Anasayfa / Haberler / Hem cemaate hem de iktidar tarafındaki ilim sahibi müminlere birer hakikat çekirdeği

Hem cemaate hem de iktidar tarafındaki ilim sahibi müminlere birer hakikat çekirdeği

İşadamı Vuslat Bayoğlu’dan Gülen cemaati ve iktidara mektup: “2012’de başlayan bu mücadelenin kaybedeni olarak kardeşler arasındaki kan davasını sona erdirmek, sevad-ı azam ilkesi gereğince dilini ve eylemlerini ehli sünnet çizgisine çekmek Cemaat içinde sözü dinlenen herkesin boynunun borcudur.”

10 yıldır hayatlarının normale dönmesini bekleyen insanların, Toplumsal Barış Projesiyle artan umutları hep aynı iddiaya çarpıp sönüyor: Su uyur FETÖ uyumaz. Acırsak acınacak hale geliriz. Mücadeleyi elden bıraktığımız anda yeniden canlanırlar.

10 yıldır hapiste ya da hapis tehdidi altında olan, işi gücü elinden alınmış, kendi ülkesinde parya olan ya da başka bir ülkede herşeye sıfırdan başlamak zorunda kalmış insanların “sarsılmaz” bir dava asabiyesi olduğuna, boş bırakıldıkları anda 14 Temmuz 2016 dinamizmine döneceklerine inananların başlıca referansı “Haşhaşiler”di. Başkalarının çaresizliğini paraya ve güce çevirenlerin bu söylemi diri tutmaya çalışması anlaşılabilir. Devletin kadife eldivensiz demir yumruğunun hep bu insanların tepesinde olması bu düzenin devamını sağlar. “İrrasyonel ilan edersen anlamaya çalışmana gerek kalmaz”  tavrı da insanların meramını anlatmasını ve toplumsal onarım çabalarını yasaklar. Ancak  soğuk “doğruları” değil, zamansız ve koşulsuz adalet duygusunu kendine rehber edinmiş ilim sahibi insanların hala aynı yerde durması anlaşılamaz bir durumdur. 

Öncelikle “Haşhaşi” diyerek referans verilen Hassan Sabbah’ın fedailerini Haçlı kronikleri ve Marco Polo seyahatnamesinden okumaktan kaynaklı bir odak kayması söz konusu. 

Fedailerin sırrı; sahte cennetten değil, Şii gelenekte nesiler boyu canlı tutulan büyük öfkeden ve özgün bir düşünce sistemi kuran Hasan Sabbah’ın kesintisiz  liderliğinden geliyordu.  

Fethullah Gülen ise var olan Sünnî–Nurcu geleneği derledi, sadeleştirdi ve yaygınlaştırdı. Kurucu değil, yorumlayıcı ve aktarıcı bir liderdi. Son çeyrek asırdır  Amerikan taşrasında, gündelik hayattan uzak bir merkezden liderlik yapıyordu. Yapı bu tek zihnin disiplini ve otoritesi üzerine kurulmuştu ve bu lider karizması miras bırakılabilir değildi. Nitekim de öyle oldu. 12 kişilik yönetici heyetin, hayatta olmayan liderin resmini tamamlayan bir yap bozun parçaları gibi davranmaktan başka ellerinden bir şey gelmiyor. Masa ve koltuk gibi semboller üzerinden lider kültüne tahkimat yapıyorlar. Bir gelecek vizyonu ortaya koyamıyor, bir çözüm stratejisi geliştiremiyorlar. Ulvi hedefler için tutulan pragmatist yollarda  büyümek uğruna ilkeler büküldüğü için yaşamsal kriz anında başvurulacak bir “hakikat çekirdeği” kalmadığından,  “Dik duracağız, eğilmeyeceğiz” gibi ödünç sloganlara tutunup  “vadedilmiş” ilahi kurtuluş gelene kadar zamana oynuyorlar. Gizli formulü ayyuka çıkmış bir terkibi eşsizmiş gibi şişeleyerek satabileceklerine inanıyorlar hala. 

Halbuki Cemaatin üzerine inşa edildiği teorik temel Nurculuk, bu büyüklükte bir kırılma yaşanması durumunda yürünecek yolun “ezici çoğunluğun bulunduğu ana akım” anlamına gelebilecek  Sevâd-ı âzam olduğunu söyler. Ehl-i Beyt sevgisi çok açık olan Nursi gibi Gülen de Kerbela acısını bir kan davasına dönüştürmeyen Ehl-i Sünnet çizgisinde hizalanmıştır. Bugün Cemaatin kendine göre bir Kerbela yaşadığını kabul edersek “Dik duracağız, boyun eğmeyeceğiz, direneceğiz” söylemi ne  ehl-i sünettir, ne sevâd-ı âzamdır ne de cemaatin 50 yıllık uygulamalarıyla örtüşür. 

Doğabilecek tüm riskleri göze alarak Cemaat Abilerinin Erdoğan’la 2012 yılından itibaren bir bilek güreşine tutuştuğunu kimse inkar edemez. “Kim başlattı?” sorusunun cevabı muğlak olabilir ancak kronolojiye bakılınca eli arttıranın hep Cemaat tarafı olduğu acı bir tablo gibi Wikipedia’da duruyor. 15 Temmuz’u kim yapmış ya da kurgulamış olursa olsun, sonuçlarından Cemaat birinci ya da eşit derecede sorumludur. Sorumluluğuna sahip çıkmak hem yetişkin olmanın gereğidir hem de mümine yakışandır. 2012’de başlayan bu mücadelenin kaybedeni olarak kardeşler arasındaki kan davasını sona erdirmek, sevad-ı azam ilkesi gereğince dilini ve eylemlerini ehli sünnet çizgisine çekmek Cemaat içinde sözü dinlenen herkesin boynunun borcudur.  Unutmayalım ki; Kerbela’da buğz edilen galip gücün içinden kısa bir zaman sonra İslam tarihinin en parlak halifesi Ömer bin Abdülaziz çıkmıştı.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın