Nihal Bengisu Karaca: “10 büyükelçi yargıya seslenmiyor… Hükümete sesleniyor”

"Büyükelçilerin çağrısı bu şartlarda dahi, elbette nahoş, Türkiye’yi yönetenler tarafından da en hafifinden densizlik olarak algılanması mukadder bir çıkıştı. Ancak başka seçenekler vardı. Sert bir cevap verirsiniz, “Yargımıza güveniyoruz, siz önce kendi söküğünüzü dikin” der, geçer gidersiniz.10 büyükelçiyi persona non grata (istenmeyen şahıs) ilan etmek ve ülkeden çıkarmak gibi maliyetleri olacak bir işe kalkışmazsınız. Umarım Dışişlerindeki birkaç adamın ikna çabaları işe yarar da saatler sonra bir yumuşama görürüz. Aksi takdirde pazartesi günü kur politikasının iyice kırılganlaştırdığı ekonomi açısından çok daha kötü bir tabloya uyanırız. "

Habertürk.com yazarı Nihal Bengisu Karaca, bugün (24 Ekim) yayınlanan köşe yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Osman Kavala’ya özgürlük isteyen 10 büyükelçinin istenmeyen adam ilan edileceğini açıklamasını eleştirdi.

Karaca’nın yazısı şu şekilde:

“Daha Merkez Bankasının ikinci faiz indirimi nedeniyle doların 9.60 TL’ye ‘vurmasını’ tam idrak edememiştik ki, başımıza bir de Osman Kavala’nın AIHM’in verdiği karara dayanarak serbest bırakılması çağrısı yapan 10 büyükelçinin ‘persona non grata’ ilen edilmesi gündeme geldi.

Aptalca bir çağrıydı. Çünkü bir; Osman Kavala’ya fayda ya da avantaj sağlamış değiller. İkincisi, Cumhur İttifakına, ‘Batı’yı Türk halkına şikayet etme’ müsabakasında ipi göğüsleme fırsatı verdiler. Nereden baksanız ahmakça.

Nitekim düne kadar Kavala’nın tutukluluğunu hiçbir şekilde savunamayan trol çeteleri bakıyorsunuz şimdi, on büyükelçi üzerinden meydan okuyor, gövde gösterisi yapıyor. “Biz işte böyle, emperyalistlere pabucunu ters giydiririz” filan diyorlar.

Şaka gibi.

İnsan merak ediyor tabii, anti-emperyalist mücadele acaba Türk Lirasını döviz karşısında haysiyetsizleştirerek mi yapılır? TL’yi Etiyopya parası ayarına düşürerek mi yapılır? Anti-emperyalist mücadele ülkenin dezavantajlı işçi sınıfının, mavi yakalısının kas gücünü ve emeğini değersizleştirerek mi yapılır? Emperyalizmle mücadele acaba ülkeyi ucuz iş gücü cenneti haline getirerek mi yapılır? Kendi yetebilirliği ve ödediği vergilerle devleti ve kamusal hattâ toplumsal düzeni ayakta tutan orta sınıfın küçülmesi, borçlanması, sendeleyerek düşmesi midir emperyalizmle mücadele? ‘Doların yükselişi ihracatçıya yarıyor, büyüme rakamımız da artıyor’ diyerek mi yerli ve milli olunacak? Emperyalizme direniş diye, bu ülkenin en temel kaynakları arasında olan nitelikli insan kaynağının beyin göçü olgusuyla Batılı ülkelere transferine sebep olarak Batı’ya karşı bir şey başarmış mı oluyorsunuz mesela? Yoksa yetiştirilmesinde hiçbir payı olmadığı halde o insanları alıp kendi refahı için çalıştıran Batı mı kazançlı çıkıyor buradan? Beyin göçüne sebep olunarak mı yapılır? Yargı bağımsızlığı gibi temel bir ilkeyi uluslararası düzeyde parodiye dönüştürerek mi yapılır?

Kendisini ‘yerli ve milli’ sayan topluluklar maalesef bu soruları sormuyor, soranı da itibarsızlaştırmak için elinden geleni yapıyor.

Buna mukabil muhaliflerde de tuhaf bir şaka şenlik hali: “Yapamazlar ki…”

Neyi yapamayacak arkadaş? Çıkış yoksa, imkanlar tükenmişse yapar. Yapamaz dediğiniz/dediğimiz her şey oldu memlekette.

Türkiye Malezya mı oluyor diye bir endişeli modern tavrı vardı bir zamanlar. Biz de derdik ki, yok yahu, Türkiye ne İran oluyor ne Malezya oluyor. Türkiye sadece Türkiye oluyor.

Şimdi ise, Malezya olsak fena değilmiş aslında noktasındayız.

Durum ciddi.

Ülkenin henüz delirmediği için durumun mahiyetini kavrayan kafaları Cumartesiyi Pazara bağlayan gecenin tamamında uyuyamadı.

Gözler kulaklar Dışişlerinde Cumhurbaşkanı’nı ikna etmek için harcanan çabanın sonuç alıp almayacağındaydı. Ne garip, uyunamayan gecelerin artması, artık bir normallik alameti.

YARGIYA DEĞİL, YARGIYI KONTROL EDEN HÜKÜMETE ÇAĞRIYDI

Normallik demişken…

Normal bir zamanda, normal bir ülkede olsaydık büyükelçilere elbette şunu derdik: Siz ne hakla Türkiye’nin bağımsız yargısına müdahale ediyorsunuz?

Ama adamlar ülkemizde siyasi refleksle tutuklama yapılıp, uluslararası baskı ile tahliye kararı verildiğini öğrendi bir kere.

Rahip Brunson vakası örnek. Deniz Yücel vakası örnek.

10 büyükelçi yargıya seslenmiyor yani…

Hükümete sesleniyor.

Osman Kavala’nın birinden aklanıp öteki tarafından kıskaca alındığı bomboş iddianameler silsilesine dayanan tutukluluğunu, siyasi bir intikam davası olarak görüyorlar ve siyasi yetkiliye çağrı yapıyorlar.

“İnsan hakları evrenseldir, yerel yöneticinin sübjektif gerekçeleriyle eğilip bükülemez, ihlal edilemez, insan hakları kimsenin keyfinin inhisarında değildir, sahip olduğun anayasa ve uluslararası sözleşmeler gereği AIHM kararına uymalısın” diyorlar özetle.

Osman Kavala sadece altı boş iddianamelerle birden fazla dava için 4 yıldır tutuklu yargılanan bir işadamı değil.

Batı ile iyi bağlantılar kurmuş, iyi dostluklar geliştirmiş bir işadamı. Kaçmak istese, ülke dışına çıkmayı ondan daha hızlı başarabilecek kimse yoktu, o derece.

Böyle birini, kaçma şüphesiyle dört yıl tutuklu yargılar ve kanıt olarak da ‘efendim baz istasyonu kendisinin ve Henry Barkey’in aynı yerde (aynı cafede, aynı binada değil, aynı mahallede) telefon sinyalini yakalamış’ dışında kanıt sunamazsanız, bir noktada o önemli bağlantılar devreye girer, sorarlar.

Ayşe Özdoğan’ı soracak değiller ya.

O kadın ki, yüzünün yarısında platin takılı ve kanser. Yediği her şeyin bir kısmı gözünden çıkıyor. İnfaz yasasına aykırı bir şekilde cezaevinde. Ama Özdoğan’ın Batılı dostları yok. Bu yüzden mühim adamlar insan hakları çağrılarına o ve onun gibileri eklemezler. Çünkü gariban. Çünkü kadın. Üstelik bir de başörtülü; ‘önünde sonunda’ Müslümanın teki olarak muamele görecek. Bu son detay önemli, çünkü içerde ‘Müslüman Müslümanı sırtından bıçaklamaz ama bunlar yaptı, o halde vurun!’ toptancılığının gaddarlığına hedef olacak, dışarda ise ‘sonuçta Müslüman, sonuçta geri, sonuçta değersiz’ olarak görülecek, öyle de oluyor zaten.

Ancak çifte standartlar ve Batılının sahtekârlığı başka bir güne kalsın.

Çünkü bütün kusurlarına rağmen Batı’ya sırtını dönmüş bir Türkiye’nin bu gidişle içine savrulacağı taraf kusurlu, sorunlu falan değil, düpedüz karanlık. Öngörülemez, totaliter, insana ve haklarına saygının esamesini dahi ihtiva etmeyen sistemleri ile bitimsiz bir kabustan daha fazlasını vaadetmeyen ülkelerden oluşuyor.

Sadece devlet erkanının ve etrafına yapışmış bir grubun rahat edebildiği bir dünya. Hukukun üstünlüğü, demokrasi, halkın yönetim ve denetlemede söz hakkına sahip olması, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi mefhumların tabela değerinin bile olmadığı bir öteki kanat o.

Hakkını aramanın değil ulufeye razı olmanın genel geçer olduğu bir dünya.

Ve biz ülke olarak son yıllarda dört nala o tarafa koştuk, koşuyoruz.

Sadede gelelim.

Büyükelçilerin çağrısı bu şartlarda dahi, elbette nahoş, Türkiye’yi yönetenler tarafından da en hafifinden densizlik olarak algılanması mukadder bir çıkıştı.

Ancak başka seçenekler vardı. Sert bir cevap verirsiniz, “Yargımıza güveniyoruz, siz önce kendi söküğünüzü dikin” der, geçer gidersiniz.

10 büyükelçiyi persona non grata (istenmeyen şahıs) ilan etmek ve ülkeden çıkarmak gibi maliyetleri olacak bir işe kalkışmazsınız.

Umarım Dışişlerindeki birkaç adamın ikna çabaları işe yarar da saatler sonra bir yumuşama görürüz.

Aksi takdirde Pazartesi günü kur politikasının iyice kırılganlaştırdığı ekonomi açısından çok daha kötü bir tabloya uyanırız.

Başka neler olabilir?

Türkiye’den çıkarılan 10 büyükelçi meselesi, mütekabiliyet esasına göre Türkiye’ye gönderilecek Türk büyükelçileri realitesine eklemlenir. Yeni atamalar gecikir, tavsar, hatta kopan bağlar yeniden kurulamaz ise içine kapanmış, etrafına duvar örmüş bir ülke oluruz. Türkmenistan oluruz kısaca.

O ihtimalde artık Türkiye için konulacak tek bir teşhis olur: “Doktor bırakın ne yerse yesin dedi.”

Şakası yok bunun.”