Anasayfa / Çeviriler / ÇEVİRİ | Mesele sadece Fransa değil: Avrupa’nın siyasi merkezi çöküyor

ÇEVİRİ | Mesele sadece Fransa değil: Avrupa’nın siyasi merkezi çöküyor

Avrupa’nın merkez partileri, köklü değişim vaat eden popülist hareketlere giderek daha fazla yönelen gençlerin ve çalışan kesimlerin desteğini kaybediyor.

The New York Times’ın Berlin merkezli Avrupa muhabiri Steven Erlanger, 20 Ekim’de yayımlanan analizinde Fransa’daki isyanların Avrupa genelinde merkez siyasetin yaşadığı krizin bir yansıması olduğunu yazdı. Gençler ve işçi sınıfı geleneksel partilerden uzaklaşırken aşırı sağ ve radikal sol güç kazanıyor. Erlanger’a konuşan Nobel ödüllü Daron Acemoğlu’na göre krizin temelinde liberal demokrasinin refah ve daha iyi bir gelecek vaatlerini yerine getirememesi var: “Liberalizm yeniden yükselecekse merkezinde işçi sınıfı olmalı.”

Avrupa’nın en büyük ve en önemli ülkelerinde merkez partileri zor durumda. Düşük ekonomik büyüme, yüksek enflasyon, büyük kamu borçları ve gençlerin geleceğe ilişkin karamsarlığı, aşırı sağ ve aşırı soldaki protesto hareketlerini ve popülist partileri güçlendiriyor.

Fransa’da okullara yeterli kaynak ayrılmamasına karşı başlayan protestoların kitlesel ayaklanmalara dönüşmesi bunun çarpıcı bir örneği. Ancak bu gelişme, yıllardır biriken daha büyük bir sorunun sonucu: Liberal demokrasinin, özellikle gençlere ve ücretli çalışan sınıflara daha iyi bir gelecek sunma vaadini yerine getiremediği düşüncesi.

Avrupalılar arasında, geleneksel merkez sol ve merkez sağ partilerin gerçek alternatifler sunmadığı, bu partileri yöneten eğitimli seçkinlerin yoksullarla, işçilerle ve gençlerle bağlarını kopardığı düşüncesi giderek yaygınlaşıyor. Büyüyen bütçe açıkları, kamu harcamaları ve faiz yükü karşısında hükümetler de bu hoşnutsuzluğa cevap verebilmek için ellerinde fazla seçenek kalmadığını düşünüyor.

Bunun yerine seçmenler, Fransa’da cumhurbaşkanlığı anketlerinde ilk sırada bulunan Marine Le Pen’in aşırı sağcı Ulusal Birlik partisine veya ikinci sıradaki Jean-Luc Mélenchon’un radikal solcu Boyun Eğmeyen Fransa hareketine yöneliyor. Almanya’da ise aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) ile radikal solcu Die Linke (Sol Parti) güç kazanıyor.

Önümüzdeki yıl Avrupa’nın en kalabalık dört ülkesinde, İspanya, Fransa, İtalya ve Polonya’da önemli seçimler yapılacak. Bu ülkelerin tamamında daha radikal partiler ciddi bir meydan okuma oluşturuyor. Hafta sonunda protestoların patlak verdiği İtalya’da bile sağcı Başbakan Giorgia Meloni, kendisinden daha sağda konumlanan eski general Roberto Vannacci’nin rekabetiyle karşı karşıya.

HEC Paris’te Avrupa hukuku profesörü Alberto Alemanno’nun yakın zamanda dikkat çektiği gibi, Çekya, Finlandiya, Slovakya ve Hırvatistan hükümetlerinde de aşırı sağcı partiler bulunuyor. Slovenya hükümeti ise böyle bir partinin dışarıdan desteğine dayanıyor. Daha da sağdaki hareketlerin rekabeti, bu partilerden bazılarını şimdiden tutumlarını sertleştirmeye itiyor.

Pew Araştırma Merkezi’nin düzenli kamuoyu yoklamalarına göre demokrasinin işleyişinden duyulan memnuniyet ciddi biçimde azalıyor.

Bu yıl yapılan araştırmada Fransa’da halkın yüzde 69’u demokrasinin işleyişinden memnun olmadığını söylüyor. İspanya’da bu oran yüzde 68, İtalya’da yüzde 62, yıllarca Sovyet işgali altında kaldıktan sonra demokrasiye geçen Polonya’da yüzde 47. ABD’de ise yüzde 69.

Merkez siyasete duyulan güvenin ve geleceğe ilişkin iyimserliğin azalmasının birçok açıklaması var. Ancak Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu meseleyi basitçe özetliyor:

“Demokrasiyi artık çantada keklik görmeye başladık.”

Acemoğlu’na göre liberal demokrasi, sıradan vatandaşlara, özellikle de geniş işçi sınıfına verdiği sözleri tutamadı.

“Liberalizm yeniden yükselecekse bunun merkezinde işçi sınıfı olmak zorunda.”

Refahın paylaşılması

Fransa’da başlayan protestoların hızla ülke geneline yayılması, yüksek enflasyondan ve faiz oranlarından, özellikle de enerji fiyatları ile borçlanma maliyetlerindeki artıştan şikâyetçi işçilerin ve emeklilerin de gösterilere katılması, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un merkez sağ hükümetinin ve daha genel olarak liberal demokrasinin büyük bir başarısızlığına işaret ediyor.

Birçok kentte protestoların şiddet olaylarına dönüşmesinin, göç ve asayiş sorunları üzerinden liberal düzene karşı çıkan Le Pen’e yarayacağı düşünülüyor.

MIT profesörü Acemoğlu, yakın zamanda yayımlanan Liberal Demokrasiye Ne Oldu? adlı kitabında hem sorunun nedenlerini analiz ediyor hem de çözüm önerileri sunuyor.

Acemoğlu, son yarım yüzyılda yaşanan ve toplumda yaygın yabancılaşmaya, düzen karşıtı duyguların güçlenmesine yol açan iki temel başarısızlıktan söz ediyor.

Birincisi, refahın toplumun geniş kesimleriyle paylaşılamaması.

Bu durum özellikle otomasyon, küreselleşme ve hızla artan eşitsizlik nedeniyle ağır darbe alan ücretli çalışan sınıfları etkiledi. Şimdi aynı kesimler yapay zekânın gelecekte yaratacağı sonuçlardan da büyük endişe duyuyor.

Acemoğlu’na göre siyasi liderler, seçmenlerle yaptıkları toplumsal sözleşmenin temel unsurlarından birini unuttu: Gündelik hayatın altyapısını işler durumda tutmak.

Yollardan eğitime, sağlık hizmetlerinden temel kamu hizmetlerine kadar vatandaşların günlük yaşamını sürdürebilmesini sağlayan sistemlerin düzgün çalışmasını güvence altına almak.

İkinci başarısızlık ise Acemoğlu’nun “yukarıdan aşağıya kültür siyaseti” olarak adlandırdığı olgu.

Batı dünyasında üniversite eğitimi almış seçkinler, geleneksel sosyalist partilerde ve işçi sınıfı partilerinde bile hâkim konuma geldi. Acemoğlu’na göre bu seçkinler, bir zamanlar bu partileri destekleyen insanların kaygılarını küçümsüyor, hatta onlara tepeden bakıyor.

Sonuç olarak işçi sınıfından seçmenler, özellikle Fransa ve Almanya’da, radikal sol ve daha da belirgin biçimde aşırı sağ popülist partilere yöneliyor.

Bu gelişme geleneksel değerleri tehdit ediyor, tarihsel olarak farklı toplumsal kesimleri bir araya getirebilen büyük merkez partilerini küçültüyor ve parlamenter demokrasinin işleyişini zorlaştırıyor.

Britanya’da 2024 seçimlerinde ülke siyasetine uzun süredir hâkim olan İşçi Partisi ile Muhafazakâr Parti’nin toplam oy oranı, yüz yılı aşkın sürenin en düşük seviyesine geriledi. Aşırı sağcı Reform UK partisi geçen yıl anketlerde hızla yükseldi; ancak o zamandan bu yana bir miktar geriledi.

Amerikan-Alman Konseyi Başkanı Steven E. Sokol’a göre merkez partilerin yeniden seçmenlerin güvenini kazanabilmesi için onları yalnızca dinlediklerini değil, onların yaşadıkları sorunları gerçekten anladıklarını da göstermeleri gerekiyor.

“Bütün bu ülkelerde değişmeyen bir şey var: Geride bırakıldığını hisseden, çevresinde gördüğü refahın ve güvenliğin bir parçası olmadığını düşünen insanlar.”

Merkez baskı altında

Almanya, merkez siyasetin tükenişinin ve parçalanmasının bir başka örneğini oluşturuyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana demokratik Almanya’yı dönüşümlü olarak yöneten merkez sağ ve merkez solun büyük halk partileri, yani Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve ortağı Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD), giderek güç kaybediyor.

Sokol’a göre işçiler ve gençler AfD ile Die Linke gibi daha radikal partilere yöneldikçe bu geleneksel partilerin toplumsal tabanı eriyor.

Artık tutarlı koalisyonlar kurmak da giderek zorlaştığından, iki büyük halk partisi sürekli tartışmaların yaşandığı bir koalisyona mahkûm olmuş durumda.

Bu koalisyon giderek daha fazla tepki çekiyor ve ekonomik büyüme ile güvenliği sağlayamayan bir hükümet olarak görülüyor.

CDU’nun önde gelen milletvekillerinden Norbert Röttgen’e göre eski Başbakan Angela Merkel döneminde parti merkeze yöneldi, ancak açıkça görülen sorunlar karşısında bile risk almaktan kaçındı.

Bu sorunlar arasında artan göç, Çin’e yönelik ihracat pazarının daralması, Rusya ile gerilimlerin keskinleşmesi ve yavaş ekonomik büyüme vardı.

Röttgen’e göre CDU’nun merkeze kayması ve Merkel’in geniş çaplı göçü kabul eden politikaları, partinin geleneksel muhafazakâr seçmenlerinin önemli bir bölümünü uzaklaştırdı.

Böylece sağda bir boşluk oluştu. Bu boşluğu dolduran AfD, artık CDU’nun işçi sınıfından gelen geleneksel seçmenlerini de kendisine çekiyor.

Röttgen bu açmazı şöyle anlatıyor:

“Ama sorunlarımızı gerçekten çözebilmek için parlamentoda çoğunluklara ihtiyacımız var. İşte bizim paradoksumuz da bu.”

Röttgen’e göre Sosyal Demokratlar da Acemoğlu’nun birçok sol parti için tarif ettiği yolu izledi. Entelektüel seçkinler ve solcu akademisyenler partiyi ele geçirdi ve onu geleneksel seçmenlerinden kopardı.

Almanya’daki güncel kamuoyu araştırmalarının ortalaması, işleyen bir merkez koalisyonu kurmanın ne kadar zorlaştığını gösteriyor.

AfD yüzde 28 civarındaki desteğiyle ülkenin en popüler partisi. CDU/CSU yüzde 19,8 ile ikinci sırada. Yeşiller yüzde 15, Sosyal Demokratlar ise yalnızca yüzde 13,1 düzeyinde. SPD, yüzde 11,3 desteğe sahip Die Linke’nin ancak biraz önünde bulunuyor.

Her iki geleneksel parti de nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda kendi içinde bölünmüş durumda.

Hristiyan Demokratlar arasında AfD’ye daha fazla yaklaşılması, hatta yalnızca onun bazı politikalarının taklit edilmesiyle yetinilmeyip partiyle doğrudan yakınlaşılması gerektiğini savunanlar var.

Sosyal Demokratlar ise hem Yeşiller hem de Die Linke karşısında kendilerini koruyabilmek için daha sola kayıp kaymamayı tartışıyor.

Parçalanmış bir Avrupa

Bulgaristan’daki Liberal Stratejiler Merkezi’nin Başkanı ve Viyana İnsan Bilimleri Enstitüsü araştırmacısı Ivan Krastev’e göre yaklaşan dört önemli seçim ve bu ülkelerde aşırı sağın yarattığı çekim gücü Avrupa siyasetinde büyük bir dönüşüme yol açacak.

Krastev, parçalı hükümetlerin ortaya çıkacağını öngörüyor.

Sağ koalisyonların içinde muhtemelen küçük aşırı sağ partiler de yer alacak. Bu partiler, ana akım sağ partileri kendilerine bağımlı hale getirerek merkeze yaklaşmalarını engelleyebilecek.

Krastev’e göre bu partiler başarılı olduklarında Avrupa Birliği onları hızla normal siyasi aktörler olarak kabul etmeye çalışacak.

“Çünkü aksi halde Avrupa Birliği işleyemez. Ama bu da insanların kendilerini daha güvende hissetmesini sağlamıyor.”

Önümüzdeki baharda yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimi bu bakımdan belirleyici olacak.

Le Pen’in kazanması Brüksel, euro, NATO ve Avrupa’nın Ukrayna’ya desteği açısından önemli sonuçlar doğurabilir.

Acemoğlu ise seçmenlerin öfkesini dışlayıcılık yerine kapsayıcılık doğrultusunda harekete geçirecek, geniş toplumsal kesimleri bir araya getiren bir popülizm öneriyor.

Bunun merkezinde ekonomik talepler bulunmalı.

“Temel hedef, üniversite diploması olmayan, farklı becerilere sahip insanlar için istihdam yaratmak, ücretlerin yükselmesini sağlamak ve mesleki ilerleme yolları açmak olmalı.”

Acemoğlu’na göre bunun için refahın toplumun bütün kesimleriyle paylaşılmasını hedefleyen bir siyasi programa ihtiyaç var.

“İşte bu yüzden yapay zekâ ve onun nasıl kullanılacağı hayati önem taşıyor.”

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın