Normale dönmesin dünya

 

Geçen yıl Şili’de yaşam koşullarının ağırlığı yüzünden yaşanan protestolarda gençler sayısız slogan üretmişlerdi.

 

Santiago sokaklarına ve bir binanın boş duvarına boydan boya yazılan bir yazı bu günlerde yine dolaşımda: “Normalimize geri dönmeyeceğiz, çünkü eski normalimiz problemin ta kendisi.”

 

Normale dönmek için gün sayan dünyaya bundan iyi bir cevap olamazdı. Korona küçücük cüssesiyle, kaynakların fırsatların paylaşımına razı olmayan insanları, hastalığın bulaşma riskinde olsun az biraz eşitledi. Bildiğimiz normallerle devam edilemeyeceğinin işaretlerini canımızı yakarak vermeye devam ediyor. Evde kalmanın mahiyeti, olası toplumsal dönüşümler, ekolojik ahlak, ailenin kırılganlığı, bütün dünyada ev içi şiddetin artması hatta ihtiyaç kavramı yeniden ele alınıyor.

 

Buna karşılık sağlık, eğitim ve temel yaşamsal kaynaklara erişimde eşitlenme eğilimi şöyle dursun, birçok düşünür korona sonrası despotizmin, güvenlik politikalarının, baskıların artacağı, eşitsizliklerin bir uçuruma dönüşeceği yönünde görüş bildiriyorlar. Dünyanın normali olan ne varsa devam edecek görüşü, kaçınılmazlık ilkesi içinde “devam etmeli” fikrini de barındırıyor bir şekilde. Gazze sonsuz karantinasından çıkamasın, Orta Doğu’da son farklılığa kadar bütün kıpırtılardan çatışma üretilsin, kaynaklar belli ülkelere yığılsın ve diğerleri bunun hesabını bile soramasın, mülteciler gözden uzak olsun, insanlar renk ve coğrafya skalasındaki hiyerarşiler içinde haddini bilsin.

 

Bir Fransız haber kanalı olan La Chaine Info’da konuşan doktorlar aşı denemelerinin Afrika’da yapılması gerektiğini söyledi. Gerekçe buralarda zaten korunamadıkları, gerekli tıbbi teçhizatın bulunmaması. Afrika’nın bütün kaynaklarını tükettikten, sömürgeci olarak demir yumrukla yönettikten sonra, sonucu sebep olarak ileri sürme vahşiliği.

 

ABD Çin ve Kanada’nın ilk aşı deneylerini Kongolular üzerinde denemeye Temmuz ayında başlayacaklarını açıklayan, ülkenin en önemli sağlık kuruluşlarından birinin başkanı olan Jean Jacques Muyembe’ye ne demeli. Celladına aşık olmak mı yoksa küçük hesaplar için halkını kobay olarak ileri sürme düşüklüğü mü. Dünya Sağlık Teşkilatı genel başkanı Ghebreyesus doktorları ırkçı, faşist, utanç verici ve sömürge kalıntısı olarak tanımlayıp buna izin vermeyeceklerini açıklamasaydı, dünya ‘normalimiz’ konsepti içinde bunu da onaylardı. 

 

Geçtiğimiz haziran ayında çatışma çözümlerini öğrenmek amacıyla gittiğimiz Güney Afrika’daki tanıklıklar hepimizde derin izler bıraktı. Ülkenin asıl yerlileri olan siyahlara karşı ziyadesiyle azınlıkta olan sömürgeci beyazların uyguladığı onlarca yıllık ırk işkencesi dünyanın normallerinden biriydi. Büyük mücadeleler sonucu 1994’te ‘apartheid’ son bulmuştu bulmasına ama hak ve özgürlüklerin kağıt üzerinde teslim edilmesiyle yaşamda karşılık bulması bambaşka. Gördük ki gerçek manada zihinsel dönüşüm gerçekleşmedikçe, insanların ayrıcalıklarından üstünlük iddialarından vazgeçmesi, paylaşmaya yanaşması mümkün değil. Tarihin çok hızlandığı bir zamanda buradaki siyah gençlerin dönüşümün ağır işleyişini oturup sabırla beklemeye tahammüllerinin olmadığını yakinen gördük.  

 

Irkçılığı ve üstünlük duygusunu besleyen, 1960’lardan beri yayında olan bir dergiyi ele almıştı iki antropolog Catherine A. Lutz ve Jane L. Collins, National Geographic’i Doğru Okumak adlı kitapta. Foucault ‘un dediği gibi dergi ‘Batılı olmayan’ insanların gözetlenmesini sağlıyordu ve uluslararası güç ilişkilerinin sömürgeci kılcal damar sisteminin bir parçasıydı.

 

Yazarlar 1983’te çalıştıkları üniversitenin kampus kafeteryasında yemek yerken, televizyon haberlerinde ABD’nin Karayiplerde Grenada’yı işgal ettiğini duyan öğrencilerin, ayağa fırlayıp sevinç içinde tezahürat yaptığını görmüşler. Bu canlarını sıkınca yerde yatan yaralı ve ölü Grenadalıların bu öğrencilerin gözünde nasıl bir anlam taşıdığını düşünmek, onları, incelikle zihin oluşturan dergiyi mercek altına almaya yöneltmiş. Dünyada 40 milyondan fazla insana ulaşan, evlerdeki diğer okuyanlarla birlikte Amerikan toplumunun neredeyse yarısının ilgilendiği bir yayın. Popüler eğitimin bir parçası haline gelen dergi, Batılı olmayanların kim olduğu, ne istedikleri, onlarla ne tür ilişkiler içinde olunabileceği hakkında fikir veren müzelerin, raporların, seyahat kitaplarının ve rambo filmlerinin önemli bir parçası. Okur anketlerini görünce derginin merhametini öne sürenlerin tezi çürüyüveriyor. Yoksulluktan hoşnutlar, böyle uygarlıktan ayrı kalmak hoşlarına gidiyor, bizim uygarlığımızı benimsemek zorunda değiller, neden bu kadar yırtık bu elbiseler, şovun bir parçası mı, gerçek olabilir mi gibi nice geri dönüşler.

 

Afrika, Hindistan, Uzak Asya hatta Güney Amerika nasıl da ötekileştiriliyor. İmkanları hak edenler ve hak etmeyenler, değerli kurbanlar ve değersiz kurbanlar denklemine varılıyor buralardan. Cape Town’ın en büyük toprak sahiplerinden birinin bize dediği şuydu; topraklarını versek ne olacak tarım yapacak bilgileri yok. Siyahların eğitim almaları on yıllarca yasaklandıktan sonra söyleniyor bu. Evet umarım normale dönmeyiz, normal en büyük baş belası bu dünyanın.

 

 

 

 

 

Önceki İçerikMakarnaya boğulmayı beklerken…
Sonraki İçerikMaskeli Meclis’te “majestelerinin yargısı” tartışması