayrağını kıçına sok” diye bağıran İranlılar ya da Tahran’ın simge yapılarının yanında İsrail bayrağı açıp “Yaşasın İsrail” diye slogan atan kişiler.

Yine de diaspora monarşistleri özellikle dikkat çeker. Filistinlilere yönelik düşmanlıklarının yoğunluğu, İsrail’e desteklerinin sürekliliği ve Batı’daki Filistin dayanışması alanlarında yarattıkları somut etkiler onları farklı kılar.

İranlıların İsrail’in Soykırımını Benimsemesini Ne Açıklıyor?

Yaygın görüş, İranlıların Siyonizme yönelmesini “muhalif siyaset” ile açıklar.

Bu görüşe göre Filistin meselesi İslam Cumhuriyeti’nin davasıdır. Hamas ise Tahran’ın bir “vekili”dir. Dolayısıyla rejime karşı olmak, İsrail’i desteklemek anlamına gelir.

Bu mantığa göre Siyonist gösteriler cesur bir direniş eylemi olarak görülmelidir.

Ancak bana göre muhalif siyaset, Filistinlilerin yok edilmesinin İran’ın özgürlüğünü getireceğine dair sapkın inancı açıklamak için yeterli değildir.

Örneğin Iran International televizyonunun muhabirlerinden Babak Eshaghi, Gazze’deki yıkılmış binaların üzerine “Kadın, Yaşam, Özgürlük” yazdığında bu yalnızca refleksif bir karşı çıkış değildir. Aynı zamanda masum Filistinlilerin yok edilmesinden duyduğu memnuniyetin de göstergesidir.

Bu da geleneksel açıklamanın görmezden geldiği devasa bir gerçeği ortaya çıkarır.

İranlıların Filistin karşıtı tutumlarını, derin köklere sahip, insanlıktan çıkarıcı ve ırksal bir düşmanlık olarak görmek gerekir.

Ben buna “yerinden edici milliyetçilik” (dislocative nationalism) diyorum.

Bu ideoloji — özellikle monarşistler arasında güçlüdür — Arapları ve Müslümanları İran’ın kadim düşmanları olarak görür ve onların yok edilmesini İran’ın kurtuluşu olarak hayal eder.

Ancak bu milliyetçiliğin savunucuları farkında değildir ki kendi ideolojileri Batı’nın ve Siyonizmin sömürgeci bilgi sistemlerinin temelini oluşturan ırk hiyerarşilerini ve İslamofobiyi içselleştirmiştir.

Bu ideoloji sonuçta tüm Orta Doğu halklarını — İranlılar dahil — tehlikeye atmaktadır.

Yerinden Edici Milliyetçilik Nedir?

Önceki çalışmalarımda, yerinden edici milliyetçiliğin 19. yüzyılda ortaya çıktığını savundum. Rus ve Britanya imparatorluklarına karşı yaşanan askeri yenilgiler ve toprak kayıpları İranlı elitlerin güç ve güvenlik duygusunu sarstığında bu ideoloji doğdu.

Bu milliyetçiliği dikkat çekici kılan şey, krize verdiği tersine bir tepkidir. Avrupa’nın epistemolojisini reddetmek yerine onu bütünüyle benimsedi. Avrupa egemenliğinin temelini oluşturan ırk teorilerini ve İslamofobiyi içselleştirdi.

Avrupa emperyalizmine maruz kalmış beyaz olmayan bir toplum için bu oldukça sıra dışı bir ideolojik dönüşümdür. En

Bu benimsenmeyi mümkün kılan iki faktör vardı.

Birincisi Aryan ırk teorisinin tuhaf bir yönüydü. 19. yüzyıl Avrupalı düşünürleri Hint-Avrupa dillerini konuşanları “Aryan ırkı” olarak tanımladıklarında İranlılar da bu kategoriye dahil edildi.

Bu üyelik hiçbir zaman koşulsuz değildi. Ernest Renan ve Arthur de Gobineau gibi düşünürler İranlıları en iyi ihtimalle “bozulmuş Aryanlar” olarak görüyordu. Buna rağmen bazı İranlı entelektüeller bu sınırlı kabulü bile bir fırsat olarak gördü. Bu sayede Avrupalı fatihleriyle akrabalık kurabileceklerini düşündüler.

İkinci faktör ise İran’ın sömürgecilikle olan belirsiz deneyimiydi. İran, Rus ve Britanya müdahalelerine maruz kalmasına rağmen Asya ve Afrika’daki pek çok ülkenin aksine resmen kolonileştirilmemişti.

Bu nedenle Avrupa’nın ırksal şiddeti İranlılara doğrudan ve sistematik biçimde uygulanmadı. Bu da İranlıların Avrupa ırkçılığına karşı bağışıklık geliştirmesini engelledi. Bunun yerine “egemen ırkın” içine kabul edilme umudunu canlı tuttular.

Ben yerinden edici milliyetçiliği işlevi üzerinden tanımlıyorum.

Bu ideoloji İran’ı kendi gerçekliğinden koparır.

Coğrafi olarak Orta Doğu’da bulunan, Irak, Türkiye ve Basra Körfezi ile kültürel bağlara sahip olan, tarihsel olarak Orta Asya ve Hint altkıtasıyla ilişkileri bulunan ve bin yıldan uzun süredir büyük ölçüde Müslüman olan İran; bu ideoloji içinde “Aryan bir ulus” olarak yeniden tasarlanır.

Bu anlatıya göre İran aslında Avrupalıların akrabasıdır ancak yanlış mahallede, Arap “Samilerin” yaşadığı bölgede kalmıştır.

Son Şah bunu açıkça ifade etmişti. İran’ın Orta Doğu’daki konumunu “coğrafyanın bir kazası” olarak tanımlamıştı.

Aryan ırk teorisi İslam’ı “Arap/Sami zihninin ürünü” olarak görür ve İran’ın sözde Aryan özüne yabancı kabul eder.

Burada İranlı monarşistlerin günümüzdeki Siyonizmini anlamanın anahtarı yatmaktadır.

Pers toplumlarının İslam’ı benimsemesi ve dönüştürmesi gibi karmaşık tarihsel süreçler bu ideolojide basit bir anlatıya indirgenir: “Arap istilası.”

Bu anlatı tarihsel olarak doğru değildir. Tarihçilerin bildiği gibi İranlı elitler İslam’ın doğuya yayılmasında önemli rol oynamıştır. Farsça İslam dünyasının ikinci büyük dili haline gelmiş ve Soğdca ve Baktriyaca gibi diğer İran dillerinin yerini almıştır.

Ancak milliyetçi ideolojilerde tarihsel doğruluk değil ideolojik işlev önemlidir.

“Arap istilası” miti her İranlı başarısızlığın sorumlusu olarak bir ırksal günah keçisi yaratır.

19.⁠ ⁠yüzyıldaki askeri yenilgilerden 1979 Devrimi’ne kadar her felaket “Sami kirlenmesi”nin sonucu olarak yorumlanır.

Çözüm ise sözde “ırksal arınma”dır. İslami pratiklerin ve Arapça kelimelerin cerrahi müdahale gibi kaldırılması gerektiği savunulur.

1930’ların ideologlarından Ali Ekber Siyasi bu düşünceyi şöyle ifade etmişti:

“İranlılar Fars ruhunu bu kirden (İslam’dan) temizlemeli ve Aryan dehasına özgü parıltının yeniden ortaya çıkmasına izin vermelidir.”

Pehlevi Devletinden Diasporaya

Tarihin tuhaf bir ironisi vardır.

19.⁠ ⁠yüzyıl İranlı entelektüelleri arasında marjinal bir fikir olarak ortaya çıkan bu ideoloji, siyasal güç sayesinde Pehlevi devletinin resmi ideolojisi haline geldi (1925–1979).

1930’larda Tahran’da Akamenid motifleri taşıyan neoklasik binalar yükselmeye başladı.

İran tarihinin yerinden edici milliyetçi yorumu — İran’ın ihtişamının İslam öncesi dönemde olduğu ve İslam’ın gelişinin “Arap istilası” olarak görüldüğü anlatı — eğitim sistemi aracılığıyla yeni nesillere aktarıldı.

Bütün bir kuşak kendi kültürünü İslam tarafından kirletilmiş olarak görmeye başladı.

Bu projenin en çarpıcı yönü ise “otantiklik” iddiasıydı

Rıza Şah’ın İslami uygulamaları yasaklayan, Batılı kıyafetleri zorunlu kılan ve kadınların zorla başını açtıran sert modernleşme politikaları “gerçek İran kimliğine dönüş” olarak sunuldu.

İran’ın dini ve kültürel hayatının yok edilmesi bir restorasyon gibi gösterildi.

Oğlu Muhammed Rıza Şah kendisine “Arya Mehr” (Aryanların Işığı) unvanını verdi ve Britanya monarşisinin törenlerini neredeyse aynen taklit etti.

Bu Avrupa taklitçiliği bugün bile bazı çevreler tarafından ulusal bir başarı olarak kutlanmaktadır.

Ancak Şah’ın ideolojik bağlılığının en açık göstergesi dış politikaydı.

Pehlevi rejimi özellikle ABD ile yakın ittifak kurdu. Yerinden edici milliyetçilikte anti-sömürgecilik diye bir şey yoktur.

Batılı güçler sizin “ırksal akrabalarınız” ise doğal müttefiklerinizdir.

Gerçek düşman ise Arap ve Müslüman “öteki”dir.

Dolayısıyla sömürgeci güçlerle işbirliği kaçınılmaz hale gelir

Bugünün diasporasında da bu ideoloji özellikle İslam Cumhuriyeti muhalifleri arasında yaşamaya devam etmektedir.

Bu ideoloji yalnızca rejime karşı bir direniş dili sunmaz; aynı zamanda Batı toplumlarında sosyal yükselme vaadi de sunar

Aryan söylemi artık pek işe yaramasa da İslamofobi Batı’da kapıları açmaktadır.

Yerinden edici milliyetçiler Müslümanlara yönelik aşırıcılık, kadın düşmanlığı ve cinsel sapkınlık gibi klişeleri benimserler. Bu söylem Batılı kitleler tarafından kolayca kabul görür.

Bu “içeriden tanıklıklar” Batı’daki İslamofobiye meşruiyet sağlar.

Bu çevreler cami yapımına karşı çıkar, “gizli cihat” ve “büyük nüfus değişimi” gibi komplo teorilerini yayar ve gerektiğinde feminizm ya da LGBT hakları söylemini bile İslam’a karşı araç olarak kullanır.

Bu çok yönlü İslamofobi, onların gözünde beyazlığa başvuru formu haline gelmiştir.

Beyazlığa Merdiven Olarak Siyonizm

Yerinden edici milliyetçilik ve Siyonizm, Batı modernitesinin temel özelliklerinin ürünleridir: etnik milliyetçilik, ırksal hiyerarşi ve kapitalizm.

Ayrıca Siyonizm, Batı sömürgeciliğinin temel varsayımını da benimser: beyaz olmayan halklar, beyazların sorunlarını çözmek için vardır.

Bu bağlamda söz konusu sorun Avrupa’nın antisemitizm tarihidir ve bunun trajik doruk noktası olan Holokost’tur.

Çözüm ise Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması olarak tasarlanmıştır. Bunun anlamı Filistinlilerin topraklarından edilmesi ve yerli toplumlarının yok edilmesidir.

Bu klasik bir sömürge denklemidir: beyaz olmayan yerli halk, Avrupa’nın hatalarının bedelini öder.

Yerinden edici milliyetçiler için bu düzenleme ek bir cazibe taşır.

Arap ve Müslüman ağırlıklı bir nüfusun yok edilmesi iki amaca hizmet eder:
Batı’nın katılmak istedikleri sömürge projesini ilerletir ve aynı zamanda onların hayalindeki İran tarihinin intikamını temsil eder.

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarından birinde, Tahran’ı ziyaret eden bir İtalyan arkadaşım Gazze’deki acının “üzücü ama İslam ve 1979 Devrimi için karma” olduğunu söyleyen İranlılarla karşılaşmıştı.

Bu bakış açısında Filistinliler Arap oldukları için İran’ın tüm sorunlarından kolektif olarak sorumludur.

Dolayısıyla Filistinlilerin acısı, ırksallaştırılmış düşmana karşı sembolik bir zafer olarak görülür.

Yerinden edici milliyetçiliğin Siyonizmle kurduğu ideolojik ittifakın temeli budur:
Her iki sistem de Arap ve Müslümanların yok edilmesini kendi kurtuluşlarının yolu olarak görür.

İsrail’in İslam Cumhuriyeti’ne yönelik düşmanlığı, İsrailli propagandacılar için bir fırsat yaratmıştır. Kendilerini İran halkının müttefiki olarak sunarlar.

Bu propaganda oldukça basittir: İran’ın İslam öncesi mirasını övmek ve Büyük Kiros’u yüceltmek.

İsrailli yetkililer bunu ustalıkla yapmaktadır. Hatta İran şehirlerini bombalarken bile.

Bu propaganda özellikle etkili olmuştur. Taht iddiasında bulunan Rıza Pehlevi bile bu kampanyaya dahil edilmiştir.

2023’te İsrail’i ziyaret etmiş ve İsraillilerle “ortak değerlerimizi” övmüştür.

Bu strateji diaspora medyası üzerinde de etkili olmuştur. Özellikle Londra merkezli Iran International televizyonu birçok İsrail medyasından bile daha İsrail yanlısı yayınlar yapmaktadır.

Monarşistlerin İsrail saldırılarını desteklemesinin bir nedeni de İslam Cumhuriyeti’ni İranlı saymamalarıdır.

Onlara göre rejim İran’a yabancı bir Arap-İslam işgalidir.

Rejim liderleri sık sık “tazi-zadeh” (Arap kökenli) olarak adlandırılır.

İsrail propagandası da bu söylemi benimsemiştir. İran’ı bombalarken rejimi İran mitolojisindeki Arap tiranı Zahhak ile karşılaştırmıştır.

Bu mantıkta İsrail’in her saldırısı bir kurtuluş olarak görülür.

Ancak Siyonizm diaspora İranlıları için daha da temel bir rol oynar.

Batı’nın en “Batılı” ideolojisi olan Siyonizme verilen coşkulu destek, Batı dünyasında kabul görmenin nihai sınavı olarak görülür.

Bu destek iki şeyi kanıtlamayı amaçlar:
• İslam’dan tamamen kopuş
• Küresel Güney ile dayanışmanın tamamen terk edilmesi

Arap ve Müslüman bir halkın yok edilmesini alkışlamak, Batı sömürgeci zihniyetinde “medeniyet” göstergesi olarak görülür.

Bu nedenle bazı İranlı monarşistlerin Siyonizm konusundaki coşkusu Batılı destekçileri bile aşar.

Filistinlilerin yok edilmesini desteklemek, onların gözünde ihanet değil, beyazlığa mezuniyet törenidir.

Ancak bu sınav hilelidir.

Beyazlık hiçbir zaman gerçekten erişilebilir değildir.

Muhalif siyasetin sınırları

İranlı Siyonizmin yalnızca “rejime muhalefet” ile açıklanması ikna edici değildir.

Eğer monarşistlerin nefreti gerçekten İslam Cumhuriyeti’ne karşı olmaktan kaynaklanıyorsa, rejimin en önemli müttefikleri olan Rusya ve Çin’e karşı da aynı öfkeyi görmemiz gerekirdi.

Bu ülkeler yalnızca diplomatik destek vermemektedir. Aynı zamanda İran’daki baskı aygıtlarını da güçlendirmektedir.

Yüz tanıma sistemleri, gözetim teknolojileri ve protesto bastırma yöntemleri büyük ölçüde Rusya ve Çin’den gelmektedir.

Buna rağmen monarşistlerin Rusya ve Çin’e yönelik tepkileri Filistin’e yönelik tepkileri kadar yoğun değildir.

Hiç kimse “Rusya’ya ölüm” diye bağırmaz.

Hiç kimse Çin bayraklarını tuvalet kağıdı yapmayı önermez.

Ancak Filistin söz konusu olduğunda bu tür davranışlar yaygındır.

Bu çelişki daha da büyüktür çünkü Filistinliler İran muhalefetine hiçbir tehdit oluşturamaz.

Filistin halkı kendi varoluş mücadelesi içindedir.

Buna rağmen bazı İranlı sosyal medya hesapları Gazze’deki açlığı alay konusu yapmaktadır.

Örneğin #بیااینوبخور (“Gel bunu ye / bunu ye bakalım”) etiketiyle Gazze’deki açlığa karşı İran yemeklerinin fotoğrafları paylaşılmıştır.

Yazar bunu modern İran tarihinin en düşük ahlaki noktalarından biri olarak tanımlar.

Bu davranışın nedeni politik değil ideolojiktir.

Yerinden edici milliyetçilik, ırksal İslamofobi ve Batı’ya yakınlaşma arzusu bu tutumu açıklayan temel faktörlerdir.

Filistin’in özgürlüğü İran’ın özgürlüğüdür

İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımı çağımızın en büyük suçudur.

Ancak biz İranlılar için bu aynı zamanda kendi soykırımımızdır.

İsrail’in saldırılarını alkışlayan İranlı monarşistler temel bir gerçeği anlamıyor: Batı’nın ırksal hayal dünyasında Filistinlilerin hayatı ile İranlıların hayatının değeri aynıdır — sıfır.

Neden kaderlerimizin birbirine bağlı olduğunu açıklayayım.

Filistinlilerin yok edilmesi yalnızca İsrail’in askerleri tarafından gerçekleştirilmemektedir. Aynı zamanda Batı dünyasının devletleri, şirketleri ve medyası tarafından verilen sarsılmaz destek sayesinde mümkün olmaktadır.

Bu desteğin önemli bir kısmı İslamofobiden kaynaklanır.

İslamofobi, Orta Doğu halklarını insanlıktan çıkaran bir ırkçılık biçimidir.
Batı kamuoyunun bazı kesimlerinin İsraillilerin acısına bu kadar duyarlı, Filistinlilerin acısına ise bu kadar kayıtsız olmasının nedeni de budur.

Elbette birçok Batılı insan bu soykırıma karşı çıkmaktadır ve bazıları protestolarda polis şiddetine maruz kalmayı bile göze almaktadır.

Ancak bu sayı soykırımı durdurmaya yetmemektedir.

Gerçek şu ki Batı kamuoyunun önemli bir kısmı — özellikle de elitler — Filistinli çocukların yakılarak öldürülmesini kayıtsızlıkla, hatta bazen açık destekle izlemeye devam etmektedir.

Benim söylemek istediğim şudur:

Bu patolojik İslamofobik duyarsızlık Orta Doğu halkları arasında ayrım yapmaz.

Arap ya da Fars olmanız fark etmez.

Bu zihniyet İran-Irak Savaşı sırasında Batı’nın Saddam Hüseyin’e verdiği destekle de ortaya çıkmıştı.

O savaşta bir milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Saddam İranlı ve Iraklı askerlere ve sivillere kimyasal silah kullandığında Batılı devletler buna göz yumdu.

Aynı devletler daha sonra Irak’ı “kitle imha silahları” bahanesiyle işgal edecekti.

Kimyasal silahlar sorun değildi — yeter ki bize karşı kullanılsın.

Bu zihniyet 1988’de ABD savaş gemisi USS Vincennes’in İran Air 655 yolcu uçağını düşürdüğünde de görüldü.
O saldırıda 290 sivil İranlı öldürüldü.

İranlı kanı da Filistinli kanı kadar değersiz sayıldı.

Bu tesadüf değildir; bir sistemdir.

İslamofobi Orta Doğu halklarını doğuştan şiddet eğilimli ve harcanabilir olarak görür.

Arapça ya da Farsça konuşmanız, dindar ya da seküler olmanız, İslam Cumhuriyeti’ni destekleyip desteklememeniz hiçbir şeyi değiştirmez.

Batı çıkarları gerektirdiğinde bütün bölge halkları gözden çıkarılabilir.

İranlı aileleri yoksullaştıran yaptırımlar — Gazze’deki açlık kadar ölümcül olmasa da — aynı mantığın ürünüdür:
Orta Doğu’daki insanların acısı Batı hegemonyası için kabul edilebilir bir bedeldir.

Filistinlilerin boyun eğdirilmesini meşrulaştıran söylem, İran şehirlerinin bombalanmasını da meşrulaştırdı.

Batılı politikacılar aynı ifadeleri kullandı: “insan kalkanları”, “kaçınılmaz sivil kayıplar” ve elbette İsrail’in “kendini savunma hakkı.”

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz hatta İsrail’e Avrupa adına “pis işi yaptığı için” teşekkür etti.

Uzun zamandır yerinden edici milliyetçilik İranlılara şu fikri telkin etti:
Beyazlığa yakınlaşarak Orta Doğulu kaderimizden kaçabiliriz.

Bu yüzden bazı monarşistler İslamofobi ve Siyonizm aracılığıyla Batı’da kabul görebileceklerini düşünüyor.

Bu büyük bir yanılgıdır.

Filistin soykırımı ve İran’a yönelik saldırılar bu stratejinin iflasını açıkça göstermiştir.

Ne kadar İslam karşıtı ya da İsrail yanlısı olursanız olun, şehirlerimizi bombalayan ve ailelerimizi yaptırımlarla yoksullaştıran Batı dünyasına gerçekten kabul edilmeniz mümkün değildir.

Bölgemizdeki mücadeleler birbirinden ayrı değildir.

Filistin’in soykırımdan kurtuluş mücadelesi, İran’ın yaptırımlardan ve askeri saldırılardan kurtuluş mücadelesiyle bağlantılıdır.

Suriye, Yemen ve Sudan’daki halkların sömürge savaşlarından ve bombardımanlardan kurtulma mücadelesiyle de bağlantılıdır.

Bütün bu mücadeleler aynı emperyal mantığın ürünüdür.

Bu mantık bizim hayatlarımızı harcanabilir görür.

Filistin direnişiyle dayanışma gösterdiğimizde Batı’nın bölgemiz üzerindeki hakimiyetine meydan okuruz.

Onların yok edilmesini alkışladığımızda ise hepimizi ezen güçleri güçlendirmiş oluruz.

Filistin bayrağı ortak mücadelemizin sembolüdür.

Biz tek bir halk gibi hedef alınıyoruz. Bu yüzden tek bir halk gibi karşılık vermeliyiz.

Tarihte nadiren bir slogan yerel, bölgesel ve evrensel baskı deneyimlerini bu kadar açık şekilde birleştirebilmiştir.

Yerli halkların topraklarından yaptırım altındaki ekonomilere, gözetim devletlerinden bombalanan şehirlere kadar; güçlülerin zayıfları ezdiği her yerde aynı mücadele vardır.

Bu ortak mücadeleyi tek bir slogan birleştirir: onur ve egemenlik mücadelesi.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın