Anasayfa / Manşet / Babacan: “Bu kadar büyük bir dolandırıcılığın, uzun süre siyasetten ve bürokrasiden destek almadan devam etmesi imkânsız.”

Babacan: “Bu kadar büyük bir dolandırıcılığın, uzun süre siyasetten ve bürokrasiden destek almadan devam etmesi imkânsız.”

Ali Babacan: "Bir sürü pislik oldu, üstü kapatıldı ama kanalizasyon taştı; AK Parti seçmeninin dünyası yıkıldı, büyük bir duygusal kopuş var"

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, T24 yazarı Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda fon skandalını, iktidarın sorumluluğunu ve AK Parti seçmenindeki değişimi değerlendirdi. Babacan, yaşananları bir “siyasi ahlak krizi” olarak nitelendirerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sorumluluklarını yerine getirme çağrısı yaptı.

Siz Tera ve Pusula fonlarındaki anormalliklerle başlayan ve giderek genişleyen bu son fon skandalı patladığından beri çeşitli medya kuruluşlarında yayınlara katılarak sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğine yönelik görüşlerinizi paylaştınız. Baştan beri üzerinizde durduğunuz tedbirlerin çoğunun üç hafta geçmesine rağmen hâlâ alınmadığını görüyoruz. Bu arada borsa manipülasyonuna katılanlardan birinin AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya olduğu ortaya çıktı. Kendisi istifa etmek zorunda kaldı. İktidar partisi devamlı üst perdeden “karışan kimseyi kollamayız” mesajı veriyor. Ama hükümet mensubu pek çok kişinin ilişkide olduğu isimlerin etrafındaki şaibeler de sürüyor. Skandal giderek büyüyor mu yoksa size göre iktidar çeşitli manevralarla bu işi sönümlendirmeyi başarabilecek mi?

Aslında bütün bu olanların şöyle bir evveliyatına bakacak olursak, bu meseleler aşağı yukarı iki yıldır az çok duyuluyordu. Zaten Adalet Bakanı ne dedi? “Başsavcıyken bu iş bize geldi” dedi. Ne gider savcılığa? Biri suç duyurusunda bulundu demek ki. Yine Hazine ve Maliye Bakanı Kasım 2025’teki kürsü konuşmasında arkasında bu şirketin sponsorluğunun yazısı dönerken “Fonlarla ilgili manipülasyonların farkındayız. Bununla ilgili düzenleme yapacağız” diyor. Yine iktidar partisinden Ekonomi Bakanlığı yapmış bir Genel Başkan Yardımcısı, “Arkadaşlar bizi uyarıyordu. Devlet görevini yapmamış” diyor. “Arkadaşlar uyarıyordu” diyor da niye parasını oraya koyuyor?

Bunlar tabii sorulması gereken sorular. Peki bir tuhaflık olduğunu bildiklerini açıklayan üç kişi kime bağlı? Bunların üçü de doğrudan Cumhurbaşkanı’na yani iktidar partisinin Genel Başkanına bağlı çalışan insandır. Burada çok açıkça sorulması gereken soru şu; Sayın Erdoğan’ın bu işten haberi var mıydı yok muydu? Adalet Bakanı, Hazine ve Maliye Bakanı ve Genel Başkan Yardımcısı. Üçü de bu Erdoğan’a doğrudan bağlılar ve hepsine bilgi geliyor. Belli ki iş büyüyor. Bizler de yaz aylarında piyasa içinden insanlardan işin büyüdüğünü duyduk. “Allah korusun sistemik risk endişesi taşımaya başladık” diye bilgiler gelmeye başladı.

Sistemik risk” ne demek? 2001’deki gibi tüm ekonomiyi vuracak bir krizi kastediyorsunuz sanırım değil mi?

Yani mesele o kadar büyük ki tüm finansal sistemi, tüm sermaye piyasalarını çok kötü etkileyecek boyutta olacaktır. 2001’deki gibi tabii, bankacılık krizindeki gibi. Bu konuştuğumuz sermaye piyasaları kaynaklı bir skandal ama çok büyüdüğü zaman her yere sirayet eder bu yani. Mesela şimdi bireysel emeklilikte hisse senedi fonlarına yatırım yapan insanların birikimlerinin değeri de düştü. Üstelik bu hisse senetleri bankalara teminat olarak verildiyse, bankalardan bu teminat karşılığı kredi çekildiyse ve bu rakamlar çok büyüdüyse ve hisse senedinin fiyatı aslında yüzde 1 ise, bankanın teminatı boşa çıkar. Sonuçta banka alacağını tahsil edemez, bankanın likidite ve sermaye sorunu çıkar. Dolayısıyla iş büyüdükçe başka alanlara sirayet ve topyekûn sistemi etkileme sıkıntısı oluşabilir. İşte yaz aylarından bu yana bu risklere işaret eden bilgiler dolaşmaya başladı ortada. Dediğim gibi zaten bu iş en az iki yıldır konuşuluyor. Bir de konuşulmayan dönemi vardır.

Konuşuluyor” dediğiniz şeyi açar mısınız? Benim mesela bu işlere ilgim de yok bu taraklarda bezim de yok ama benim kulağıma dahi mevzu bahis fonlardan “hükümetin desteği altındaki fonlar” diye bahsedildiği geldi. Sizin “konuşuluyor” dediğiniz şey bu mu; bu fonlara iktidara yakın kişilerden destek olduğu mu?

Zaten bu kadar büyük boyutta bir dolandırıcılık siyasi iktidardan veya bürokrasi içinden destek almadan yapılamaz. Aslında burada “veya” değil, “ve” ifadesini kullanmak lazım. İkisinin birden olması lazım. Yoksa bu kadar uzun süre devam etmez bu işler. Bu kadar büyük bir dolandırıcılığın, bu kadar uzun bir süre siyasetten ve bürokrasiden destek almadan devam etmesi imkânsız. Ben baştan beri şu soruyu soruyorum; Sayın Erdoğan’ın bu işten haberi var mıydı? Bu sorunun cevabının verilmesi lazım.

-Siz bu sorunun cevabını tahmin ediyor da mı soruyorsunuz?

Ben bilmiyorum sorunun cevabını. Bilmediğim için soruyorum.

Ama sistemi biliyorsunuz ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ndeki karar mekanizması malum.

Eğer birileri “Cumhurbaşkanı biliyordur” varsayımıyla hareket ediyorsa o zaman işin bütün akışı değişir. Her şey değişir. Bu dolandırıcılığı yapanlara dikkat edin, iktidara yakın televizyon kanalları, iktidara yakın vakıflarla, derneklerle ve iktidarın içindeki insanlarla sürekli haşır neşirler. Medya görünürlüğü de kasıtlı bir şey. Kendilerini medyada göstermek istiyorlar. Yoksa çıkıp da Hazine ve Maliye Bakanı’nın konuşma yapacağı önemli bir konferansa niye sponsor oluyorsun? Kendilerini “Biz iktidara yakınız, markamız sağlam” diye göstermek istiyorlar.

Tabii bu işler teknik olarak karmaşık işler. Cumhurbaşkanının detaylarına vakıf olabileceği işler değil. Sermaye piyasasının uzmanları bütün teknik bilgileri topluyor da ancak çözüyor olanı biteni. Fakat buradaki büyük soru işareti şu; bu işi yapanlar bu işi yaparken şu ‘Bu işler Sayın Erdoğan’ın da bilgisi dâhilinde yapılıyor’ gibi bir imada bulundular mı? Bu havayı yaydılar mı, yaymadılar mı? Eğer bunlar bu işleri Sayın Erdoğan’ın bilgisi dâhilinde yaptıysa, o zaman çıkıp kendisinin bizzat bu konuda biraz toplum bilgilendirmesi lazım.

Eğer öyleyse, toplumu bilgilendirmek yeterli midir? Mesela Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel siyasi sorumluluğun tamamen onda olduğunu öne sürerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı istifaya davet etti. Size göre Türkiye’nin içinde bulunduğu tek adam rejiminde Erdoğan’ın haberi olmadan kuş uçabilir mi?

O havayı yaratıyorlar da tek bir insan hangi konunun, ne kadarını, nasıl takip edebilir ki? Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nden bahsediyorsunuz. Ama sonuçta yetki ne kadarsa sorumluluk da o kadardır. Tek yetkili olan aynı zamanda tek sorumludur da. Bu çok net. Dolayısıyla şimdi kendisinin bu sorumluluğun gereğini yerine getirmesi lazım. Yani diyebilir ki: “Şunlar şunlar bu işi yapmış. Bu konu hiç bana gelmedi. Bilgim dâhilinde değildi. Ama ben şu anda gerekeni yapıyorum.” Ama şu anda yaptığı şey gerekenin yapılması mıdır? Değildir. Yapılması gereken bu değildir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın size göre hâlâ yapmadığı ama yapması gereken şey nedir?

Teorik olarak baktığımızda bu kurumlar sözde bağımsız; SPK ve Borsa İstanbul. Pratikte değil ama teoride öyle. Yöneticilerinden başlayarak aşağıya doğru orada bir sorumluluk zinciri vardır. Yani diyelim ki bu işe adı karışan fonlar ve şirketlerle, hatta yatırım markalarıyla alakalı sorumlu bir denetçisi vardır. O denetçiden yukarıya kadar zincir içinde sorumluluk vardır. Cumhurbaşkanının şimdi o zincirin içindeki aşağıdan yukarıya herkesi görevden alması gerekiyor.

Erdoğan’ın SPK’nın bu başkanı ve yönetim kurulu üyeleri dâhil herkesi görevden alması şart, öyle mi?

Başta SPK’dakileri evet ama aynı zamanda Borsa İstanbul’dakileri de. Borsa İstanbul’un da bu konuda sorumluluğu var. Borsa İstanbul anormal bir şeyler gördüğü anda SPK’ya rapor etmek zorunda. Ama nihayet gözetim, denetim ve ceza SPK’da. Anormal bir şey gördüğü anda savcılığa suç duyurusu bulunmakla ilgili sorumlu kuruluş da SPK. Savcılığa suç duyurusu da bulunacak SPK üyelerin.

SPK üyelerinden birisi de malum Adalet Bakanı Gürlek’in eşi Elif Gülşah Gürlek.

Evet. Öte yandan Devlet Denetleme Kurulu Başkanı da aynı zamanda Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkan Vekili. Yani şu anda Borsa’yı denetlemesi gereken kişi bu. Bu yapıda kim kimi, nasıl denetleyecek? Onun için ben tekrar tekrar vurguluyorum; mecliste bir araştırma komisyonu şarttır. Bir araştırma komisyonu kurulmadan mevcut yapı içerisinde ne yargı ne de DDK işini yapabilir.

Adalet ve Kalkınma Partisi mecliste komisyon kurulmasın diye direniyor.

Direniyorlar çünkü biliyorlar. Hem yargıda hem de Devlet Denetleme Kurulu’nda işleri örtbas edebileceklerini biliyorlar çünkü oralar tamamen kontrollerinde. Mecliste kontrollerinde ama en azından mecliste muhalefet milletvekillerinin konuşmalarını kontrol edemiyorlar. Zaten muhalefet de artık yalnızca mecliste konuşabiliyor. Şimdilik konuşabiliyorlar yani! Ona bile tahammülleri yok. İstiyorlar ki hiç kimse konuşmasın. Belli isimlerden bahsedenlerin hemen sosyal medya hesapları kapatılsın. Azıcık eleştirene hemen ertesi sabah gözaltı. Ve bunu da aleni bir şekilde yapıyorlar. Muhalefete bunlar yapılırken, kendilerinden birilerinin bulaştığı işler ortaya çıkıyor, yer yerinden oynuyor. Siyasi iktidar tarafından bu işlere bulaşanların bir tane kelepçeli fotoğrafını gördünüz mü bugüne kadar? Ya da kelepçesiz bir fotoğraf gördünüz mü? Sabahın şafağında baskın var mı? Onlara İsveç-Norveç hukuku uygulanıyor sanki. Ama söz konusu muhalefet olduğunda işte görüyorsunuz belediye operasyonlarında, sabahın köründe çaldıkları bir kapıyı açan bir kadının ev halindeki görüntülerini medyaya servis ediyorlar. Şimdi bu AK Parti mi ya? AK Parti’nin davasına ne oldu, bu muydu?

Hukuk dışı, usul dışı işleri kendi dünyalarından olmayan insanlarla görmeye başladılar. “Benim dediğimi yapsın da gerisi önemli değil” demeye başladılar. Böyle bir kadro oluşturduğunuzda işte o görüntüler ortaya çıkar. “Şunun yakını, şunun çocuğu, şunun akrabası, şunun ortağı” falan demeye başlarsanız bu iş çözülmez. Efendim işte Fon Koordinasyon Kurulu kuruldu. Oradan bir şey çıkmaz. Fon Koordinasyon Kurulu’nun içindeki insanlar bizzat bu krizi yakalayamamış, yönetememiş. Görevini ihmal etmiş insanlar var orada ya; SPK Başkanı var, Borsa İstanbul Başkanı var. Orada olmaması gereken herkes orada. Aralarında işten hiç alamayanlar da var. Tutmuşlar, iktidar partisinden bir sürü insanı davet etmişler. Ya ne anlasın onlar ya? Bilmedikleri bir iş. Ne geziyorlar orada? Ne alakası var?

Sizce o kurul yerine ne kurulmalıydı, yani müdahale görevi kime verilmeliydi?

Ben baştan beri söylüyorum. “Task Force”, yani Görev Gücü denilen bir yapı vardır. Üye sayısı beş olmalıdır ve teknik boyutları çok iyi bilen insanlardan oluşmalıdır. Bu kişilerin arasında daha önce görevini ihmal etmiş kişiler olmamalıdır. SPK ve Borsa İstanbul’un yönetimindeki, sorumluluk silsilesindeki insanları görevden almadan ve acil bir görev gücü kurmadan bu iş çözülmez. Çözülüyormuş gibi yapılır ama çözülmez.

Bir de şu açıdan da bu iş dönüm noktasıdır… Bugüne kadar hani bir sürü pislik oldu, üzeri kapatıldı, “kol kırılır yen içinde kalır” denildi. Ama şu anda artık kanalizasyon taştı. Eğer bugün doğru işler yaparsa kendi seçmenini ikna edebilir. AK Parti seçmeninin dünyası yıkıldı. Zaten çok büyük bir duygusal kopuş var. Eğer yanlışta ısrar ederse duygusal kopuş derinleşir.

-Siz AK Parti seçmeninin “dünyasının başına yıkıldığı”nı nasıl anlıyorsunuz? Bununla ilgili somut bir veri var mı elinizde?

Biz bu çevrenin içindeyiz. Biliyorsunuz ben AK Parti’nin kurucuları arasındayım. Yabancı değilim buralara. Çok da emeğim var. Şimdi ben soruyorum; “Sayın Erdoğan, siz bu iş tutuş tarzıyla mı Türkiye Cumhuriyeti’ni ikinci yüzyıla taşıyacaksınız?” Baştan beri söylüyorum; bu bir siyasi ahlak krizidir. Özüne dönüp bir arınma yapmadan, iktidar içinden, bürokrasi içerisinden kimsenin gözünün yaşına bakmadan suçluyu ortaya çıkarmadan bu işin içinden çıkamaz. Mesele ekonominin çok ve finansal piyasaların çok ötesinde bir mesele. Hani bir hikâye vardır. Çocuk var, bir de anne olduğunu iddia eden bir kadın var. Ama çocuğun hayatı tehlikede olduğunda başka bir kadın, yani gerçek anne kendini ortaya atıyor ve “Çocuğu değil beni öldürün” diyor. Bizimki de o misal. AK Parti’yi kuran, bu kadar yıllarca emek veren insanlar olarak biz tabii kıyamıyoruz da yani. Sistem korunsun, Türkiye Cumhuriyeti güçlü olsun istiyoruz ama bir yandan da bu arınma ihtiyacını da bu yapının içinden gelenler olarak geçmişimize dönük olarak bir zorunluluk olarak görüyoruz. O yapmazsa zaten biz gelip yapacağız. Zaten onu hazırlıyoruz. Biz neredeyiz şu anda? DEVA Partisi Genel Merkezi’ndeyiz. Niye buradayız? Ben niye oralarda değilim? Yıllarca önce ayrıldım. Bugün de gerekeni yapmazlarsa zaten gelip biz yapacağız.

AKP’nin pek çok kurucusu ya sizin gibi ayrılmayı tercih etti ya tasfiye edildi ya da sessiz sedasız bir köşesine çekildi. Ve biz özellikle 2013’ten beri iktidar mensuplarının isminin içinden geçtiği pek çok skandal iddiasını izledik. Her seferinde sadece iktidar açısından değil, AKP seçmeni açısından da “kol kırılır yen içinde kalır” mantığı çalıştı. Muhafazakâr seçmen sizin “siyasi ahlak krizi” dediğiniz şeyi görmemeyi, kafayı öteki tarafa çevirmeyi tercih etti. Belki bu görmezden gelmenin kökeninde “CHP gelirse biz yine mağduriyet yaşarız” endişesi vardı ve zaten iktidar da seçmendeki bu endişeyi sonuna kadar manipüle edip kullandı. Bugün neden denklem farklı olsun ki? Zaten şu anda da birkaç tanınan yazar çizer dışında AK Parti mahallesi sessiz ve sanki bu skandalı da “bir şey olmamış gibi yaparak” atlatma peşinde.

Niçin biliyor musunuz? Bakın ben Ağustos ve Eylül’de özellikle AK Parti’nin güçlü olduğu illerin küçük ilçelerine ve köylerine gittim. 12’ye yakın ilden bahsediyoruz. İnsanlarla köy evlerinde, kahvehanelerde konuştuk dertleştik. Tabii hepsi tanıyor, seviyor. Benim Anadolu’da gördüğüm tablo şu; AK Partili seçmen kötüye gidişin gayet iyi farkında. “Bunlar artık yapamıyor, beceremiyor” diyorlar. Ama neden korkuyorlar biliyor musunuz? “Ya daha kötüsü olursa” diyorlar.

Bugün Türkiye’de yaşanan siyasi ve ekonomik krizlerden daha kötüsü ne olabilirmiş onlara göre?

İktidar değişikliği durumunda yeni kurulacak hükümetin işleri daha da eline yüzüne bulaştıracağı, beceremeyeceği düşüncesi var. Ve maalesef bu yolsuzluk meselesi kökten ele alınmadığı için bu düşünceler besleniyor. Elbette temiz belediyeler ve belediye başkanları var ama bazı belediyelerin ranta bulaşmış olması ve bazı usulsüz imar değişikliklerinin bazı belediye meclislerinde oybirliğiyle geçtiği halkın malumu. Dolayısıyla özellikle bu yolsuzluk boyutunda “Ya onlar da gelse aynı şey olacak kardeşim” kanaati var yaygın. Bu kanaat doğrudur yanlıştır o ayrı ama ben insanların kanaatinden bahsediyorum. Üstelik bir de rövanşizm olursa kaygısı var. Bundan kastım iktidar mensuplarının maruz kalabileceği bir rövanşizm değil. Bu iktidarı destekleyen kesimlere karşı bir rövanşizm olabileceği kaygısı.

2023’te sizin de desteklediğiniz muhalefetin ortak adayı Kemal Kılıçdaroğlu bu konuda çok garantiler vermişti. Zaten sizin, Temel Karamollaoğlu’nun ve Davutoğlu’nun o masada oluşunuzun bizatihi kendisi bir garantiydi. Bugün Özgür Özel de aynı konuşmaları yapıyor. Neden ikna etmiyor bu sözler AK Parti tabanını?

Konuşmak yetmiyor ki. Herkes konuşur. Bazen sözün ötesi gerekiyor yani. Bu sözün ötesini de ancak uygulamayla ortaya koyabiliyorsunuz. Bakın ben yıllardır söylüyorum, DEVA Partisi’ni kurduğumdan beri söylüyorum; bu ülkede ciddi bir ahlak erozyonu var. Özellikle ülkeyi yönetenlerde var bu ahlak erozyonu. Bu köklü bir şekilde yasal düzenleme getirilmeden önlenemez. İki temel yasa çıkartılması gerekiyor bu işi çözmek için; birincisi kamu ihale yasası, ikincisi de imar rantları yasası. Bu iki yasa sağlam bir şekilde çıkarılıp uygulanmaya başlanmadan bu ülkede yolsuzluğun önlenmesi mümkün değil. En düzgün belediye başkanı göreve başlıyor. Göreve başladığının ikinci günü geliyorlar, “Başkan hayırlı olsun. Biz de epey destek verdik sana. Şimdi şöyle bir işimiz var, epeydir çözemiyorduk. Bize bir yardımcı oluver.” Peki bu gelenlerin “Yardımcı oluver” dediği ne mesela? İmar planında bir dipnot varmış, başkan onu değiştiriversin. Bir hesap ediyorsan 50 milyon dolarlık rant çıkıyor o dipnottan. Çünkü belediyeler tarafında çok gevşek ve elastik bir mevzuat var.

Biliyorsunuz Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) var. Bunlar belediyelerde yolsuzlukları takip ediyor. GRECO, daha 2022’de Türkiye’ye bir tavsiyeler listesi göndermiş, “Sizde yolsuzluk kötüye gidiyor. Yolsuzluk indeksiniz sürekli bozuluyor. İki raporun toplamında 54 madde tavsiye yapmış. Raporlardaki tespitler berbat. Bizim iktidar raporun açıklanmasına izin vermiyor. Ama sözleşme “Eğer rapor yayınlatılmazsa 6 ay sonra özeti yayınlanır” diyor. Beşinci değerlendirme turunun özeti geçen ay sonunda yayımlandı. İki rapordaki toplam 54 tavsiyeden sadece yarısı kısmen yerine getirilmiş. 28 tavsiye maddesine hiç dokunulmamış bile. Hani samimiyet? Hani yolsuzlukla mücadele?

Biraz önceki muhafazakâr mahalle ve AK Parti seçmeniyle ilgili değerlendirmenize geri dönmek istiyorum. Bugün mesela en kuvvetli iktidar adayı potansiyeli taşıyan Yeni Parti’nin iktidara gelmesi durumunda AK Parti seçmenine dönük bir rövanşizmin de hâkim olabileceğine yönelik bir endişe gördüğünüzü söylediniz özetle. Ancak bir yandan da biliyoruz ki bu fon skandalının en çok can yaktığı kesim faiz alerjisi nedeniyle parasını bankalar yerine katılım fonu gibi araçlara yönelen sosyolojik taban. Ve şimdi iktidar mensuplarının da aralarında bulunduğu bir grup insanın doğrudan kendi ceplerinden para götürdüğü bir olayı yaşıyorlar. Belli ki kitleler “bu fonun hükümet tarafından korunup desteklendiği” anlatısıyla oraya çekilmiş.

Yani devletten çalmamışlar, az sayıda insan çok sayıda insandan çalmış. Onları dolandırmışlar. Ama bunu yapabilmeleri için de devlet kurumları, siyaset ve bürokrasi buna göz yummuş, izin vermiş ve belki de içinden bazıları ortakmış.

Tam da bunu sormaya çalışıyorum. Hal böyleyken AKP tabanı, bizzat cebinden çalınmış bir durum varken yine de “muhalefet gelirse bize yönelik bir rövanşizm olur mu?” endişesiyle bu dolandırıcılığı sineye çekebilir mi? Bunu daha güçlü bir toplumsal tepki ve siyasal tepkiye dönüştürmemek biraz da sağ mahalleye özgü bir karakteristik değil mi?

Bu sorunuzu unutmayın lütfen. Ama şu etik kurallar bildirgesine bir geri dönmek istiyorum. Şimdi bunlar yazılı olmayınca mümkün değil yani. Hatta ismini söylemeyeyim ama 2024 seçimlerine CHP’den giren büyükşehir belediye başkan adayı geldi ziyaretime geldi. Dışarıda beklerken masanın üzerinde bizim etik bildirgesini görmüş, okumuş. İçeri girince “Ben bunu okudum, imza atmak istiyorum” dedi. İmza attı, ondan sonra seçime girdi. İsmi önemli değil şimdi.

Neden önemli olmasın ismi? Belki de o belediye başkanı şu an hapiste…

Yok şu anda hâlâ görevinin başında. Şimdi biraz önce unutmayın dediğim “rövanşizm” sorunuza geleyim. “Neden AK Parti seçmeninin rövanşizm kaygısı öfkesinin önüne geçebiliyor?” sorusuna yanıt ararken ilk önce aslında şu soruyu sormamız lazım; “AK Parti seçmeni rövanşizmden ne anlıyor?” Şimdi AK Parti seçmeninin cebinde iki kart var; biri AK Parti üyeliği kartı, diğeri de sosyal yardım destek kartı. Biliyor ki sosyal destek yardım kartını, AK Parti üyesi olduğu için alıyor. Çünkü duygu ne? “Üye olmasaydı bu yardımı vermezlerdi bana” diyor. Peki iktidar değiştiğinde ne olacak? Yeni iktidar eğer çok ayrı bir dünyadan insanlar olursa o zaman gelip “Siz haksız yere bu yardımı bugüne kadar aldınız” der mi? Ya da en basiti işte çocukları bir yerde işe girmiş, yönetici olmuş. “İktidar değiştiğinde acaba kızımı, oğlumu işten çıkartırlar mı?” diye düşünüyor.

Ama bu söylediğiniz tam da siyasi oportünizmin kendisi değil mi? Yani siyasi ahlak krizinin bizzat tarafı oluyor seçmen burada. “Sırf cebimdeki AK Parti kartı nedeniyle çoluğuma çocuğuma iş verdikleri için ben skandallara, yolsuzluklara, dolandırıcılıklara göz yumabilirim” demiş olmuyor mu seçmen bu durumda?

Şimdi bunu belki bir oportünizm olarak tanımlayabilirsiniz. Ama bu oy verenlerin ruh dünyası açısından böyle; “Başka iktidar gelir, bugünlerin acısını bizden çıkarabilir.” Zaten ben “İlla ki rövanşizm olacak” demiyorum ama “Rövanşizmin korkusu var” diyorum. Bir de tabii özellikle belli bir yaşın üzerinde olanların hep geçmişle ilgili hatıraları depreşmeye başlıyor. Korkular depreşmeye başlıyor. Şimdi oralara girmek yerine geleceğe bakmamız lazım. Peki biz nasıl çözeceğiz bunu? Çünkü bugün artık pek çoğunun dünyası yıkıldı. “Biz bunun için mi emek verdik? Bu da yapılır mı? diyorlar. Bu kadar da olur mu?” diyorlar. Bir yandan kızgınlık var, bir yandan üzüntü var. Bir yandan yoksulluğun getirdiği çaresizlik. Bu duyguların hepsi bir arada olduğu için dünyaları başlarına yıkılmış gibi hissediyorlar. Bu duyguların arasında “Gelen gideni aratır mı?” kaygısı da var dediğim gibi. Bizim şimdi onlara “Daha kötüsü olmayacak merak etmeyin. Daha iyisi olacak” güvencesini vermemiz lazım. Güvence veren bir seçenek sunmamız lazım.

Gerçek bir seçim olacakmış gibi konuşuyoruz ya hâlâ…

Seçim olur, sandık gelir. Çünkü seçimsiz sandıksız bir meşruiyet zemini olmaz.

Zaten ben de “Seçim olur mu?” diye sormadım. İktidar mensupları açıkladı işte, Nisan 2028 diye tarih verildi. Ama bugün asıl soru; “Bir sonraki seçim gerçekten bir seçim olacak mı ki?” değil mi? Bu arada 16 Nisan 2028 tarihini gerçekçi görüyor musunuz yoksa fon skandalı nedeniyle ortaya daha fazla iktidar içi kavga dökülmesin diye daha erken yapmak zorunda kalabilirler mi?

Olabilir, sağ gösterip sol vururlar. Yapmadığı iş değil. Erdoğan bir dönem, hatırlarsınız, “Erken seçimden bahsetmek vatana ihanettir” dedi. Hemen birkaç ay sonra baskın seçimi yaptı. 55 günde seçim yaptı.

-O hâlde siz, “baskın seçim” ihtimalini dışlamıyorsunuz.

Tabii ki, sağ gösterip sol vurabilirler. Her şey mümkün. Bunların sözlerine hiç güvenmemek lazım. Yani böyle insanları ve muhalefeti rehavete sürükleyip pat diye seçim de yapabilirler. Ama sizin sorduğunuz o Türkiye’de artık seçim olmayabileceğine yönelik soru çok tehlikeli bir soru. Bu sorunun peşine düşersek muhalefetteki herkesin kepenk indirip dükkânı kapatıp gitmesi lazım. Türkiye’de seçim olacak ve bizler de iktidar değişikliği için sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Sizin de bir noktada iktidar bloğuna dâhil olacağınızı düşünen bir kesim var biliyorsunuz. “Ne yaparlarsa yapsınlar muhalefet etmekten vazgeçmem” kararlılığında olduğunuzu söyleyebiliyor musunuz bugün?

Sonuna kadar yani. Ne yaparlarsa yapsınlar böyle. Ellerinden gelen her şeyi yapsalar da bakacaklar ve görecekler ki muhalefeti susturamıyor, sindiremiyorlar. Biriyle uğraşırken öbürünün çıktığını görecekler. “Onu halletti” zannediyor, öbürü çıkıyor. Bitmiyor bu iş. Gerçekten AK Parti seçmeninin güveneceği, “Bu insanlar bizim dünyamızdandır. Bize zulmetmezler bunlar çünkü bizim insanlarımız” diyeceği yeni bir alternatif oluşturmak gerekiyor. Biz de tam şu anda bunun için çalışıyoruz. Geçen sene başında ilk Saadet Partisi ile kurduğumuz bu ortaklığı şimdi Yeniden Refah Partisi ile genişletmeye çalışıyoruz. Genişletmeye çalıştığımız bu ittifakın ruhunda tam da bu var; “Korkmayın biz varız” demek var.

-O hâlde siz Ali Babacan olarak bu “üçüncü yol”da ısrarlısınız. Yani YRP’yi de içine katmaya çalıştığınız ittifak seçim öncesinde Erdoğan tarafına kayacak bir ittifak değil. Bunu kati suretle söyleyebiliyor musunuz?

Kesinlikle. Türkiye’nin başka çıkışı yok. Biz buna “üçüncü yol” demiyoruz, biz buna “yeni alternatifin inşası” diyoruz. Bizim hedefimiz öyle üçüncülük falan değil. “Üçüncü yol” deyince biz “üçüncülüğe talibiz” gibi anlaşılıyor. Biz muhalefetin ana unsuru olacağız inşallah. Çünkü ben orayı izliyorum, arkadaşlarla oturuyoruz, işi gerçekten bilenlerle…

-O hâlde ben anlıyorum ki siz Erdoğan’ın başında olduğu bugünkü AKP’ye asla dönmezsiniz…

Biz bugün yeni bir alternatifin inşasıyla meşgulüz. İşlerin nereye evrileceğini de bilemezsiniz.

AKP seçmeninin bu son fon skandalında çok derin bir şekilde sarsıldığını anlattınız. Şunu da merak ediyorum; Erdoğan’ın bu süreçteki rolüyle ilgili ne düşünüyorlar? İzleniminiz nedir?

Tayyip Bey’in herhâlde haberi yoktur” gibi bir olumlu şüphe orada duruyor. Ama tabii ismi geçenler çok üst düzey olunca, işin boyutu değişiyor. Daha dün Genel Başkan Yardımcısı olanlar, bakanlar… Bunların da işin içinde olduğu ifşa olunca yeni bir boyut kazanıyor olay. Ama 17-25 Aralık’ta bile adı geçen dört bakanla ilgili ne oldu?

Erdoğan 2013’te yolsuzluğa karışan bakanların soruşturulmasına izin vermedi. Bugün de mi vermesini beklemediğinizi mi söylemek istiyorsunuz o dönemi hatırlatarak?

Ama bugün görünen tutum farklı. O gün ciddi bir koruma refleksi vardı. Bugün “ucu nereye dokunursa dokunsun herkes cezasını çeksin” gibi bir söylem var.

Ama işte şu anda iş “söylem” bazında ilerliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan hakiki hukuki soruşturmalara ve hatta yargılanmalarına yol verecek mi onu bilmiyoruz.

2013’tekiler daha ilkel, kaba saba yolsuzluk meseleleriydi, imar meseleleriydi. Birine yardım edip rüşvet alma iddiaları vardı. Bugün biraz daha sofistike mesele. Kendisinin çok anlamayacağı işler. Ama sonuçta büyük bir dolandırıcılık var, büyük bir hırsızlık var. Bunu yapanlar da iktidara yakın duran, iktidarda görünen insanlar, mağdurlar içerisinde AK Parti kitlesi çok. Onun için bu sefer farklı. Fakat bu mesele sadece bir ekonomi, finans, piyasa meselesi falan değil. Yine söylüyorum; bu aslında bir siyasi ahlak krizi. Zaten çürümüş olan bir hal, artık taştı. Bu nedenle bizim üzerimizdeki sorumluluk aslında kat kat artmış durumda. İçinden geldiğimiz camianın sorunlarını biliyoruz. Bunların olmaması mümkün. Bunu düzeltmek gerekiyor. Biz de düzeltmeye talibiz. Nasıl mı düzelteceğiz? Çok kolay, her şey kayıtlı çünkü. Biz zamanında bu borsa sistemini kurarken en gelişmiş bilgi işlem sistemini getirdik. Üstelik açık kaynak kodlarını da alarak kurduk.

Sistem bu kadar şeffaf ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan özel bir rapora falan da gerek duymadan ekran karşısında tek tuşa basarak kimin ne yaptığını görebilir mi?

Şu an hepsi önündedir. Tabii bu işleri yapanlar kendi suçlarını, kendi bizzat kendi içinde oldukları meseleleri kapatmak için önüne başka dosya koyuyorlarsa onu bilemem. Ama ben bugün ülkenin Cumhurbaşkanı olsaydım, krizin olduğu akşam bütün raporlar ve isimler elimdeydi. “Şunlar şunlar şunu yapmış” diye biliyordum.

Tanıdığımız bildiğimiz ve ülkeyi uzun süredir tek merkezden kendi kararlarıyla yöneten Erdoğan’ın bunu henüz yapmamış olma ihtimali çok düşük değil midir?

Önüne dosyanın çoktan konulmuş olması lazım. Ama tabii gerçekte ne olduğunu, neyin yapılıp yapılmadığını bilemiyorum. Biz yıllarca kendisiyle yakın çalıştık ama ben ayrılalı yedi yıl oldu. DEVA Partisi’nin kuralı 6,5 yıl oldu. Bu skandalın içinde adı geçen insanlara bakıyorum, ben çoğunun adını bu skandalla birlikte duydum. Piyasadan birtakım bilgiler geliyordu ama adlarını sanlarını duymamışız daha önce bu insanların. Dünkü yetmeler hepsi ya. Dünkü yetmeler milyar doları çarpıp gitmiş. Kimden çarpmışlar? Milletten çarpmışlar. Borsa çöktü. Bugün ülkenin güven riskini var.

Sizin “dünkü yetmeler” dedikleriniz görebildiğimiz kadarıyla hep birisinin bir şekilde “yakını” ya da “ortağı” ya da Yeni Parti sözcülerinin iddialarına göre siyasetten birilerinin “çantacıları”.

Hayati Yazıcı’yı tanıyorsunuz, Cevdet Yılmaz’ı tanıyorsunuz. Ömer Çelik’i tanıyorsunuz. Hepsiyle beraber aynı kabinelerde ya da en azından aynı parti içinde görev yaptınız. Kendileri olmasa bile etraflarındaki kişilerin bu işin içinde olduğu ile ilgili iddialar var bugün.

Zaten iktidar içinde destekçiler olmasa bu iş yapılamaz, mümkün değil. Yapılamaz! Kim var kim yok buna Devlet Denetleme Kurulu bakmalı. Ama tabii Devlet Denetleme Kurulu’nun bugünkü yapısıyla da zor. Yargı bakmalı ve herkesi ortaya çıkartmalı. Tekrarlıyorum; zaten kimin ne yapıp ettiğine dair dosyanın Cumhurbaşkanı’nın çoktan önüne konmuş olması lazım. Eğer o dosyayı getirmedilerse, dosyayı getirmeyenlerin canına okuması lazım. “Arkadaş her şey kayıtlı ya. Siz niye hâlâ bulamadınız bunu? Derhal listeyi getirin bana” demesi lazım. Bakın unutmayın Türkiye’de Maliye milyonlarca banka hesabını kira geliri yakalamıyor mu? Daha beyanname dönemi gelmeden yakalıyor. Milyonlarca insanın banka hesabını tarayıp “10 bin TL kira gelirinin beyannamesini ver, vergisini ver” diyen bir sistem milyarlarca dolarlık üçkâğıdı nasıl görmez? Böyle bir şey var mı yani? Külahımıza anlatsınlar. Hemen radara takılır bu işler, atlanmasının imkânı yok.

Merkez Bankası’nın çok üzerine gitmiyoruz çünkü oradaki arkadaşlar da bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Ama onlar da görür sermaye hareketlerini. Mesela bir vatandaşımız çocuğunun kirası için ayda 1500 avro transfer yapsın Almanya’ya, Merkez Bankası onu görüyor. Merkez Bankası bunların istatistiğini tutuyor ve ona göre kategorize edip raporluyor. 20 milyar TL, bugünün parasıyla aşağı yukarı 400 milyon dolar Türkiye’den başka bir ülkede banka hesabına geçiyor. Nasıl görmez bu hareketi Merkez Bankası? MASAK diye bir kurumu yok mu bu ülkenin, “Bu neyin parası?” diye soracak.

Şimdi siz anlatırken düşünüyorum da Merkez Bankası ve MASAK gibi yurt dışındaki finans kuruluşları ve bankalar da görüyor değil mi bu transferleri? Ve tahminimce dolayısıyla bazı ülkelerin istihbarat teşkilatları da kimin nereye ne para gönderdiğini biliyor. Yanılıyor muyum?

Kesinlikle yanılmıyorsunuz. Bakın takvime dikkat edin, Morgan Stanley Corporate International şirketinin endeksinde ağustos ayında Türkiye ile ilgili uyarı yayınladılar. “Kasım’a kadar biz Türkiye’yi izlemeye aldık. Çünkü bazı hisse senetlerinin fiyatlarıyla ilgili anormallikler görüyoruz. Bazı fonlarla ilgili anormallikler görüyoruz. Şeffaflık yok. Tedbirler alınmazsa Kasım ayında biz bir gözden geçirme yapacağız” dediler. Gözden geçirmenin riski ne? Türkiye’nin başına gelebilecek en tehlikeli şey bu “frontier markets” denilen bir alt lige düşürmek. Her an başına iş gelebilecek ülkeler ligine düşürmek bu, pespaye bir lige düşmek bu. İşte bu uyarıdan sonra işler hareketlendi. Çünkü bu ülkenin sistemik bir risk taşıdığının sinyalini verdi. Benim yaz aylarından beri piyasadan duyduğum “İş büyüyor, sistemik riske dönebilir” kaygısını bunlar da gördü. Onun için bu uyarıyı çektiler Türkiye’ye. Zaten ondan sonra hızlandı bu süreç. Ondan sonra artık kime ne anlattılar ve yargı nasıl devreye girdi bilemiyorum. Normalde SPK’nın bu işi yakalayıp savcıları harekete geçirmek için suç duyurusunda bulunması gerekirken, yargı resen devreye girdi ve inceleme başlattı. Yani tam tersten çalıştı süreç. Onun için de soru şuysa “Dünya bilmiyor mu ne olup bittiğini?” Yani, bilmez olurlar mı!

Türk siyasetinden ve bürokrasisinden kimlerin işin içinde olduğunu da biliyor o hâlde hem yabancı bankalar hem de istihbarat kuruluşları.

Bilmez olurlar mı!

Haliyle borsa manipülasyonunu ve vurgunu yapanların kim olduğunu da biliyorlar.

Bilmez olurlar mı!

Siyasi şantaj yapabilirler mesela, değil mi?

Kesinlikle. Hele hele bu başkanlık sistemi de bu şantaja o kadar müsait bir sistem ki çünkü medya korkusu yok. Medyayı hemen susturmak mümkün. Parlamento zaten önemli ölçüde devre dışı bırakılmış durumda. Ne meclisi ya? Hepsi elinizde. Yargı elinizde. Ben bunu fon skandalıyla ilgili olarak da söylemiyorum. Oraya indirgersek çok basitleştirmiş oluruz sorunu. Siyasi şantaj riski bu cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin taşıdığı genel risk. Çünkü dış dünyadaki muhataplar, bir siyasi şantajla karşı karşıya kalındığında her yeri kontrol ederek karar alabileceklerini biliyor. Dışarıdakiler bunu biliyor.

Bugün fon skandalı nedeniyle Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunu çözmesi ise memleketin beka meselesi. Çünkü ekonominiz sağlam değilse, alnınız ak değilse, kendinize güvenmezseniz güvenlik ve dış politika konularında eliniz güçlü olmaz, boynunuz bükük olur, eliniz zayıf olur. Kendi içine sürekli krizler yaşayan, düz yolda giderken otobüsü deviren, ekonomisi zayıflayan bir ülke dış politika ve dış güvenlik meselelerinde nasıl etkili olacak? Sürekli birilerinin karşısında boynunuz eğik olur. Ya da yapabileceğiniz bir iş yapamazsınız. O anda çok kritik bir karar anı gelir, bir şey yapmanız gerekir. Arkadaşlar kulağınıza “Efendim öyle yaparsak piyasa sıkıntıya girer” diye fısıldamak zorunda kalır. Trump geçen döneminde “Brunson’ı ver yoksa ekonomini mahvederim” demedi mi? “Bu can bu tende olduğu sürece vermem” diyen kimdi? Trump bugün hâlâ ne diyor? “Brunson’ı istedim, o da verdi” diyor. Yani aslında Trump, “Türkiye’de yargıymış, AYM imiş hepsi hikâye” diyor. Hep de hatırlatıyor bunu. Ama Trump işte NATO Zirvesi için geldi ve görülmemiş bir şekilde ağırlandı Türkiye’de. İstanbul Boğaz’ı Amerikan bayrağının renklerine büründürüldü. Bu normal mi ya? Nereden nereye!

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın