Bal Ülkesi

3

 

Kamerayı kurguyu araya giren herkesi unutturan bir yalınlıkla anlatılan Bal Ülkesi (2019) belgeselinde kayıp insan ortaya çıktı.

 

Amara Kotevska ve Liubomir Stefanov’un yönettiği Balkan filmindeki Hatice Muradova, el değmemiş gerçekliği ve sahiciliği ile insanı sersemletiyor. Yükseklere çıktıkça bünyemizin temiz hava ve oksijeni yabancılaması gibi, iddiasız, gürültüsüz, kendiliğinden ılık bir özgürlüğe, özgüvene, insaniyete sahip bal üreticisi Hatice ile karşılaşınca afallamamak ne mümkün.  

 

Kendinden önce gelen üç kardeşi çeşitli sebeplerle ölen, sonrasında da yetim kalan Hatice kâh beş yaşındaki çocuklarla salıncağa biniyor kâh altmış yaşındaki kadınlar gibi feleğin çemberinden geçmiş edasıyla uzaklara dalıp gidiyor. Yaşı olmayan Hatice açılış sekansında ilk insan gibi yeryüzünün yuvarlaklığına katılıp  insansız çalıların arasından yürümekte, vahiyle çalışan bir arı misali kovanı bir bez torbayla sırtında, saatlerce yürüyerek satış yeri olan Üsküp’e gitmektedir.  

 

Terk edilmiş metruk bir Makedon köyünde annesiyle birlikte yaşadığı tek göz taştan evde, küçücük pencereden sızan ışıkla, ikisine de yeten bir kap yemekle mutmain halleri, üstüne muz yeme sevinçleri dinlendiriyor insanı. Film boyunca yıkanıp tekrar giyilen sarı gömlek desenli etek ve başına arkadan bağladığı tülbentle her ortamın güzeli olabilen bir kadın.

 

Arılarla konuşan onlara şarkılar söyleyen, hiçbir araç gereç kullanmadan, onları kutulara hapsetmeden bal yetiştiren biri. Hatice ağaç kovuklarına, taşların arasına bal yapan arıların ürününden sadece onların ihtiyacından fazla olanı şehre götürüp satarak gül gibi geçiniyor. Kedi ve köpeklerin payını unutmadan. Bazı karakterler var ki cinsiyetlerin ötesinde tam mütekamil insanı temsil ediyorlar, Hatice kurgu değil gerçek ama Akira Kurosowa’nın Dersu Uzala’sı gibi işte insan! dedirtiyor, kurtları kuşları çocukları herkesi düşünen haliyle. Burada etkileyici olan insan kalmayı kitaplar okuyarak, felsefi tartışmalar yaşayarak, sancılarla içlerdeki savaşlarla değil, doğayla birlikte eğilip bükülen kalbin ve aklın kendiliğinden başarması.  

 

Arıya vahyedilişini yönetmenler bunu murat etsin etmesin, doğanın bire bir çekim sahnelerinde insan derinlikle içine çekebiliyor. Balın alınması sırasında hiç birinin kanadına zarar gelmeyecek bir incelikle hafif bir tütsü kullanarak arıları uzaklaştırmasını defalarca seyredebiliriz. 

 

Yaratılışın huyuna suyuna gitmesinin tezahürlerinden biri de kadınlığını elden bırakmaması. Hatice’nin Hıdrellez kutlamalarına katılmadan geceden giysilerine bakım yapması, hiç görünmeyecek saçlarını Üsküp’te bir kozmetik dükkanından aldığı kestane rengi boyayla boyaması, küçücük aynasında kendini seyredip mutmain olması. Sonra annesine beni biri istemişti kim itiraz etti buna diye bir kez daha serzenişte bulunuşlar, türkülerin içinden yükselen arzular hevesler yatışma ve teslimiyetler…

 

Bu sonsuz akışı ortasından parçalayan şey, bir sabah köyün otlaklarını bakir görüp karavanla gelen. hem de yer kıtlığı varmış gibi Hatice’nin dibine yerleşen beş çocuklu aile. Hiçbir mücadele izi olmadan susuz elektriksiz köyde geceleri vahşi hayvan sesleri, mum ışığı, tepsi gibi ay yıldızlar, gündüzleri arı vızıltıları içinde sessizlikle süren hayatın son bulması.

 

Bir sabah yanıbaşında boy veren hırslı ve gürültülü yeni hayatı küçücük penceresinden izlemeye başlayan Hatice, çocuklarla evin annesiyle babasıyla hemen dostluk kurar. İdris’in sürüsüyle yetinmeyip arıcılığa da heves etmesi normaldir, çocukların geleceği çok çalışmayı gerektirir çünkü. Hatice bütün bildiklerini öğretmeye koyulur. 

 

Daha çok bal alabilmek için tahta kutular, kimyasallar kullanmaya başlar adam. Önce dirense de, balın tadını alan, ucuz fiyata daha çok alabilmek için ürünü artırmaya zorlayan tüccarların hırsına yenik düşüp, arılar için ayrılması gereken balı da kazıyıp satması dengeleri alt üst etmiştir. Öfkelenen arılar Hatice’nin balına gelip arılarını öldürmeye başlamıştır bile. İtirazları karşılık bulmaz ama az yem ve bakımla çok randıman kafasıyla hayvanları da küsüp telef olmaya başlayınca aile acı tatlı anılar bırakarak çekip gider köyden.  Küçük çocuklarla şarkılar söyleyip danslar eden, koşmaca oynayan kedilere bakan Hatice’yi “ne insanla ne insansız” hüznü kaplamıştır. Ele geçirme, sahip olma hırsı etrafı küle çevirip gitmiştir.

 

Saçını yıkayıp taradığı, yemeğini yedirip az da olsa sohbet ettiği annesi kendine kahırla “sana daha çok çektirmeden ölmem” dese de vade dolar. Clarissa P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabındaki masallardan birine dönüşür Hatice sonunda. Kitaptaki gibi ama, uyutan değil uyandıran, ezikliklerin değil doğal derin özgüvenin masallarına. Karın yağması gecenin çökmesi bunların hiç birinin kurgu olmayıp gerçeğin ta kendisi olması çok etkileyici. Film boyunca insanın yalın katışıksız zamansız mekansız hakikati parıldıyor.