Ana SayfaYazarlarDüşmansız yapamamak, düşmansız yapamayanlar...

Düşmansız yapamamak, düşmansız yapamayanlar…

 

 

İsrail ve Rusya barışlarından sonra gündeme gelen ‘içerde de düşmanlıkları azaltıp dostlukları çoğaltalım’ önerisini bariz bir panik duygusu eşliğinde karşılayanları görünce, aklıma o meşhur video geliyor:

 

Görüntüde, bir yandan kameraya bakıp bir yandan kendisine soru soran dış sese kulak veren bir kadın vardır. Dış ses sorar:

“Hafta sonunu kiminle geçirmek istersiniz? A) Eşinizle mi…”

Görüntüdeki kadın, bu ilk şıkkı duyar duymaz atılır: ‘B…’

 

Şimdi, yılların siyasetçisi Cemil Çiçek’in ‘düşmanları azaltmak’ önerisine karşı yazılıp çizilenleri okudukça, o yazıların sahiplerini benzer bir kurguyla bir videonun konusu haline getirmek geliyor içimden:

 

“Önümüzdeki günlerde en çok şunlardan hangisini yapmak istersiniz? A) Düşmanlarınızla barışmak…”

“B…”

 

Düşmanlarla barışma fikri öylesine büyük bir infiale neden oldu ki, öneriyi sempatiyle karşılayan ‘dostlar’ bile bu sıfatlarını kaybetme teklikesiyle yüzyüze kaldılar. Muhafazakâr dünyanın en saygın kalemlerinden Ahmet Taşgetiren dahi, yarattığı ‘hayal kırıklığı’ nedeniyle “taş gibi ağır abimiz” istihzasına uğradı.

 

‘Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın’

 

Ahmet Taşgetiren, ‘Bize düşman lazım’ başlıklı yazısıyla (Star, 10 Temmuz) cevap verdi bu istihzalara… Düşmansız yapamayanlar için cuk oturan bir Necip Fazıl Kısakürek alıntısından sonra (“Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın, gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın”) şöyle yazdı:

 

“Öyle tebliğ mebliğ, bizim davranışlarımız sebebiyle insanların İslam’la da aralarına mesafe girebilir endişesi vs… Bunlar çok naif yaklaşımlar. Siyaset dediğinde kıran kırana olacak, racon bu.

 

Düşmansız siyaset olur mu?

 

Hem kiminle dostluk geliştirilecek ki içerde? Herkes safını belirlemiş. Bunlar İsrail’den daha İsrail, Rusya’dan daha Rus, hatta belki Amerika’dan daha Amerikan, İngiltere’den daha İngiliz! 

 

İç düşmana asla sırtını dönmeyeceksin!

 

Hep tetikte duracaksın!

 

Bu yolda ‘beraber ıslandığınız’ dostlara bile güvenmeyeceksin. Yolda bulduklarınızın ürettiği düşmanlıkları kutsayacaksın.”

 

Mübalağa değil; düşman bazılarına gerçekten lazım

 

Mübalağa sanatına baş vurmak, bazen bir fikri anlatabilmenin en iyi yolu olabilir… Böyle durumlarda, yani bu sanatı içeren bir cümleyle karşılaştığınızda abartı içeren dış kabuğu soymazsanız, cümlenin sahibinin o cümleyle neyi murat ettiği hususunda ‘abartılı’ bir sonuca varabilirsiniz. 

 

Fakat gerek Necip Fazıl Kısakürek’in şiirini, gerekse de Ahmet Taşgetiren’in bazı cümlelerini böyle bir ihtiyatla okumanıza hiç gerek yok. Çünkü bazıları düşmana gerçekten de gündüzün geceye muhtaç olduğu gibi ihtiyaç duyar… Çünkü bazıları iç düşmana gerçekten de dış düşmandan daha büyük bir ihtiyaç duyar… Çünkü düşmanlık gerçekten de -burada ‘maalesef’ diyeceğim- dostluktan çok daha güçlü, çok daha yoğun, çok daha cazip, çok daha ‘kolay’ bir duygu halidir ve dolayısıyla vazgeçilmesi çok daha zordur.

 

Düşmanın varlığının iyi ve güvende hissettirdiği, düşmanlığın ortadan kalkma ihtimalinin neredeyse panik duygusuna yol açtığı bir vasat ilk anda absürd görünebilir gözünüze, fakat öyle değil…

 

Açmaya çalışayım…

 

Gerçek bir savaşta ne oluyorsa…

 

Savaşa dönüşmüş bir siyaset ortamında düşmanın varlığından maddi-manevi rant elde edenler vardır ve bunların pozisyonu, gerçek bir savaşta maddi-manevi rant elde edenlerle aynıdır. Pozisyonları böyle olanlar düşmanın varlığından güven duygusu peydahlarlarken, düşmanın yok olma ihtimali onlarda paniğe yol açar. Şimdilerde neredeyse elle tutulacak kadar kristalize olmuş bu duygunun birinci nedeni işte budur: Düşmanın varlığı üzerinden kendi dar iktidar alanlarına meşruiyet sağlama kaygısı.

 

‘İç düşman’a öfke neden daha yoğundur?

 

Bu kaygı, neden ‘iç’ düşmanların ‘dış’ düşmanlardan daha yoğun bir öfkeye maruz kaldığını da açıklar. (İsrail ve Rusya ile barışmaya hiçbir tepki göstermeyenlerin mesele ‘iç’e geldiğinde birdenbire celallenmelerindeki ilginçliği burada bir daha hatırlayalım.)

 

Bu böyledir, çünkü iç düşmanların varlığı dar iktidar hesapları açısından çok daha işlevseldir. Rusya ya da İsrail’le barışmak, geniş iktidarın bir parçası olmakla elde edilen maddi-manevi rantlara halel getirmez, fakat kutuplaşmanın ortadan kalktığı, ‘iç düşman’ analizlerinin anlamsızlaştığı bir vasat için aynı şeyi söyleyemeyiz.

 

Düşmanın varlığının sağladığı lüks

 

Düşmanın varlığının arzu edilir olmasının, maddi-manevi rantın ötesinde, ilk bakışta görülmeyen başka nedenleri de var. Bunlardan biri de, dost ve düşman olarak ayrışmış bir dünyanın, öyle olmayan bir dünyaya kıyasla içerdiği basitliktir… Dost ve düşman kategorilerinin anlamsızlaştığı, buna karşılık bu ikisi arasında yer alıp biribirlerinden nüanslarla ayrılmış binlerce pozisyonun bulunduğu karmaşık bir dünya, bu basitlikle kıyaslandığında ürkütücü gelmez mi?

 

Bu basitliğin iğvasına kapılmamak; kafa patlatmayı, yorulmayı gerektiren çileli bir siyasi-entelektüel yolculuğu göze almak kolay bir şey değil. Bu biraz, fikirlerini bir ömür boyu değiştirmeyenlerin ve bununla övünenlerin sahip olduğu lükse benzer. Birinci tutum ‘fikrî tutarlılık’, ikinci tutum ‘düşmana boyun eğmemek’ diye kodlanıp kutsanır, sahipleri kahramanlaştırılır ama, gerçekte her ikisi de zor olandan, karmaşık olandan kaçıp basite sığınmakla ilgilidir.

 

Filmin laik versiyonu

 

“İçerde de düşmanları azaltıp dostlukları çoğaltalım” çağrısına geniş iktidarın orasından burasından gelen itirazların aynısını geçtiğimiz on yıllarda da yaşadık. Sadece aktörler farklıydı. O zamanlar ‘bu ülke sadece bizim’ diyen laikler iktidardaydı ve ‘bu ülke sadece sizin değil, karşınızda da düşman yok, uzlaşmayı, paylaşmayı bilin’ itirazları bu kesimler tarafından istihza ile karşılanıyordu.

 

İşte şimdi aynı muameleyle karşılaşıyorlar ve bu tarihsel deneylerden herhangi bir ders çıkarmış gibi görünmüyorlar. Öyle bir tavır sergiliyorlar ki, şu veya bu yolla bir daha iktidar olsalar, aynı şeyi bir daha yapmayacaklarına dair herhangi bir izlenim vermiyorlar.

 

Bu durum, şüphesiz ki, ‘Bunlarla mı dost olacağız?’ korosunun geniş muhafazakâr kesimler üzerinde etkili olmasının en önemli âmillerinden birini oluşturuyor.

 

- Advertisment -