Bunun kime faydası var?

Ayrıca, Macron’a İslam ile ilgili sözleri için açıkça deli diyen Türkiye, her fırsatta İslamcı terörizm tabirini kullanan, Müslümanların ülkeye girişini yasaklamaya çalışmış, İsrail’in başkentini Kudüs olarak tanımış, Arap ülkeleriyle arasını yapmış, ABD tarihinin en İslamofobik, en pro-İsrail başkanının ülke menfaatleri gereği yeniden seçilmesini savunuyor.

Ters Yüz’ü tekrar seyretmek

Başrolde Riley var gibi görünse de hikâye onun zihnindeki karakterler etrafında dönüyor. Bu karakterler; Neşe, Üzüntü, Korku, Tiksinti ve Öfke adındaki asıl kahramanlar. Hepsini tanıyoruz değil mi? Ve Riley’in bütün davranışlarına onlar karar veriyor, garibim de zannediyor ki ben yaptım.

Mekânlarla hatırlamak

Şehir adeta yıkılarak baştan yapılıyor, senelerce önünden hatta içinden geçtiğimiz mekânlar böylelikle çok hızlı bir şekilde belleğimizden siliniyor. Halbuki belleğin canlı kalabilmesi için kavramlara, imajlara, nesnelere ya da mekânlara tutunmaya ihtiyacımız var.

‘Tek nefeste içene bedava’

Yine bir Pazartesi günü; bizim Diyarbekir evinde hararetli bir sohbet var. Münakaşalar ateşteki kestane misali sıcak mı sıcak ideolojik bir hatta ilerlerken birden nedendir bilinmez cemaatin nostaljik hissiyatı kabardı ve mevzu geçmiş güzel günlere kaydı. Eşref, “Hoca, hazır el atmışın şu maziye, bizim sade gazoz sevdamızı da yazsana!” diye daldı lafa. “Olur” dedim. Neden olmasın? Görüyorsunuz, yazılara sipariş de alıyoruz artık!

“Kendini pamuk zanneden efsane pofuduk pişiler…”

Yumurtamızı kırıyoruz, şekerimizi ekliyoruz, fırınımızı açıyoruz, kekimizi “güzelce” pişiriyoruz. Her şey birinci çoğul şahıs, her şey eski karşı komşu tarzı. Bizler, yemek yapmaya meraklı olan insanlar, aynı yere aidiz ve bundan çok memnunuz sanki. Şu ana kadar sadece yemek sırlarımızı paylaşmış olabiliriz ama istesek başka sırları da paylaşabiliriz besbelli, güvenli ellerdeyiz, birbirimize itimat edebiliriz.

Dünyasız bir kafayla siyasi iktidar mümkün, fakat kültürel iktidar değil

Bence meseleyi, bütün radikallikler gibi İslamcılığın da kendi kurguladığı dünyayı reel dünyanın yerine koymasında, yani ‘dünyasız bir kafa’ya sahip oluşunda aramalı. Meseleye bu açıdan bakıldığında, baskıcı olup olmadığından bağımsız olarak, İslamcılık gibi inanç temelli radikal siyasi akımların (seküler radikal ideolojiler de bazı rezervlerle buna dahil) neden ülkelerinin kültür, sanat ve fikir hayatlarına damga vuracak başarılar elde edemedikleri daha iyi anlaşılır.

İYİ Parti merkeze mi yerleşiyor?

İYİ Parti ülkücü zeminde siyasete başlasa da toplumdaki değişim onları merkeze çekmeye başladı. CHP de bu dönemde katı parti kalıplarından, otoriter ulusalcılıktan sıyrılarak İYİ Parti ile ortak siyasi hedefler oluşturabilecek noktaya gelince, yeni bir çerçeve ortaya çıktı. CHP, oy potansiyelinin ve ideolojisinin sınırları nedeniyle, tek başına merkeze “oturabilecek” bir parti değil. Zaten Türkiye’de çok partili dönem boyunca merkezi asıl olarak sağ partiler doldurmuştur.

Neden Kürtlere yeni bir tarz-ı siyaset?

HDP ve Kürtler yeni bir tarz-ı siyaset çizgisine dönüp bir üçüncü yol oluşturduklarında, Türkiye siyasetinde bir süredir egemen olan iki kutuplu yapı, yerini çok kutuplu, çoğulcu, daha renkli ve daha demokratik bir yapıya bırakabilir. Bunun yegâne yolu, Kürtlerin ağırlıklarını Ankara merkezli bir siyasetten bölge merkezli bir siyasete kaydırmalarıdır.

Küçülen iktidar, büyümeyen muhalefet (*)

Ekonominin hali, muhalefete büyük bir alan açıyor. Lakin muhalefet, ekonomiyi yönetebileceğine dair sağlam bir algı üretemiyor. İçine girilen kıskaçtan ülkeyi nasıl çıkarabileceğine ilişkin açık ve kesin bir mesaj veremiyor, halkta bir güven oluşturamıyor.

Nadire odaları, dünyayı sergileme sahneleri

Yukarıda gördüğünüz, üç boyutlu bir obje değil, Alman ressam Domenico Remps’in 1690 tarihli bir “trompe l’oeil” (göz aldanması) tablosu. 17. yüzyıl sonlarında nadire odalarının Avrupa’nın her yerinde kazandığı öneme tanıklık ediyor. Bu odaların ziyaretçileri, koleksiyonerlerin dünyayı nasıl algıladığıyla yüzyüze geliyordu.

Seçim tartışması bu şartlarda biter mi?

AK Parti iktidarının yarattığı ekonomik ve siyasal tahribatı onarmak ve yeniden demokratik bir sürece yönelmek için son virajı da artık geçmiş olduğunu düşünenler haksız sayılmazlar.

Aşk tesadüfen…

Aşk dünyasının “adlandırdığı gibi” olmasından haz ediyor. Padişahı, feriştahı gelse, hayâli o. Sultanı desen… Belki yalnız anlarında “Memoşum benim” diye seviyor yüce padişahını. Padişah kapıcıbaşına sesleniyor, hârici seferini sonraki güne erteliyor.

Sen kimsin, Asım’ın nesli mi?

2020 yılında hala Batı taklitçiliğinden şikayet etmek, aynı ülkede birlikte yaşadığı farklı fikirlerdeki insanların üzerinde fikri iktidar kuramamaktan yakınmak, gençlere “Kimsin sen” diye sorup hamasi bir dava ve tarih neferliğini teklif etmek, üstelik “Abdülhamit’in aklı sana miras” demek pek de Akif’in “Asım’ın nesli” nden beklediği işler olmasa gerek.

Salgın pik yaparken… Sorular… Sorular…

“Ekonomiyi önceleyelim” diyenler ise eğer ilk dönemdeki kadar sıkı bir sokağa çıkma yasağı uygulanır, yani ekonomik hayat yeniden durdurulursa, virüsün yaratacağı yıkımdan çok daha büyük bir yıkımın oluşabileceğini, insanlığın (açlık da dahil olmak üzere) birçok riskle karşı karşıya kalacağını savunuyor. Baharda (yani mart-nisan-mayıs aylarında) “korkunç” günler yaşayan İtalya, İspanya gibi Avrupa ülkeleri, yeniden tırmanışa geçen salgın konusunda önlemleri artırmaya karar vermiş görünüyorlar.

Sıra geldi kanun-kural devletinden çıkışa

Yalnız insanlar değil, ‘hukuk’a pek aldırış etmese bile bu topraklarda devlet de yazılı kanun ve kurallara uymayı bir ‘namus’ meselesi olarak algılayageldi bugüne kadar. Hukuk devletinden zaten çoktan çıkmıştık, fakat galiba artık buradan da çıkıyoruz ve sanki bunun ilk temrinleri de Anayasa Mahkemesi üzerinden yapılıyor.