“Zaman oturup muhasebe yapma zamanı”
05.09.2019

Muhafazakâr dünyaya yönelik uyarılarıyla dikkati çeken Karar yazarı Ahmet Taşgetiren, AKP'den kesin ihraç süreci başlatılan eski Başbakan Ahmet Davutoğlu hakkında AKP'ye uyarıda bulundu. Taşgetiren, "Erdoğan şüphesiz kullandığı yetki itibariyle çok daha güçlü, ama birlikte yürüdüğü insanlar bakımından da güçlü mü?" diye sorarak, "Bence zaman, karşıtlar oluşturma ve onlara karşı söz geliştirme zamanı değil, oturup muhasebe yapma zamanı" ifadesini kullandı.

 

"Ahmet Davutoğlu veya Abdullah Gül, Ali Babacan… Bunların veya gidişe itiraz eden başka insanların dava ile alakasını kesmek birilerinin yetkisi içinde mi?" diyen Taşgetiren'in "İkinci büyük kırılma" başlığıyla yayımlanan yazısı şöyle:

Ahmet Davutoğlu ile ilgili ikinci büyük kırılmadan söz ediyorum.

 

Danışmanlık yaptı, Dışişleri Bakanlığı yaptı ve oralarda başarılı olduğuna inanılmış olmalı ki Başbakanlığa getirildi.

 

İki yıla yakın başbakanlık yaptı, 7 Haziran’da yüzde 40’a düşen Ak Parti oylarını 1 Kasım’da yüzde 49 küsura çıkardıktan 6 ay sonra, başbakanlıktan ayrılmak zorunda bırakıldı.

 

Tabii ki yüzde 49 küsurun tüm başarısını Davutoğlu’na bağlamak söz konusu değil, ama 7 Haziran öncesinde meydanlarda olan Erdoğan’ın, 1 Kasım öncesinde meydanlara çıkmadığı ve görünür ortamda Davutoğlu’nun bulunduğu da bir gerçek.

 

Ne oldu da Davutoğlu seçim zaferinden 6 ay sonra başbakanlıktan istifa ettirildi? Bunun kestirme cevabı şöyle:

-Davutoğlu başbakanlık yapmaya kalktı da o sebeple.

Ne demek bu? Başbakan olan bir insanın başbakanlık yapması neden sorun olsun?

Bunun cevabı da Davutoğlu’ndan sonra “Düşük profilli başbakan” arayışında saklı. Davutoğlu “Başbakan isem bunun gereğini yaparım” dediği için boy hedefi haline geldi.

 

Manzara şu:

Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olmuş, ama sistem henüz değişmemiş. Yani henüz Cumhurbaşkanı, icranın başı rolünü yeterince ifa edemiyor. İsteniyor ki, sistemdeki görüntüyü kurtaralım, ama fiiliyatta Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak tam belirleyici olsun, Başbakan da onun yardımcısı, müsteşarı vs. her ne ise o olsun.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kendisinin Başbakan, Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Gül bazı işlemlerde veto yetkisini kullandığında dile getirdiği “çift başlılık” söylemi var. Cumhurbaşkanı’nın anayasal yetkisi olan “Veto”yu işletmesi çift başlılık olarak değerlendirilmişti.

 

Şimdi “ters” bir çift başlılıktan yakınılıyordu. Cumhurbaşkanı’nın belirleyiciliğini ıskalayan bir Başbakanlık’tan…

 

Erdoğan liderdi, öyleyse sistem hep onun etkili olduğu biçimde işlemeliydi.

 

Davutoğlu Başbakanlığa getirilirken, Erdoğan’la arasında bu anlamda bir mutabakat oldu mu bilmiyorum, değilse, Başbakan iseniz başbakanlığı hakkıyla yerine getirmekten sorumlusunuz. Asıl bunu hakkıyla yapmadığınız zaman görevi suiistimal etmiş olursunuz.

 

Kaldı ki, Başbakan olup başbakanlığı yapmamanın sınırlarını tayin de kolay değil. Her adımınızda Cumhurbaşkanı’nın gözünün içine bakmak gibi bir durum sürdürülebilir olamaz.

 

O zaman “ihtilaf” çıkıyor ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rahatsızlığına Pelikan grubunun operasyonel çıkışı eşlik ediyor ve Davutoğlu’nun tasfiyesi gerçekleşiyor.

 

Sonra…

 

Sonra Binali Yıldırım Başbakanlığa getiriliyor. “Erdoğan’la uyum” özelliğinin altı çizilerek. Ancak o süreçte de Bahçeli’nin “Bu böyle olmuyor, fiili durumda olanı hukuki hale getirmemiz gerekiyor. Bu sebeple de getirin başkanlık sistemini Meclis’te destekleyelim”  çıkışı gelecek ve Erdoğan’ın partili cumhurbaşkanı olarak tek belirleyici hale geldiği mevcut sistemin yolu açılacaktır.

 

Evet mevcut sistem… Erdoğan tek belirleyici…

Ancak Ak Parti’nin sancısı bitmiş değil.

Bir kere yüzde 50 artı 1 gerekliliği ile MHP’ye mecburiyet oluşmuş.

Parti her geçen gün biraz daha MHP rengine bürünmeye başlamış.

 

“Metal yorgunluğu” bizzat genel başkanın diliyle gündeme girmiş. 17 yıllık iktidar, kirlenmeyi getirmiş. Gençlerde karşılık yok, yani partinin gelecek kaygısı başlamış. Kamplaşma dili Ak Parti’yi geniş halk kitlelerinden koparmış. Bizzat Cumhurbaşkanı “milletin birliği”ni temsil hüviyeti açısından eleştiriye maruz kalmaya başlamış.

 

Ne olacak bu durumda?

 

“Bir şeyler yanlış gidiyor” diye yazanlar, söyleyenler Cumhurbaşkanı’na yakınlık rolleri oynayanlar tarafından “ihanet”le suçlanınca sorun çözülecek mi?

 

Dava kimin davası? İhanet kime?

 

Ahmet Davutoğlu veya Abdullah Gül, Ali Babacan… Bunların veya gidişe itiraz eden başka insanların dava ile alakasını kesmek birilerinin yetkisi içinde mi?

 

Ak Parti böyle bir itirazla yola çıkmadı mı?

 

Şunu söylemek mümkün: Aynı dava için yola çıkanlar yolda yanlışlar gördüklerinde çok daha net çıkışlar yapmalı değil miydi?

 

Diyelim Davutoğlu, neden ilk darbe ile karşılaştığında çok daha net tavır koymadı?

 

Bu psikolojiyi anlıyorum. Siz yutkunuyorsunuz, birilerinin hukukunu korumayı düşünüyorsunuz, ama birileri giyotini işletiyor. Sonraki bütün itirazlarınız da, makam – mevki kavgası imiş gibi gösteriliyor.

 

Ak Parti, onu ve birlikte hareket edenleri partiden ihraç ediyor.

 

Ne kazandıracak bu partiye?

 

Birlikte yola çıkan başka isimler de var Parti ile ilişkisi kopan. Gül, Babacan ve başka isimler.

 

Ak Parti azalıyor mu çoğalıyor mu? Erdoğan şüphesiz kullandığı yetki itibariyle çok daha güçlü, ama birlikte yürüdüğü insanlar bakımından da güçlü mü?

 

Bence zaman, karşıtlar oluşturma ve onlara karşı söz geliştirme zamanı değil, oturup muhasebe yapma zamanı.