“Yangınlarla ilgili en tehlikeli oyun yangınlardan Kürtlerin sorumlu tutulmasıydı”

Serbestiyet yazarı Vahap Coşkun Gazeteduvar’dan Vecdi Erbay’ın sorularını cevapladı (17 Ağustos). Ağırlıklı olarak Kürtlere yönelik saldırılar ve orman yangınları sırasında kendine güç vehmedip ‘sabotajcı’ avına çıkan grupların yarattığı sorunların ele alındığı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (DİTAM) “Barışı ıskalamadan geleceği kurmak” başlıklı toplantısında konuşmacıydınız. Ancak bu pratik sadece Diyarbakır’da gerçekleşiyor gibi bir izlenim var. Ne dersiniz? Barış üzerine sadece Diyarbakır’da konuşuluyor olması gelecek tasarısını güdük bırakmıyor mu?

DİTAM, barış arayışına odaklanan çalışmaları sadece Diyarbakır’da yapmadı; daha önce Hakkâri, Batman, Van, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Mersin’de bu minval üzerine toplantılar gerçekleştirildi. Toplantılara da sadece Diyarbakır’dan ya da bölgeden değil, Türkiye’nin farklı bölgelerinden ve kesimlerinden sivil toplum temsilcileri davet edildi. Bu toplantılar değerli; ancak haklısınız, bu toplantılara bilhassa son dönemlerde çok az rastlanır oldu. Bunun iki önemli nedeni var:

Biri, iktidarın Kürt meselesindeki güvenlikçi siyasetinin bir neticesi olarak sivil toplum örgütlerinin yoğun bir baskı altına alınmasıdır. Kendi söylediğinin haricinde bir ses çıkmasın ve karşıt/alternatif görüşler kamuoyuna ulaşmasın diye iktidarın toplumu bir cendereye sıkıştırması, sivil toplumun da geriye çekilmesine, kendine bir nevi oto-sansür uygulamasına neden oldu. Bu da en çok Kürt meselesinde kendini gösterdi. El yakan bir konu olarak Kürt meselesinden uzak durulur oldu.

Diğeri ise pandemidir. Dünyayı esir alan bu hastalık bir taraftan hemen her toplumsal sorunu ikincil kıldı; fiili ve düşünsel çabalar daha ziyade bu belanın nasıl defedileceğine hasredildi. Diğer taraftan ise insanların fiziki olarak bir araya gelmelerini imkânsız kıldı. Elbette, birçok çevrim içi toplantı yapıldı ama bunlar, yüz yüze toplantılar gibi ne verimli oldu ne de bir gündem oluşturdu.

Şimdi şartlar değişti mi yani?

Barışı konuşmayı güçleştiren bu şartlar şimdilerde değişiyor. Sivil toplum üzerindeki ölü toprağını atmaya çalışıyor, pandemi ile mücadelede de mesafe kat ediliyor. Dolayısıyla bundan sonraki süreçlerde bu türden çalışmaların artacağını varsayabiliriz. Diyarbakır’ın bu çalışmalarda başı çekmesi de aslında normal bir durum. Çünkü burada barış ihtiyacı da barış talebi de çok yüksek. Tarihi kimliği ve sembolik değeri de hesaba katıldığında, Diyarbakır’ın barış arayışların merkezi olmasında şaşılacak bir hal yok.

Barışın konuşulacağı yerlerden biri elbette Diyarbakır’dır ve zaten Diyarbakır, barışın konuşulduğu daha büyük toplantılara ev sahipliği yapmaya da gönüllü ve hazır görünüyor. Ama barış, sadece Diyarbakır’da konuşularak inşa edilebilir mi?

Barış salt Diyarbakır ile gelmez; hiçbir şehir bu kadar yükü kaldıramaz. Çözümün toplumsallaşması, siyasi ve sosyal hayatı belirleyen bir ağırlığa dönüşmesi ve siyasi aktörleri bu konuda tavır almaya zorlaması için, diğer şehirlerin de buna daha çok el vermesi gerekir. Barışa varmak zor bir iştir. Çünkü kırk yıldır süren bir çatışma var. Bu çatışma, maalesef bir “kültür”, bir “korku iklimi” yarattı. Keza siyasi ve iktisadi olarak güç devşiren gruplar oluştu. Gerek korku iklimini dağıtmak ve gerek çatışma taraftarlarının çatışmayı sürdürmeyi amaçlayan hamlelerini boşa çıkarmak için, barışı toplumun sahiplendiği bir fikir haline getirmek gerekir. Her bölgeden, her mahalleden ve her kesimden barışı savunan insanlar çıktığında, barış toplumsallaşır.

Bunun için de barış her yerde konuşulabilir bir mesele kılınmalı. Türkiye’nin dört bir yanından sivil toplum kuruluşları ve vatandaş inisiyatifleri, barışın olanaklarına ve güçlüklerine kafa yormalı. Siyasi aktörlere hem bir zemin sunmalı hem de onları harekete geçmeye teşvik etmeli. Barış ihtimali, ancak mümkün mertebe Diyarbakır’ın sesine ses katmakla büyür.

DİTAM’ın düzenlediği program henüz kamuoyunda konuşulmadan Konya’da bir Kürt aileye saldırı oldu ve 7 kişi katledildi. Bunun bir ırkçı saldırı olduğu iddia edildi ve toplum ikiye ayrıldı. Bu örnek üzerinden, barış olanaklarını tartışırken, kutuplaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aileler arasında on bir yıldır süren bir husumetin olduğunu hem katledilenlerin katliamdan önceki beyanlarından hem de yakınlarının katliamdan sonraki açıklamalarından anlayabiliyoruz. Fakat bu husumetin arada sırada nüksetmesinde ve böylesi tüyler ürpertici bir katliamla nihayetlenmesinde, katledilenlerin Kürt kimliğinin etkisi göz ardı edilemez. Nitekim hem katledilenler hem de onların avukatları, ailenin Kürt kimliği üzerinden tehdit edildiğini defaatle kamuoyuna ifade etmişlerdi. Göz göre göre gelen bir katliam var burada, bu nedenle evveliyetle adli ve emniyet yetkililerinin bu olaydaki sorumluluklarının ortaya çıkarılması icap eder.

Bir kısım insan, ateşin daha fazla harlanmaması için husumeti öne çıkardı ve katliamın etnik kimlik üzerinden konuşulmasını istemedi. Niyet halis olsa da bu tavır, konunun derinlikle ele alınmasını, varsa böyle bir saik, bunun açığa çıkarılmasını ve benzer olayların yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınmasını engellediğinden, sorunlu. Sadece bugün adaletin tecellisi için değil yarın toplumsal barışın korunması için de serinkanlı, ayrıntılı ve bütün yanlarıyla incelenmesi gereken bir olay var karşımızda. Bunu bir kutuplaşmanın vesilesi kılmak çok tehlikeli.

‘KUTUPLAŞMA DİYALOG ORTAMINI TIKAR’

Konya’dakine benzer olaylar, münferit gibi gösterilmek istense de barış hakkında konuşmayı zora sokmuyor mu?

Kör kutuplaşma birçok handikap barındırır: Gerçeğin bulunmasını zorlaştırır, ortak konuşma imkânlarını tahrip eder, sorunların çözümünü engeller, beraber yaşamanın zeminini tahrip eder. Siyasi gayelerle kutuplaşmanın tahkim edilmesi, bir toplumda barışın kurulmasını çok zorlaştırır. Çünkü barış, elden geldiğince çok sayıda aktörün dâhil edildiği süreç ya da süreçlerle inşa edilir. Ne kadar çok sayıda aktör sürece katılırsa, barışa ulaşma şansı o kadar artar. Oysa keskin bir kutuplaşma ortamı, barış için gerekli olan diyalog kanallarını tıkar. Tarafların birbirlerine karşı yumruklarını sıktıkları bir vasat, basit bir kıvılcımı bir yangına dönüştürme potansiyeli taşır. Günlük sorunları bile ağırlaştırmaya müsait bu atmosferde, barışı kurmak çok güç olur. Bu nedenle başta siyasiler olmak üzere herkese düşen, dikkatli bir dil kullanmaları ve çok yükseklerde seyreden mevcut kutuplaşmayı aşağı çekmeye gayret etmeleridir. Sayısı giderek artan meşum hadiseler bunun ertelenemez bir sorumluluk olduğuna işaret ediyor.

Benzer bir kutuplaşma yangının çıktığı bölgelerde gelişti. Bazı insanlar yol kesip kimlik kontrolü yaptı. Kimdi bunlar? Yaptıklarının suç olduğunun farkında mıydılar? Suç işleme cesaretini nereden buldular?

Max Weber’den beri modern devlet “güç/şiddet tekeli” üzerinden tanımlanır. Güç/şiddet sadece devlet tarafından kullanılır, onun tekelinde, onun denetimindedir. Devletin dışında birtakım kişi ya da gruplar, devlet yerine geçip güç kullanmaya başlarlarsa orada işler rayından çıkar, bir kakofoni olur. Herkes kendince kural koymaya, suçlu ya da şüpheli gördüklerini cezalandırmaya kalkarsa kamu düzeni ortadan kalkar. Orman yangınlarının ertesinde bazı mahallelerdeki tablo tam da buydu. Kendinde devlet gücü vehmeden eli silahlı kişiler yol kestiler, kimlik kontrolü yaptılar, sabotajcı olduğundan şüphelendikleri şahısları linç etmeye kalkıştılar.

Kabul edilebilir bir tablo değil bu. Sokaktan bir çocuk çevirip sorsanız bile, bu davranışların suç teşkil ettiğini size söyler. Elbette bunlar da yaptıklarının suç olduğunun farkındalar. Ancak kamu düzenini korumakla görevli olanlar, buna sert tepki vermedikleri için, hatta sırtları sıvazlandığı için, bu eylemleri yapmaktan imtina etmiyorlar. Eğer ilk yapıldığında yetkililer, eline silah alıp vatandaşın haklarını ihlal eden ve güvenliğini tehlikeye atan kişilerin hukuk dairesinde en ağır şekilde cezalandırılacağını kesin bir dille kamuoyuna açıklasalardı, bu hukuk dışılıklar bıçakla kesilir gibi kesilirdi.

Siviller tarafından kimlik kontrolünün yapıldığını duyan Türkiye’deki Kürtler ile Federe Kürdistan Bölgesindeki Kürtler, Ege ve Akdeniz’deki tatil rezervasyonlarını ertelediler ya da iptal ettiler. Bunun nedenlerinden biri ırkçı saldırıya uğramak endişesi ise diğeri de hükümetin yetkili kurumlarının bu olay karşısında sessiz kalması olabilir mi?

Orman yangınlarının başlamasının hemen ertesinde aslı astarı olmayan sabotaj iddiaları etrafı kapladı. Elde hiçbir veri yokken ormanların yakıldığı, kundaklandığı söylentisi bir çığ gibi yayıldı ve durumdan vazife çıkaranlar ellerinde silahlarla meydana çıkıtlar. Fakat sonradan bu sabotaj iddialarının boş çıktığı görüldü; Ankara’da akli dengesi yerinde olmayan biri, Aydın’da eğlenmek için ormana giden beş kişi ve hatta Manavgat’ta yangını söndürmek için kendini tehlikeye atan iki kardeş bile “sabotajcı” oldukları gerekçesiyle, azgın bir güruh tarafından az kalsın linç ediliyorlardı.

Yangınlarla ilgili en tehlikeli oyun ise, yangınlardan Kürtlerin sorumlu tutulmasıydı. Hızla dolaşıma sokulan yalan yanlış haberler ve eski videolarla Kürtler hedef haline getirildi. Son dönemde Afyon, Ankara ve Konya’da Kürtlere yapılan saldırılar da hesaba katıldığında, Kürtlerin endişelenmeleri ve önlem olarak da tatil planlarını iptal etmeleri ya da ertelemeleri beklenen bir tepki. Plakanızın 21 olmasının veya kimliğinizde Diyarbakır, Van, Hakkâri, vb. yazmasının sizin için tehlike teşkil ettiğini düşünüyorsanız, tedirginlik duymamanızın imkânı yok. Elbette bu ruh halinin oluşmasında birincil derecede sorumlu siyasi iktidardır.

‘HUKUK DIŞILIK KONTROL KAYBINDAN’

Hükümet ya da İçişleri Bakanlığı sivillerin kimlik kontrolü yapmasıyla ilgili neden hemen etkili bir açıklama yapmadı, gerekli önlemleri almadı? Mesela ellerinde silahlarla kimlik soranlar, muhaliflere yönelik uygulamalarda gördüğümüz gibi, olası bir lincin önüne geçmek için hemen gözaltına alınamaz mıydı?

Şüphesiz, yapabilirdi ve yapmalıydı. “Devletin askeri, polisi, savcısı ve hâkimi varken, siz hangi hakla vatandaşa kimlik sorar, onları tutar ya da suçlarsınız?” diyerek hareket geçmeli ve suç içeren bu fiilleri yapanlar hakkında hukuku işletmeliydi. Devlet olmanın gereği budur; ancak bu şekilde hukuk dışı yola sapanların önünü kesebilirsiniz. Fakat bu gerekli tepki gösterilmeyince, eli silahlı kişiler fotoğraflar ve videolarla yaptıklarını gururla paylaşacak kadar pervasızlaştılar.

Bu tablonun oluşması birbiriyle irtibatlı iki nedene bağlanabilir: Birincisi, yangınların altında “sabotaj”, “kundaklama”, “terör saldırısı” olduğu algısını beslemeyi, iktidarın kendi siyasi menfaatleri için daha doğru bulmasıdır. Böylelikle kendi zaaf ve eksikliklerinin sorgulanmasının asgariye indirgemeyi hesaplamasıdır. İkincisi de kontrol kaybıdır. İşin aslı bu yangınlar, iktidarın hem orman yangınlarına hazırlıkta hem yangınla mücadelede ve hem de kaynakları doğru yerde kullanmada ne denli yetersiz kaldığını çok açık bir şekilde gözler önüne serdi. Kontrolü kaybetmiş bir yapı görüntüsü sergiledi iktidar ve bütün bu hukuk dışılıklar da bu kontrol kaybının bir eseri.

‘AK PARTİ SEÇMENİ İÇİN ALTERNATİFLER MEVCUT’

DİTAM’ın toplantısı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Diyarbakır’ı ziyaretinden kısa sayılabilecek bir süre sonra gerçekleşti. Erdoğan’ın Diyarbakır’a gelişi sokakta bir heyecan yaratmadı ve zaten Erdoğan’dan bir beklenti de hissedilmedi. Sizce Erdoğan Diyarbakır’a neden geldi?

Seçim hesapları, bu ziyaretin en temel nedenidir. AK Parti’nin Kürt seçmenleriyle, özellikle büyük şehirlerde yaşayan Kürt seçmenleriyle arasındaki mesafe açılıyor. Bugüne kadar AK Parti’ye omuz veren seçmenlerin bir kısmı, AK Parti’nin geldiği noktadan büyük bir rahatsızlık duyuyor. Ayrıca, geçmişten farklı olarak, AK Parti seçmeni için artık siyasi arenada alternatifler de mevcut. Yani AK Parti ile bağını koparan seçmen için gidilecek yeni adresler var.

Kürt seçmenin desteğini kaybetmek ise, AK Parti için -tabiri caizse- bir hayat-memat meselesi ve AK Parti bunu 2019 yerel seçimlerinde acı bir şekilde tecrübe etti. Kürtlerin oyunu alamadan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığını kazanabilme şansı çok düşük. Dolayısıyla AK Parti ve Erdoğan, Kürtlerle olan ve eprimiş bağlarını onarmak mecburiyetinde. Diyarbakır’a Erdoğan bunun için geldi, çözüm sürecini sahiplenerek köprüleri onarmaya dönük mesajlar verdi. Ancak tek başına bu mesajın Erdoğan ve AK Parti’ye yeteceği kanısında değilim.

‘HDP’Yİ KAPATMAK ÇÖZÜM DEĞİL, ACZİYET İFADESİ’

HDP, bütün sorunların sorumlusuymuş gibi bir algı yaratılarak kapatılmak isteniyor? HDP kapatılırsa sorunlar çözülecek mi? Yoksa bu, hükümetin bir seçim yatırımı mı olacak? Hükümet, kapatılan HDP’nin oylarını alabilecek mi?

Bugün HDP tarafından temsil edilen siyasi gelenek 1990’da siyaset sahnesine çıktı. Aradan geçen otuz yıllık süre zarfında bu geleneğin birçok partisi ya kapatıldı ya da kapatılma tehdidi altında kendini feshetmek zorunda kaldı. Eğer partilerin kapısına kilit vurulmasıyla bir sorun hallolsaydı, şimdiye kadar çoktan hallolmuş olurdu. HDP’yi kapatmak bir çözüm değil, bir acziyet ifadesi.

İktidar ortaklarının parti kapatma mevzuunda mutlak bir fikir birliği içinde olduklarını sanmıyorum; bu, MHP’nin zorlaması gibi duruyor. HDP’nin kapatılması halinde, o partinin seçmenleri AK Parti’ye kaymaz, kendisine yeni bir mecra bulur. HDP’yi kapatmak, özellikle cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AK Parti’ye ve Erdoğan’a ağır bir maliyet çıkarabilir. Çünkü partinin kapatılması HDP seçmeninin Erdoğan karşıtlığını bileyler. Erdoğan da partisi de bunun farkında olsalar gerektir.

Hükümetin Kürt meselesine karşı 2015’ten bu yana aldığı tutum; İçişleri Bakanı’nın meseleyi ifade ediş biçimi; “yandaş medya”nın üslubu… bütün bunların sonucu, memleketin batı illerinde otobüste, kafede, tarlada Kürtlere yönelik saldırılar olarak çıkıyor karşımıza. İçinde bulunduğumuz durum böyle tarif ediliyor. Bütün bunları göz önüne alarak klasik soruyu sormak isterim: Ne olacak memleketin hali?

Çözüm sürecinin bitmesinden bu yana takip edilen siyasetin, bin bir zorlukla elde edilmiş demokratik birikimi harcadığı ve ülkeye otoriter bir havayı egemen kıldığı aşikâr. Memleketin memnun olunacak bir hali yok. Yine de enseyi karartacak değiliz.

Karl Popper tarihe “zorunluluk” değil “sorumluluk” penceresinden bakmamız gerektiğini söyler. Tarihin mecburen nereye akacağını, gelecekte neler olacağını bilemeyiz. Ancak olmasını istediğimiz şeyler için çalışabilir; yanlış gördüklerimizi düzeltmek için sorumlulukla hareket edebiliriz. Bu perspektiften Türkiye’deki demokrasi, özgürlükler ve Kürt meselesine bakıldığında, birtakım imkânlar ve zorluklar var. Çözüm taraftarlarının yükümlülüğü, imkânları güçlendirip zorlukların tesirini düşürmenin yollarını aramak, barış için çalışmaktır. Umarız sonu hayrolur…

Önceki İçerik“20 yıl önceki halimizle aramızda devasa bir fark var”
Sonraki İçerikABD’den vatandaşlarına Türkiye uyarısı: “Hükümeti eleştirmek tutuklama ile sonuçlanabiliyor”