‘Manevi çelişkilerin, tutarsızlıkların sessizlikle geçiştirildiği bir evde yaşıyordum’

Yazar Orhan Pamuk, çocukluğunun geçtiği Nişantaşı Pamuk apartmanında kurban bayramlarının nasıl yaşandığını şöyle anlatıyor.

Din karşısındaki bu ikili tutumun ailede en belirgin örneği kurban bayramlarıydı. Hali vakti yerinde her Müslümanın yapması gerektiği gibi, her kurban bayramında bir koç Pamuk Apartmanı’nın küçük arka bahçesine getirilip bağlanır, bayram sabahı da eve gelen mahalle kasabınca kesilip kurban edilirdi. Koyunlardan, kuzulardan pek hoşlanmadığım için, kimi resimli romanların altın kalpli çocuk kahramanları gibi, son günlerini yaşayan koçun her meleyişinde kalbim kırılmazdı.

Hatta bu çirkin, aptal ve pis kokulu hayvandan bir süre sonra kurtulacağımız için memnun olurdum, ama bir yandan kesilen hayvanın eti fakir fukaraya dağıtılırken, diğer yandan aynı gün bütün aile buluşup öğle yemeğinde dinin yasakladığı biralarımızı yudumlayıp, taze et kötü kokuyor gerekçesiyle, kasaptan alınmış bambaşka bir eti yememiz, herkesin maneviyatını, benim gibi bir sürekli huzursuzluk ve suçluluk duygusu olarak yaşamadığını hatırlatırdı bana.

Kurban fikrinin dini özü, Tanrı’ya bağlılığı kanıtlamak için bir çocuk yerine, bir hayvanın canını almak ve bu yüzden suçluluk duygularından kurtulmaksa, bizler tam tersini yapıyor, kurban edilen hayvanın yerine kasaptan alınmış daha iyi bir eti yiyerek bir kere daha suçluluk duymamız gereken bir şey yapıyorduk.

Ama bu tür manevi çelişkilerin, tutarsızlıkların çok daha derinlerinin sessizlikle geçiştirildiği bir evde yaşıyordum. İstanbullu, Batılılaşmış, zengin ve laik ailelerde çok sık gördüğüm maneviyat eksikliği, aslında dine boş vermekten çok, bu sessizliklerde ortaya çıkar: Matematik, okul başarısı, futbol, eğlence gibi konularda her şeyi konuşurlarken aşk, şefkat, din, hayatın anlamı, kıskançlık, kin gibi temel konularda herkes bir şaşkınlığa ve acıklı bir yalnızlığa gömülür, canları yanıp da bu konularda bir şeyler konuşup iletişim kurmak istediklerinde, tıpkı, sağır ve dilsizler gibi, bir kelime bile söyleyemeden, ellerini ve kollarını çaresizlik ve telaşla oynatırlardı. Daha sonra radyodaki bir müziğe takılıp sigara içerek kendi iç dünyalarına sessizlikle çekilirlerdi.

(Orhan Pamuk: İstanbul-Hatıralar ve Şehir, YKY, 2003, s. 176-177)

Önceki İçerikKonuşamamak
Sonraki İçerikBir bayram yazısı: İşkence çorbası