Anasayfa / Çeviriler / ÇEVİRİ | Üç kırılma ve Ortadoğu’da Pax Americana’nın sonu

ÇEVİRİ | Üç kırılma ve Ortadoğu’da Pax Americana’nın sonu

Michael Young: Ortadoğu’nun büyük ülkelerinin, senaryosu ABD ve İsrail tarafından yazılmış bir filmin ikinci sınıf oyuncuları olmaya hiç niyetleri yok. Güvenliklerini İsrail’in ellerine teslim etmek de istemiyorlar. ABD, İran’la savaşında tökezlerken, bölgeden çekilme sürecinin hızlanmasına tanık olmamız muhtemel.

ABD, İran’la çatışmasında bocalarken ve büyük illüzyonist Donald Trump, askeri operasyonunun uğradığı hezimetin aslında nihai bir zaferi gizlediğine Amerikan kamuoyunu —ve başkalarını— ikna etmeye çalışırken, bütün bunların iyi tarafı Ortadoğu’da Pax Americana’dan uzaklaşma sürecini hızlandırıyor olması.

Bölgedeki Amerikan düzeni, sözde güvenlik düzenlemeleri üzerine kurulmuş, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ABD’nin tek taraflılığı ve bölgesel hegemonyasıyla güçlendirilmişti. Ancak bu düzen gözlerimizin önünde çöküyor. Bu noktaya gelinmesinin ardında, Gazze’deki çatışmanın başlamasından ve ABD ile İsrail’in İran’da rejim değişikliğine odaklanmasından bu yana görünür hale gelen üç büyük kırılma bulunuyor.

İlk kırılma ahlaki.

İsrail’in Gazze halkını öldürmeye devam etmesi ve bunun ABD ile bazı müttefikleri tarafından silahlandırılıp desteklenmesi, Ortadoğu’daki birçok insanın —haklı olarak— Amerikan düzeninin esas olarak İsrail’i taşıyan bir iskelet üzerine kurulduğu, bölge halklarının, özellikle de Filistinlilerin refahının ikincil önemde olduğu sonucuna varmasına yol açtı.

Hint yazar Pankaj Mishra, Gazze’de yaşanan dehşeti “1945’in sıfır noktasından bu yana dünyanın ahlaki tarihinde nihai bir kopuş” olarak tanımlamıştı. Yine Mishra, George Orwell’ın Filistin’in bir “renk meselesi” olduğunu yazdığını hatırlatmıştı.

Birçok Arap için Gazze hâlâ bir renk meselesi. Birçok insan açısından Filistinlilerin, Batılı ülkelerin —daha doğrusu onların elitlerinin— layık gördüğü başkalarına tanınan evrensel insan haklarından yararlanmak için doğru ten rengine sahip olmadığı açık. Bu haklar ister 7 Ekim’de İsraillilere, ister Rusya’yla savaşlarında Ukraynalılara tanınmış olsun.

İsrailli yetkililer, Gazze’deki Filistin nüfusunu etnik olarak temizleme niyetlerini her gün yineliyor. Savunma Bakanı Israel Katz da —kendisi İsrail’in savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarına ilişkin sözlü bir arşiv gibidir— bu ayın başlarında hükümetinin Filistinlileri “denizden, havadan, mümkün olan her yolla çıkarmak için organize olduğunu ve hazırlandığını” söyledi.

Devam eden İran savaşının da gösterdiği gibi hiçbir güvenlik sağlayamayan, aynı zamanda bölge halklarına ve onların beklentilerine bütünüyle ilgisiz kalan ABD, Ortadoğu’da hangi temelde kalıcı bir güvenlik düzeni kurabilir? Pax Americana’nın içinde her zaman var olan kırılganlığın nedeni de budur.

Suudi Arabistan bunu Eylül 2019’da, İran Abkayk-Hurays Aramco petrol tesisini bombaladığında ve ABD buna karşılık hiçbir şey yapmadığında hissetti. Bu olay Suudilerin kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiğini anlamalarına yol açtı. Son İran savaşı da Tahran’ın Körfez ülkelerini bombalamayı sürdürmesiyle bu mesajı daha da pekiştirdi.

Bu farkındalığın sonuçlarından biri Mart 2023’te Suudi Arabistan ile İran’ın ilişkilerinde yumuşamayı amaçlayan Pekin Anlaşması’nı imzalamasıydı. Suudiler bunu yaparken ABD’yi reddetmediler; ancak artık bütün kozlarını Amerikan güvenlik şemsiyesine yatırmayacaklarını gösterdiler.

Pekin Anlaşması aynı zamanda Suudilerin, ABD’nin onlarca yıldır bunu yapmaya çalışmasına rağmen İran rejimini tecrit edip devirmeye yönelik bir politikanın uygulanabilir olmadığını zımnen kabul etmesi anlamına geliyordu.

Dolayısıyla daha önce sözünü ettiğimiz ahlaki kırılmaya, başlangıçta biraz muğlak da olsa, “stratejik kırılma” diyebileceğimiz ikinci bir kırılma eşlik etti. Çünkü Suudiler yine de ABD’den kendi güvenliklerine yönelik daha güçlü bir taahhüt almaya çalışıyordu. Ancak son aylarda İran’ın, ABD’nin askeri varlığının dayandığı geniş üs ağını imha etmesi, Suudilerin kuşkularını şüphesiz doğrulamış olmalı.

Pekin’den sonra Suudiler, Amerikalıların kendilerine güvenlik garantileri sağlayabileceğine dair umutlarından hemen vazgeçmediler. İsrail’le bir barış anlaşması imzalamak için Suudilerin öne sürdüğü şartlar listesindeki iki temel madde, Washington ile Riyad arasında karşılıklı savunma anlaşması yapılması ve ABD’nin Suudi Arabistan’ın sivil nükleer programına yardım etmesiydi.

İsrail’in Gazze’yi acımasızca bombalaması bütün bu süreci askıya aldı. Suudiler, birçok Arabın soykırımcı olarak gördüğü bir İsrail’le barış yapmanın yaratacağı iç kamuoyu tepkisini kolaylıkla kontrol edemeyeceklerini gördüler.

ABD’nin Suudileri sözde İbrahim Anlaşmaları’na dahil ederek neyi başarmak istediği başından beri açıktı. Birkaç Arap ülkesi İsrail’le barış anlaşmaları imzalamıştı ancak Suudi Arabistan’ın da katılması projeyi çok daha önemli bir aşamaya taşıyacaktı.

Washington açısından Arap-İsrail uzlaşması, Ortadoğu’da tasarlanan Amerikan sonrası düzenin siyasi omurgasını oluşturacak, bunun askeri omurgasını ise İsrail meydana getirecekti. Bu yeni düzen, ABD’nin silahlı kuvvetlerini bölgeden çekmesine, aynı zamanda Çin’e karşı koymak amacıyla Ortadoğu’daki önemli nüfuzunu korumasına imkân verecekti.

Ancak Gazze savaşı ve Benjamin Netanyahu’nun İsrail tarafından şekillendirilen “yeni bir Ortadoğu”nun ortaya çıkışına ilişkin kibirli açıklamalarıyla birlikte, İbrahim Anlaşmaları’nın ne anlama geldiğini kavrayan birçok bölge ülkesi birdenbire gördüğü manzaradan hoşlanmamaya başladı.

İsrailliler Gazze’yi yeniden işgal etti ve şimdi nüfusunu sürmek istiyor. 2025’te Doha’daki bir Hamas ofisini vurarak Katar’ı marjinalleştirmeye çalıştılar. Suriye’nin güneyindeki bazı bölgeleri işgal ettiler ve ülkenin parçalanmasını teşvik ettiler. Kızıldeniz’in girişinde —Suudi Arabistan’ın hayati deniz yollarından birinde— stratejik bir varlık oluşturmak amacıyla Somaliland’ı tanıdılar.

Lübnan’ı işgal ettiler ve şimdi ülkede kalıcı bir İsrail varlığını, İsrail lehine bir barış anlaşmasını, iç çatışmayı veya bunların tümünü dayatmaya çalışıyorlar. Mevcut İran rejiminden kurtulabileceklerini umarak ABD’yi İran’la savaşa ittiler, ancak planlarının boşa çıktığını gördüler.

Ortadoğu’nun büyük ülkelerinin, senaryosu ABD ve İsrail tarafından yazılmış bir filmin ikinci sınıf oyuncuları olmaya hiç niyetleri yok. Güvenliklerini İsrail’in ellerine teslim etmek de istemiyorlar.

Bu, Amerikan düzeniyle üçüncü kırılmayı oluşturuyor: Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri egemen olan, bölgede arzu edilen sonuçların ABD’nin dayattığı ve nihayetinde Amerikan gücünü korumayı amaçlayan çerçevelerden geçmesi gerektiği fikriyle kopuş.

Bu reddiyenin sonuçlarından biri, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması oldu.

Anlaşma yanlış biçimde belirli ülkelere karşı yapılmış ve ABD’den bağımsızlık ilanı niteliğinde bir anlaşma olarak değerlendirildi. Gerçekte ise anlaşma, hegemonik bir bölgesel gücün ortaya çıkmasını engellemeyi ve aynı zamanda Pax Americana’nın yerini alacak yeni bir düzenin temellerini atmayı amaçlayan yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin köşe taşı gibi görünüyordu.

Bu mimarinin merkezinde, sistemik istikrarsızlıktan başka bir şey üretmeyecek ABD destekli, İsrail merkezli bir düzenek değil, istikrar üreten bir denge mekanizması bulunuyor.

İşe yarayacak mı? Bunu yalnızca zaman gösterecek. Ancak bölge, bütün devletler için denge ve güvenliği garanti eden kalıcı bir bölgesel düzeni korumak konusunda ABD’ye güvenme döneminin ötesine geçmiş durumda.

Bunun için Netanyahu’ya teşekkür etmeliyiz.

İsrail Başbakanı, Amerikalıları İran’la sözde dönüştürücü bir savaşa girmeye teşvik etti. Kendi danışmanlarından çok İsraillilere inanmaya hazır olan Trump da onu takip ederek duvara çarptı.

Sonuçta Netanyahu’nun, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü tesis etmek için Amerikan müdahalesini kullanma hayali İran tarafından paramparça edildi. Üstelik bölgedeki birçok ülke İran’ı da İsrail’den daha az tehditkâr görmüyor.

Trump kendisini kurtarmaya çabalarken bu fiyasko devam edecek. Ancak bölge ülkeleri başkanın yüzemediğini gördükten sonra, gerçekten onun boğulmasını engellemeye bu kadar hevesli olacaklar mı?

Michael Young, Diwan’ın editörü ve Malcolm H. Kerr Carnegie Ortadoğu Merkezi’nin kıdemli editörüdür.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın