Oxford University Press tarafından yayımlanan Journal of the History of Medicine and Allied Sciences dergisinde 22 Eylül’de yayımlanan “The Last Great Plague of Istanbul, 1812: An Overture to Biopolitics in the Ottoman Empire” başlıklı çalışma, İstanbul tarihinin en ölümcül ancak en az bilinen felaketlerinden birini yeniden gündeme getirdi.
Einar Wigen, Alp Eren Topal ve Carlo Trombino imzalı araştırmaya göre 1812’de başlayan veba salgını İstanbul nüfusunun en az üçte birinin, muhtemelen yüzde 40-50’sinin ölümüne neden oldu.
Araştırmacılar Osmanlı arşiv belgeleri ve dönemin kroniklerinin yanı sıra Avrupa gazetelerini, İngiliz, İsveç ve Danimarka diplomatik yazışmalarını, seyyahların günlüklarını ve Vatikan’daki Katolik misyoner arşivlerini karşılaştırarak salgının seyrini yeniden kurdu.
Bazı günler 5 bin kişi öldü
1812’nin ilk aylarında İstanbul’da görülmeye başlayan veba yaz aylarında hızla yayıldı. Eylül ve ekim aylarında salgın zirveye ulaştı.
Osmanlı tarihçileri Şanizade Ataullah Efendi ve Câbi Ömer Efendi’nin aktardığı kayıtlara göre yalnızca sur içinden şehir dışındaki mezarlıklara çıkarılan cenazelerin sayısı bazı günlerde 2 bine ulaşıyordu. Galata, Üsküdar ve Boğaz çevresindeki ölümler eklendiğinde günlük can kaybı 5 bine kadar çıkıyordu.
Katolik misyonerlerin Vatikan’a gönderdikleri raporlarda daha da yüksek rakamlar yer aldı. 18 Eylül 1812 tarihli bir raporda günde 2 bin 800-3 bin kişinin öldüğü, 26 Ekim tarihli başka bir raporda ise günlük ölüm sayısının 6 bine kadar çıktığı bildirildi.
Salgının ortasında İstanbul iki büyük yangınla da sarsıldı. 26 Eylül’de Balat’taki yangında yaklaşık 20 bin ev ve dükkânın yandığı, on gün sonra Galata’daki başka bir yangında yaklaşık 500 binanın yok olduğu kaydedildi. Araştırmacılara göre binlerce insanın evsiz kalması ve şehir içinde hareket etmek zorunda kalması salgının yayılmasını hızlandırmış olabilir.
Osmanlı yönetiminin hesabı: 320 bin ölü
Araştırmada farklı kaynakların verdiği toplam ölüm sayıları da karşılaştırıldı.
Dönemin Fransız Büyükelçisi Antoine-François Andreossy en az 160 bin kişinin öldüğünü hesapladı. Katolik misyonerlerin raporlarında ise 1814 yılı başlarında toplam can kaybının 500 bine ulaştığı ileri sürüldü.
Araştırmacılar en ikna edici rakamın İngiliz seyyah William Turner’ın Osmanlı yönetiminin hesaplamalarına dayanarak aktardığı sayı olduğunu belirtiyor: 320 bin 955 kişi.
Bu hesap yalnızca sur içini değil, Galata ve Üsküdar’ı ve Boğaz’ın iki yakasındaki Karadeniz’e kadar uzanan yerleşimleri de kapsıyordu.
1829’da gerçekleştirilen nüfus sayımında İstanbul ve üç büyük banliyösünde 359 bin 89 kişinin yaşadığı tespit edilmişti. Araştırmacılar salgın sonrasındaki göçler hesaba katılmadan 320 bin ölüm bu rakama eklendiğinde, salgın öncesinde İstanbul nüfusunun yaklaşık 680 bin kişi olabileceğini hesaplıyor.
Buna göre 1812 salgınında İstanbul nüfusunun yaklaşık yüzde 47’si ölmüş olabilir. Salgından sonra şehre gerçekleşen göçler ve 1820’lerdeki büyük siyasi olayların nüfus üzerindeki etkisi nedeniyle kesin oranı belirlemek mümkün değil. Yazarlar en gerçekçi tahminin yüzde 40-50 arasında olduğunu düşünüyor.
İzmir’in de üçte biri öldü
Felaket İstanbul’la sınırlı kalmadı.
Araştırmaya göre İzmir nüfusunun da yaklaşık üçte biri salgında hayatını kaybetti. 1812’de başlayan büyük veba dalgası en az 1819’a kadar sürdü; Balkanlar ile Doğu ve Güney Akdeniz kıyılarına yayıldı. Malta, Cezayir ve Bükreş de salgından etkilendi.
Araştırmacılar bütün bu coğrafyada 300 bin ile 500 bin arasında insanın öldüğünü tahmin ediyor.
Salgının İstanbul’a nereden geldiği kesin olarak bilinmiyor. Ancak yazarlar en güçlü ihtimalin Kafkasya ve Doğu Karadeniz hattı olduğunu düşünüyor.
1811’de Tiflis, Trabzon ve Osmanlı kaynaklarında Lazistan olarak geçen bölgede veba salgınları yaşanmıştı. Trabzon’da nüfusun yüzde 10-12’sinin öldüğü tahmin ediliyor. İstanbul’daki ilk vakaların Rum denizciler arasında görülmesi ve Trabzon ile İstanbul arasındaki yoğun deniz ulaşımı, araştırmacıları bu güzergâha yöneltiyor.
Yunan İsyanı ve Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından hemen önce
Araştırmanın asıl dikkat çekici iddiası ise salgının yalnızca bir sağlık felaketi olmadığı.
1812 vebası Osmanlı İmparatorluğu’nun en çalkantılı dönemlerinden birinin hemen öncesinde yaşandı. 1821’de Yunan İsyanı başladı, 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırıldı ve II. Mahmud döneminin merkezileşme ve modernleşme reformları hızlandı.
Yazarlar salgının bu gelişmelere doğrudan neden olduğunu ileri sürmüyor. Ancak başkentin nüfusunun çok büyük bölümünün birkaç yıl içinde kaybedilmesinin Osmanlı’nın ekonomik, toplumsal ve idari yapısı üzerindeki etkilerinin tarih yazımında yeterince dikkate alınmadığını savunuyorlar.
Salgın nedeniyle ticaret durdu, vergi gelirleri düştü ve çok sayıda köy ile yerleşim boşaldı. Ölenlerin mirasçısı bulunmayan malları ve gelir kaynakları ise devlet hazinesine geçti.
Dönemin İngiliz seyyahlarından William Turner, İstanbul’un salgından sonra şaşırtıcı bir hızla yeniden nüfuslandığını ancak bunun Anadolu ve Rumeli’deki köylerin boşalması pahasına gerçekleştiğini yazdı.
1838’deki karantinanın yolu 1812’de mi açıldı?
Araştırma, Osmanlı’nın modern karantina sisteminin kökenleri konusunda da mevcut tarih yazımına itiraz ediyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nda merkezi ve sistematik karantina uygulaması 1838’de kurumsallaştı. Bunun Avrupa’nın ve özellikle İngiltere’nin baskısıyla gerçekleştiğini savunan tarih çalışmalarına karşı Wigen, Topal ve Trombino, değişimin yerli bir geçmişi bulunduğunu öne sürüyor.
1812 felaketinin ardından Osmanlı dünyasında veba ve salgınlarla ilgili tıbbi eserlerde büyük artış yaşandı. Şanizade, Hamdan, Bidlisi ve Behçet Efendi gibi isimler salgın hastalıkları ve bunlara karşı alınabilecek tedbirleri tartışmaya başladı. Hekimlerin devlet yönetimindeki ağırlığı da arttı.
Yazarlara göre 1812 vebasının yarattığı tecrübe, 1831 kolera salgını sırasında alınan önlemlerden 1838’de karantina, lazaretto ve sağlık kordonlarının kurumsallaştırılmasına uzanan dönüşümün önemli başlangıç noktalarından biriydi.
Böylesine büyük bir felaket Osmanlı arşivlerinde neden yok?
Araştırmanın ortaya çıkardığı en çarpıcı sorunlardan biri de 1812 salgınının büyüklüğü ile Osmanlı devlet kayıtlarındaki görünürlüğü arasındaki uçurum.
Osmanlı makamlarının şehir kapılarından geçirilen cenazeleri saydığı ve ölü sayılarıyla ilgili bilgi topladığı biliniyor. Ancak araştırmacılar bu hesapların asıl kayıtlarını Osmanlı arşivlerinde bulamadı.
Bu nedenle İstanbul nüfusunun neredeyse yarısını öldürmüş olabilecek salgının boyutları büyük ölçüde yabancı diplomatların mektupları, Katolik misyonerlerin Vatikan’a gönderdikleri raporlar, seyyahların anlatıları ve Avrupa gazeteleri üzerinden yeniden kurulabildi.
Yazarlar, 1812 salgınının İstanbul’u vuran son veba olmadığını ancak devletin ciddi karşı tedbirler almadan şehri kasıp kavurduğu son büyük veba salgını olduğunu belirtiyor.
Dönemin hekim ve tarihçisi Şanizade’nin 1821’de İstanbul için yazdığı sözler ise yaşanan felaketin hafızada bıraktığı izi özetliyor:
“İstanbul’u rahatsız eden üç bela vardır: Veba ve salgın, yangın ve hekimlerin cehaleti.”
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.