Ana SayfaHaberlerOrtadoğu ‘normalleşiyor’ mu?

Ortadoğu ‘normalleşiyor’ mu?

Ortadoğu’da siyasi gerilimin azaldığı, diyaloğun çoğaldığı bir vakıa… Peki yaşananlardan bölgenin ‘normalleşmekte olduğu’ sonucu çıkartılabilir mi? Galip Dalay bugün (6 Aralık) Perspektif’te kaleme aldığı makalesinde hem siyasi gerilimin azalmasının nedenlerini hem de bunun neden ‘normalleşme’ anlamına gelmediğini anlatıyor.

Ortadoğu’da siyasal gerilimin düştüğü bir dönemden geçiyoruz. Bir ‘normalleşme’ evresi yaşıyoruz. Bölgede herkes birbiriyle tekrardan konuşmaya başladı. Birleşik Arap Emirlikleri’yle (BAE) Türkiye arasındaki temas ve ziyaretlerin de gösterdiği gibi bölgesel diplomasi işliyor. Diyalog kanalları yeniden açılıyor.

Peki bu süreci ne tetikledi?

Bu dönemi var eden dört tane jeopolitik ve sistemik sebepten bahsedebiliriz. Birincisi, ABD’de Biden’ın seçilmesi ve Trump döneminin bölgesel politikalarının bir kısmından vaz geçmesi bu dönemi tetikleyen en önemli unsuru temsil ediyor. Aslında, bölge siyaseti konusunda Trump Obama’nın ötekisi, Biden da Trump’ın ötekisi değil. Tarzlarındaki farklılığa rağmen, bu üç isim arasında, ABD’nin bölgesel yükümlülüklerini azaltma konusunda epey ortak nokta var. Fakat bir başlıkta Biden Trump’tan ayrışıyor. İran’a karşı ne maksimum baskı stratejisini izliyor ne de Körfez Arap ülkelerine açık çek veriyor. Tam aksine, Trump’ın terk ettiği nükleer antlaşmayı yeniden diriltmek istiyor.

İlaveten, ABD’nin bölgesel yükümlülüklerini azaltma siyasetini Biden da selefleri Trump ve Obama gibi sürdürüyor. Bu siyaseti en son ABD’nin Afganistan’dan çekilişinde gördük. Burada şu nüans önemli: ABD, bölgeden geri çekilmiyor. Bölgesel güvenlik yükümlülüklerini azaltıyor. Amerika’nın bölgesel müttefikleri ABD’nin bu tutumuna, bir taraftan Çin ve Rusya’yla ilişkilerini derinleştirerek, diğer taraftan bölgedeki rakip aktörlerle gerilimi düşürerek cevap veriyorlar. Mesela BAE sadece Türkiye’yle değil, İran’la da gerilimi düşürüyor. Amerika’ya rağmen, Çin’le ilişkilerini derinleştiriyor.

İkincisi, Arap dünyasındaki başkaldırılardan sonra, Arap Baharı ve İslamcılık/İslamcılar hadisesi bölge siyasetinin en derin ve sert yarılmasını temsil etti. Bu iki başlık etrafında bölgede siyasal ve jeopolitik hizalanmalar ortaya çıktı. Fakat bu her iki fenomenin de bölge siyasetindeki önemleri ciddi manada azaldı. Bu da bu başlıkların gerilim üretme potansiyelini düşürüyor ve bu yarılmanın karşıt kamplarında hizalanan aktörlerin diyalog kurmasını kolaylaştırıyor.

Üçüncüsü, bölgedeki birçok çatışma bölgesinde ne kimse tam kazandı ne de tam kaybetti.  Libya’dan Yemen’e, oradan Doğu Akdeniz’e ve Sudan’a bölgesel aktörler açısından bir yenişememe durumu ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu denge veya yenişememe hali şu anda diyaloğu mümkün kılıyor. Fakat bu tansiyonu da yeniden yükseltebilir. Çünkü zemin kaygan olmaya devam ediyor.

Dördüncüsü, geçen on yılda bölge çok jeopolitik, az ekonomi konuştu. Fazlasıyla ideoloji veya siyasal mücadeleleri konuştuk. Aktörler, jeopolitik aktivizmin ekonomik faturasını çok önemsemediler. Mevzubahis siyasal veya jeopolitik başlıkların hiçbirisi anlamsızlaşmadı. Fakat ekonomi gündemi kendisini dayatıyor. Bu Türkiye’de kendisini derinleşen bir ekonomik kriz şeklinde dayatıyor. Bu kriz, iktidarın toplumsal tabanını tedrici bir şekilde eritiyor. Fakat BAE’de, Suudi Arabistan’da, Mısır’da veya Kuveyt’te de ekonomi gündemi kendisini dayatıyor. Örneğin, BAE’li yetkililerin bu gerilimi düşürücü adımlara dair kullandığı söyleme baktığımızda jeopolitik aktivizmleriyle ekonomik ihtiyaçları arasındaki makasın fazlasıyla açıldığının farkında olan bir yaklaşım görüyorsunuz.

Ekonomi, Model ve Meşruiyet 

Bu ‘normalleşme’ süreçlerinin ekonomi merkezli ilerlemelerinin üç temel gerekçesi var. İlki, ekonomik işbirliği bu aktörler arasındaki yegane pozitif gündemi temsil ediyor. Getirisi olan pragmatik bir tercih. Mesela Türkiye – BAE’nin imzaladığı ticari antlaşmalar Türkiye için yatırım ve para girişi anlamına geliyor. BAE için ise orta vadede iyi kâr elde edebileceği rasyonel yatırımlar anlamına geliyor. Yaşanan ekonomik kriz ve devalüasyon nedeniyle Türkiye’nin varlıkları normal piyasa değerlerinin çok altında seyrediyor. BAE gibi sıcak paraya sahip bir ülke için bu durum iyi ekonomik fırsatlar sunuyor. BAE zaten Türkiye’nin Körfezdeki en büyük ticaret partneri konumunda.

İkincisi, Körfez ülkeleri başta olmak üzere bölgedeki çoğu ülke kendisini petrol sonrası döneme uyarlamaya çalışıyor. Bu nedenledir ki Suudi Arabistan’dan Kuveyt’e bölgedeki çoğu ülkenin 2030, 2035 veya 2040 gibi en azından söylem bazında iddialı iktisadi kalkınma projeleri var. Ekonomilerini çeşitlendirmeye çalışıyorlar. BAE hali hazırda bu konuda epey yol almış ülkelerin başında geliyor. Dolayısıyla, bu ülkeler sahici ihtiyaçlar ve yapısal gerekçelerle ekonomik geleceklerini daha fazla düşünmek zorunda olacakları bir döneme giriyorlar.

Üçüncüsü, bu rejimler için ekonomi ile siyasal meşruiyet başlıkları iç içe geçmiş iki başlığı temsil ediyor. Bölgedeki bütün rejimler farklı derecelerde siyasal meşruiyet krizleri yaşıyorlar. Bu aktörler bu krizlerini reformlar yaparak veya siyasal katılım kanallarını açarak aşmaya çalışmayacaklarını net bir şekilde ortaya koydular. Bugünkü Arap otoriteryanizmi eskisinden daha ceberut daha özgüvensiz bir mahiyete sahip. Fakat bu meşruiyet krizi olduğu gibi ortada duruyor. Hatta derinleşiyor. Bu ülkeler bu meşruiyet krizlerini ‘Çin Modeli’ ekonomik kalkınma modelleriyle aşmaya çalışıyorlar. Bu model siyasal reform yapmadan ekonomik kalkınma üzerinden toplumsal meşruiyeti elde etme arayışını temsil ediyor. Bu rejimler modeli bulmuş olsalar da muhtemelen bu modele rıza gösterecek toplum bulmakta güçlük çekecekler. Aynı şey Türkiye için de geçerli. Çin modeli Çinliler için bir zorunluluğun eseri olabilir. Fakat Türkiye’ye dayatılmaya çalışılan bu model bir siyasal tercih ve başarısızlığın eseri.

İdeoloji Yorgunluğu Post-İdeoloji Değil

Bölgesel ‘normalleşmeyi’ doğuran koşullar kadar ‘normalleşmenin’ doğurduğu bölgesel siyaseti de tahlil etmeliyiz. Öncellikle hem yeni dönem hem de normalleşme kavramları içinde geçtiğimiz dönemi tasvir etmek için pek elverişli değil. Arap Baharı döneminin limitlerini yaşıyoruz fakat bu dönemin açığa çıkardığı siyasal ve toplumsal fay hatlar hala bölge siyasetini derinden etkiliyor. Bölge siyasetinin bu dönemine damgasını vuran ve bölge insanının anlam dünyasında da karşılık bulan anlamlı bir siyasal söylem, eylem veya projeyi kimse önerebilmiş değil. Bu durum hem bölgesel hem de farklı ülkelerin ulusal ölçekleri için geçerli. Benzeri şekilde, bölge siyasetinde negatif manada gerilimin düşmesiyle pozitif manada normalleşmenin yaşanması arasında ciddi bir fark var. Bölgede gerilim düşüyor. Bu yeni bir normalleşme döneminin ön evresi de eskalasyon döngüsünde kısa bir kesit de olabilir.

Gerilimin düşürülmesi siyaseti, geçtiğimiz dönemin kaçınılmaz bir özelliğini değil, belirli bir tercihini temsil ediyor. Tansiyon pekâlâ yeniden yükselebilir. Bunun koşulları yerli yerinde duruyor. Libya ve Doğu Akdeniz buna örnek teşkil ediyor. Kıbrıs Rumlarının ihtilaflı sular için verdiği keşif izni yeni bir gerilim döngüsüne davetiye çıkarabilir. Libya kuralları ve yasal zemini olmayan veya tartışmalı olan bir seçime gidiyor. Bu seçim süreci ve sonrası ülkede tansiyon yeniden yükselebilir. Aynı şekilde, Türkiye ile İran arasında tansiyonun yükseleceği bir döneme giriyoruz. İki ülke arasındaki gerilim alanlarının coğrafyası Kafkasya ve Orta Asya’yı da içerecek şekilde genişliyor. İlaveten, Türkiye dış politikasında Türk dünyası fikri zemin kazandıkça Türkiye’yi İran, Rusya ve Çin gibi ülkelerle daha fazla karşı karşıya getirecektir. Hasılı ‘normalleşme’ veya tansiyonun düşmesi bölgesel siyasetin tamamını kuşatan bir trendi temsil etmiyor.

Son olarak, bölgede ideolojiler çağının sona erdiğine dair epey şey yazıldı. Büyük anlatı ve ideolojiler bölge siyasetinde epey zemin kaybetti. Bu anlatıların pek bir alıcısı yok şu anda. Fakat Ortadoğu’daki ülkelerin kahir ekseriyeti hala en temel siyasal, anayasal veya toplumsal sorunlarını çözebilmiş değil. Devletlerle toplumlar arasındaki makas olanca açıklığıyla duruyor. Bölge siyasetinde ideoloji ve büyük anlatı yorgunluğu olduğu aşikâr. Fakat bu kadar temel mesele yerli yerinde durduğu sürece bölge post-ideolojiler veya post-anlatılar dönemi diye adlandırabileceğimiz bir döneme de girmeyecektir.

Makalenin tümü için:

https://www.perspektif.online/ortadogunun-yeni-donemi/
- Advertisment -