Dolar ve euro’nun düşmesi isteniyor mu?

Diyelim ki siz küresel bir sermaye grubunu temsil ediyor ve milyarları yönetiyorsunuz. Sadece döviz yükseliyor, Türk Lirasının ve dolayısıyla Türkiye’de üretilen malların döviz türünden değeri düşüyor diye, elinizdeki parayı hemen gözü kapalı Türkiye’ye yönlendirir misiniz? Ya da, bu kadar stratejik bir karar alabilmek için başka ne ararsınız?

11.07.2019 13:24
Münir-Aktolga



 

Hep, "hükümet yanlış politikalar izleyerek Türk parasının değerinin düşmesine, dövizin yükselmesine neden oluyor"  deniyor. Acaba hükümet doların veya euronun düşmesini, Türk lirasının değer kazanmasını istiyor mu? Bunu hiç sorgulayan yok.

 

Ben hükümetin TL’nin değer kazanmasını istediğini sanmıyorum. Bunu daha önce de yazdım. Hükümetin hesabı bence aşağıdaki gibi. Yedi maddede özetlemeye çalışacağım.

 

                                                              *          *          *

 

(1) Türk Lirasının değeri düşünce, Türk mallarının fiyatı da düşmüş oluyor ki, bu da ihracatı kamçılıyor. Bu güzel.

 

(2) Öte yandan, döviz yükselince ithalat pahalı hale geliyor ki, bu da iç tüketimde ithal malların yolunu kesiyor. Bu da güzel.

 

Ama tabii bu arada bir de, sanayimizin bir kısmının  ithal girdi işleyerek elde edilen ürünlerin ihracatı üzerine kurulu olması gerçeği var. Bunu ne yapacağız? İthal girdiler de pahalılaşınca, bu, son ürünün fiyatına da yansımayacak mı? Elbette yansıyacak. ama bu arada:

 

(a) İthal girdilerin içerde üretilmesi (ital ikamesinin yeni bir aşaması) için teşvikler arttırılarak yapısal değişim yoluna gidilecek (bu yönde adımlar atılmıyor değil);

 

(b) İthal girdi  pahalı da olsa, nihaî ürün TL’nin değer kaybına bağlı olarak gene de dış piyasalarda daha ucuz olma durumunu koruyacak.

 

(3) Ama işte tam bu noktada enflasyonun da artmaması için üretimin artması gerekiyor.

 

Peki üretim nasıl artacak? Yatırımla. Yatırım için ne lazım? Para. Para nerede? Bankada. O halde yatırımcı bankadan düşük faizle ucuz kredi alabilmeli ki bunu içerde yatırıma yöneltsin, üretim artsın.

 

(4) Peki, banka yatırımcıya vereceği krediyi (parayı) nereden bulacak, yani hangi parayı yatırımcıya ucuz kredi olarak verecek? Tasarruf sahibi parasını bankaya yatıracak ki, banka da bunu yatırımcıya kredi olarak versin. Ama mevduat faizi çok düşük olduğu için kimse götürüp parasını TL’ye yatırmayınca, paranın yönü dövize veya gayrimenkule dönerse,  banka hangi parayı (hem de düşük faizle) yatırımcıya verebilecek?

 

(5) Tabii bir başka ihtimal, bankanın parayı Merkez Bankasından alması ki, bu da bir noktadan sonra Merkez Bankasının matbaada para basması, dolayısıyla dolaşımdaki para arzının artması, dolayısıyla enflasyonun yükselmesi anlamına gelecek.

 

(6) Ama bir nokta daha var: TL’nin değeri düşer, dolar ve euro yükselirse, başka ne olabilir? Cevap:  İlk anda küresel sermaye yönünü hemen Türkiye’ye çevirir. Çünkü bu durumda Türkiye’ye girecek her dolar veya euro daha değerli hale gelmiş, satınalma gücü artmış olacak.

 

(7) Öte yandan, bu arada Merkez Bankasının hem TL, hem döviz  faizlerini düşürdüğünü de hesaba katarsak... nereye gidecek ülkeye giren bu para? Faize gitmeyeceğine göre, direkt olarak  yatırıma yönelecek. Bu da güzel. (İçerde, elinde TL’si olan ise enflasyona karşı güvence olarak önce hemen  döviz almaya koşar, ama kısa bir süre sonra bu dövizi yükselteceği için, artık TL ile döviz almak da  cazip hale gelmez.)

 

                                                    *          *          *

 

Peki, sadece bu kadar mı -- yani TL’nin değeri düşüyor, dolar ve euro değer kazanıyor diye, küresel sermaye hemen Türkiye’ye doğru dümen kırmaya başlar mı? Ya da, elinde TL olan yatırımcı, faraza gayrimenkul almak yerine (ki şu anda kimse almıyor, gayrimenkul iki yıldır yatırım aracı olmaktan çıkmış durumda), hemen borsaya girip hisse senedi almaya mı başlar?

 

Eğer olay bu kadar basitse -- ki "faiz neden, enflasyon sonuçtur" anlayışı buraya varır -- mesele yoktur, yapılan işler doğrudur, atılan adımlar yerindedir. Bu durumda geriye  söylenecek bir tek şey kalıyor ki, o da daha çok kutuplaşmaya, daha çok kavgaya ihtiyacımız var demektir. Daha çok kavga edelim  ki, döviz yükselsin! Gelişmenin, ilerlemenin yolu  içerde ve dışarda daha çok kavga etmekten geçiyor, der (ve böylece, dünya ekonomik literatürüne de katkıda bulunarak) çıkarız işin içinden.

 

İşte işin en önemli noktası burası...

 

Diyelim ki siz küresel bir sermaye grubunu temsil ediyor ve milyarları yönetiyorsunuz. Sadece döviz yükseliyor, Türk Lirasının ve dolayısıyla Türkiye’de üretilen malların döviz türünden değeri düşüyor diye, elinizdeki parayı hemen gözü kapalı Türkiye’ye yönlendirir misiniz? Ya da, bu kadar stratejik bir karar alabilmek için başka ne  ararsınız?

 

Tek kelimeyle güven veya güvence ararsınız! Peki güvence ne demektir,  nasıl sağlanır?  Öncelikle bir ülkenin kurumlarına, itibarına ve istikrarına güven demektir. Kuvvetler ayrılığını esas alan bir anayasa demektir, örneğin. Anayasal güvence altında olan bağımsız, özgür bir yargı sistemi  demektir. "Ben parayı getiriyorum ama yarın bir problem olursa  hakkımı nasıl arayacağım? " sorusuna verilecek cevabın daha  işin başından açıkça ortada olması demektir. Bir sabah kalktığınızda yatırımlarınıza devletin el koymuş olmayacağının güvence altında olması demektir. İstediğiniz zaman paranızı yurt dışına çıkarabilme güvencesinin bulunması demektir. Buna (faraza döviz tutmaya, dolar ve euroda pozisyon almaya) karşı, sanki vatana ihanetmiş gibi, sürekli ekonomik rasyonalite dışı kampanyalar yürütülmüyor olması demektir.

 

Denebilir ki "Kardeşim görüyorsun işte, müsaade etmiyorlar ki! Ülke adeta kuşatma altında… bu durumda daha başka ne yapılabilir? Önce şu beka sorununu bir halledelim, gerisi elbet gelir."

 

İşte asıl mesele. İş bu noktaya gelince olay biter zaten. Ne önce o “beka” sorunu hallolur, ne de küresel sermaye ülkeye gelir ve yatırımlar hızlanır. Herşey demokratikleşme ile savunma ve güvenlik sorununu bir arada yürütebilmeye bağlıdır. Önce beka, sonra demokratikleşme diye bir ikilemin içine girdiğiniz an bu problemi çözemezsiniz. Çözemezsiniz, çünkü 21. yüzyıl kulvarlarında yürümenin yolu,  ideolojik saplantılar içine girmeden küresel dinamiklerle dayanışma içinde demokratikleşerek ilerlemekten geçiyor. Ne zaman ki beka sorunumuzun çözümünün de demokratikleşmekten geçtiğini anlarız, o zaman her şey başka türlü olabilir.  

 

Sonuç mu? Evet, faizler düşsün, ama bu, aynı zamanda Türkiye’nin yeniden demokratikleşmesi ve demokrasisinin kurumsallaşmasıyla birlikte yürürse, anlam kazanabilir. Yoksa, kimse enayi değil. 21. yüzyılda sadece faizlerle oynayarak bir yere varamazsınız.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.