Anasayfa / Haberler / Aliza Marcus: “PKK için silah bırakmak kolay, asıl sorun savaştan sonra ne olacağı”

Aliza Marcus: “PKK için silah bırakmak kolay, asıl sorun savaştan sonra ne olacağı”

PKK üzerine çalışmalarıyla tanınan gazeteci ve araştırmacı Aliza Marcus: “Silahsızlanma doğrulanabilir bir süreç. Asıl zor olan siyasi entegrasyon. Türkiye’nin buna hazır olduğunu düşünmüyorum”
2

PKK üzerine yaptığı araştırmalarla uluslararası alanda tanınan gazeteci ve araştırmacı Aliza Marcus, Türkiye’de yürüyen yeni barış sürecinin en kritik aşamasının silah bırakmak değil, örgütün savaştan sonra kendisini nasıl yeniden tanımlayacağı olduğunu söyledi.

Kan ve İnanç’tan (Blood and Belief) sonra henüz Türkçeye çevrilmeyen yeni kitabı Resurgence and Revolution’da, Öcalan’ın 1999’da yakalanmasının ardından PKK’nın nasıl yeniden örgütlendiğini, Suriye’deki yapılanmasını nasıl inşa ettiğini ve zamanla bölgesel bir aktöre dönüşmesini ayrıntılı biçimde inceleyen Aliza Marcus, Perspektif’ten Cihat Arpacık’s konuştu

Marcus’a göre süreçte en büyük meydan okuma ise siyasi entegrasyon olacak. “Irak Kürdistanı’nın dağlarında binlerce örgütlü ve disiplinli insan var. Bir barış anlaşması olursa kendilerini Türkiye’de siyasi faaliyet yürütmekle görevli görecekler. Türkiye’nin buna hazır olduğunu düşünmüyorum” değerlendirmesinde bulundu.

Daha önceki çalışmalarınızda PKK’nın kendisini siyasal ve ideolojik olarak yeniden üretebilme becerisi sayesinde ayakta kaldığını savunuyordunuz. Sizce bugün Türkiye’de yaşanan süreç, örgüt açısından yeni bir dönüşüm ve yeniden yapılanma evresine mi işaret ediyor?

PKK, bugün 1999’da Öcalan’ın yakalanmasından bu yana karşı karşıya olduğu en büyük sınavı veriyor. Öcalan geçen yıl PKK’dan iki şey istedi: Savaşı bitirmesi ve yeniden yapılanması. Bunlardan ilki nispeten kolaydı. Ancak ikincisi çok daha karmaşık, çünkü yeniden yapılanmanın gerçekte ne anlama geldiği sorusu ortada duruyor. Öcalan bu konuda, en azından bizim bildiğimiz kadarıyla, çok az somut ayrıntı sundu. Kandil’in de bundan sonra ne yapacağı konusunda ciddi bir belirsizlik yaşadığı açık. Ancak on yıllar boyunca örgütün Türkiye içindeki Kürt milliyetçi faaliyetleri üzerindeki etkisi ve hâkimiyeti silahlı mücadeleden kaynaklandı. Daha sonra, Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK, şiddet içermeyen siyasal, kültürel ve toplumsal kuruluşlardan da oluşan geniş bir ağ kurdu. Savaşla birlikte bu kurumlar,

PKK’nın kontrolünü sürdürmesine ve Kürt siyasetinin gündemini belirlemesine yardım etti.
Ancak bugün her şey değişim içinde. Savaş sona erdi, fakat savaşçılar hâlâ dağlarda. Türkiye’de Kürt siyaseti baskı altında ve Selahattin Demirtaş gibi siyasetçiler ile siyasi aktivistler cezaevinde. Öcalan’ın artık Kürtlerin ne talep etmesi gerektiğine ilişkin açıklamaları ise oldukça belirsiz. Üstelik bu açıklamalar Kürt kimliğine odaklanmıyor. PKK’nın varlığını sürdürebilmesi için yeni bir örgütsel yapıya ya da yeni bir vizyona ihtiyacı olsa da şu anda elinde böyle bir çerçeve bulunmuyor. Bu, örgüt açısından önemli bir sorun. Kitabımda da yazdığım gibi, 2000-2004 yılları arasında PKK benzer bir meydan okumayla karşı karşıya kalmış, bu süreç örgüt içinde bir bölünmeye yol açmış ve PKK’nın ateşkesi sona erdirme kararında etkili faktörlerden biri olmuştu.

Türkiye’nin bugün yürüttüğü süreçte, siyasi normalleşme ile bölgesel gerçekliklerin giderek daha fazla iç içe geçtiği görülüyor. Sizce bu süreci geçmişte PKK ile yürütülen diyalog girişimlerinden ayıran temel fark nedir?

Haklısınız; bugün devam eden görüşmeler ile geçmişte Türk devleti ve PKK arasında yürütülen barış görüşmeleri birbirinden farklı. En önemli fark, bu kez Öcalan’ın herhangi bir somut güvence almadan önce savaş tehdidini kalıcı biçimde ortadan kaldırmaya istekli olması. Başka bir ifadeyle, önce savaşı sona erdirdi ve PKK’ya silah bırakma çağrısı yaptı, ardından müzakereler başladı. Elbette görüşmeler bunun öncesinde de yürütülüyordu ancak savaşın sona ermesinden sonra tarafların gerçekten bir uzlaşıya varmaya çalıştıkları izlenimi ortaya çıktı.
Peki Öcalan neden böyle bir risk aldı? Görünüşe göre barış sürecini belirleyen iki temel unsur vardı. Birincisi, PKK, askerî açıdan Oslo ve İmralı görüşmeleri dönemine kıyasla çok daha zayıf bir konumdaydı. Son on yılda Türkiye’nin geliştirdiği ileri askerî teknolojiler PKK’yı büyük ölçüde Türkiye’nin güneydoğusundan çıkardı ve örgütü savunma pozisyonuna itti. Çatışmalar esas olarak Kuzey Irak’a, yani Irak Kürdistanı olarak adlandırılan bölgeye taşındı. Orada bile PKK mensupları büyük ölçüde yeraltında faaliyet yürütmek zorunda kaldı. Bunun anlamı, Ankara’nın müzakere şartlarını belirleme konusunda daha güçlü bir konuma gelmesi ve anlaşma öncesinde PKK’nın silah bırakmasını talep edebilmesiydi.

İkinci olarak, bölgesel dinamikler değişti. Irak Kürdistanı artık uluslararası alanda tanınan bir yönetim tarafından idare ediliyor. Türkiye’nin Irak Kürdistanı’ndaki PKK hedeflerine yönelik saldırıları ve PKK’nın geniş alanlar üzerindeki kontrolü, Irak Kürt yönetimi açısından ciddi bir sorun oluşturdu. Ayrıca PKK’nın burada faaliyet göstermesi giderek zorlaştı, çünkü bölge artık 1980’ler ve 1990’lardaki gibi gelişmemiş ve sınırlı düzeyde yönetilen bir alan değil. PKK ilk üslerini kurduğu dönemdeki koşullar artık mevcut değil.

Bu iki unsurla bağlantılı olarak Rojava’daki durum da önem taşıyor. PKK’nın Türkiye ile yürüttüğü savaş, Mesud Barzani liderliğindeki Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) Rojava ile ilişki kurmasının önünde bir engeldi. Oysa bu ilişki, Rojava yönetiminin meşruiyet kazanması ve belirli ölçüde korunması açısından önemliydi. PKK’nın Türkiye’ye karşı yürüttüğü savaş aynı zamanda Ankara tarafından Rojava’ya yönelik saldırıların gerekçelerinden biri olarak gösteriliyordu. PKK açısından Rojava son derece önemliydi ve bugün, Suriye devlet yapısına entegre olma süreci yaşanıyor olsa bile bu önemini koruyor. Türkiye’den gelen tehdit de, ortada henüz somut bir anlaşma bulunmadan önce örgütün bir uzlaşma arayışına yönelmesinde etkili faktörlerden biriydi.

Yeni kitabınız, birçok gözlemcinin örgütün en zayıf dönemi olarak değerlendirdiği 1999 sonrası yeniden toparlanma sürecine odaklanıyor. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK’nın yeniden örgütlenmesini ve bölgesel bir aktör olarak ortaya çıkmasını sağlayan temel etkenler nelerdi?

PKK’nın Öcalan’ın yakalanmasından sonra varlığını sürdürebilmesini sağlayan iki temel unsur vardı. Birincisi, dönemin başbakanı Bülent Ecevit, Öcalan’ın yakalanmasının PKK’nın yenilgisi anlamına geldiğini düşündü ve bu nedenle Kürtlere demokratik haklar tanınmasına gerek olmadığı kanaati oluştu. Böylece “Kürt sorunu” varlığını sürdürdü.

İkincisi ise Öcalan’ın mücadeleden vazgeçmemesiydi. Evet, yakalanmasının ardından mahkemede yaptığı açıklamalar, bağımsız Kürt devleti ya da özyönetim yerine demokratik bir Türkiye talep etmeye başlaması nedeniyle teslim olmuş izlenimi yarattı. Ancak sonraki birkaç yıl içinde, kısmen PKK’nın içeride zayıfladığını ve dışarıda destek kaybettiğini görmesi nedeniyle, yeniden özyönetim fikrine yöneldi ve PKK’yı güçlendirmeye yönelik kararlar aldı.

Öcalan’ın o dönemde ne yaptığı, neden yaptığı ve örgütü neredeyse parçalayacak olan bölünme, kitabımın önemli odak noktalarından biri. Çünkü PKK tarihinin son derece ilgi çekici bir dönemini oluşturuyor. Temel olarak, 2004 yılında savaşın yeniden başlatılması kararı örgüte büyük ölçüde fayda sağladı; çünkü PKK’ya yeniden bir amaç ve odak kazandırdı. Ayrıca Öcalan’ın yaklaşık 2002 yılında PYD ve PJAK gibi bölgesel yapılanmaların kurulmasına karar vermesi de önemliydi. Bu sayede Suriye ve İran kökenli PKK kadroları örgüt içinde tutulabildi ve yeni destek kaynakları harekete geçirildi.

“PKK, 2003’ten beri Suriye’de taban kurmaya çalışıyor”

Suriye iç savaşı, PKK’nın Türkiye merkezli silahlı bir örgütten daha geniş çaplı bölgesel bir güce dönüşmesinde ne ölçüde belirleyici oldu?
Hiç kuşkusuz bu süreç örgütün bölgesel bir güce dönüşmesini mümkün kıldı ancak unutulmaması gereken önemli nokta, PKK’nın Suriye yapılanmasının iç savaş başlamadan çok önce, yaklaşık 2003 yılından itibaren faaliyet göstermeye başlamış olmasıdır. Yeni kitabımda bu dönemi ayrıntılı biçimde inceliyorum. Çünkü Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK’nın Suriye içinde nasıl yeniden örgütlendiğini, destek tabanını nasıl yeniden inşa etmeye çalıştığını ve Suriyeli Kürtler için yeni bir örgütlenme oluşturma çabasını öğrenmek son derece ilgi çekiciydi.

Dolayısıyla Suriye’de iç savaş başladıktan sonra PKK’nın bağlı yapısı gelip yönetimi devralmış değildi. Hayır. PKK, 2003 yılından itibaren Suriye içinde yerel bir örgütlenme kurmak için çalışıyordu. Kadrolar sürekli Suriye’ye girip çıkıyor ve daha o dönemde Kürt milliyetçi faaliyetlerini nasıl etkileyebileceklerini ve yönlendirebileceklerini planlıyorlardı. Bu nedenle 2012 yılı geldiğinde hazır durumdaydılar.

Ankara uzun yıllar boyunca PKK’yı ağırlıklı olarak iç güvenlik perspektifinden değerlendirdi. Sizce Suriye’de yaşanan gelişmeler, Türk karar alıcılarını PKK’yı aynı zamanda bölgesel jeopolitik bir aktör olarak görmeye zorladı mı?

Evet ve bu durum özellikle Rojava bağlamında önemli meselelerden biri oldu. Ankara açısından Rojava’nın PKK’nın bağlı yapılanması tarafından kontrol edilmesi, Rojava’yı Türkiye’nin güvenliği açısından PKK’nın Türkiye içindeki faaliyetleri kadar ciddi bir tehdit hâline getiriyordu. Gerçek şu ki Rojava, Kandil ve Türkiye arasında savaşçı geçişleri yaşanıyordu ve PKK’nın üst düzey kadroları Rojava’ya gidiyor, burada faaliyet yürütüyordu. Bununla birlikte Rojava, Türkiye’ye yönelik saldırılar için kullanılan bir üs değildi ve Rojava’da görev yapan kadroların önceliği Türkiye değil, Rojava’ydı. Fakat Türkiye açısından bunun bir önemi yoktu. Asıl mesele, Rojava’nın PKK’nın doğrudan etki ve faaliyet ağının bir parçası olmasıydı. Bunun ötesinde, Rojava’daki Kürtler özerk bir yapı oluşturuyordu ve bu durum da kendi başına potansiyel bir güvenlik tehdidi olarak görülüyordu.

Suriye’de ABD ile PKK arasında kurulan ilişki, NATO politikası açısından tarihsel bir paradoks yarattı. Geriye dönüp baktığınızda, IŞİD karşıtı ortaklığın PKK’nın meşruiyeti ve uluslararası görünürlüğü bakımından ne kadar dönüştürücü olduğunu düşünüyorsunuz?

Son dönemde gördüğümüz gibi, PKK’nın yerel güçleri ile ABD arasındaki ortaklık, nihayetinde Kürtlerin Rojava’da somut kazanımlar elde etmesine çok fazla katkı sağlamadı. Ancak o dönemde, IŞİD karşıtı ortaklığın PKK’nın meşruiyetini güçlendirdiğine dair güçlü bir inanç vardı. Belki de bu ortaklık PKK’nın uluslararası alanda belli ölçüde tanınmasına yardımcı oldu, ancak örgüt bunu kendi lehine değerlendiremedi. Bunun nedenlerinden biri de Türkiye ile yürüttüğü silahlı çatışmaydı. Benim kanaatim, kitabımda da daha ayrıntılı biçimde ele aldığım üzere, örgüt 2015 yılında ateşkese bağlı kalmış olsaydı çok daha ciddi bir meşruiyet ve uluslararası destek kazanabilirdi. Dolayısıyla genel olarak bakıldığında, ABD ile kurulan ortaklık kuşkusuz örgütün görünürlüğünü artırdı ve sınırlı da olsa PKK’nın daha fazla tanınmasına ve belli ölçüde sempati toplamasına katkı sağladı. Ancak bunun etkisi hem o dönemde hem de bugün oldukça sınırlı kaldı.

PKK üyeleri ve sempatizanlarıyla yaptığınız görüşmelerde, özellikle 2014 sonrasında örgüte katılan genç militanların temel motivasyonları nelerdi?

Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle 2014 yılında PKK’nın içinde bulunduğu konumu hatırlamak gerekir. O dönem örgüt gücünün zirvesindeydi. HDP, Türkiye’nin güneydoğusundaki belediyelerin büyük bölümünü kontrol ediyordu ve PKK’nın da kendi yerel meclisleri vardı. PKK mensupları kırsal alanlarda rahatça hareket edebiliyordu. Kürtlerin inandığı bir barış süreci yürütülüyordu. Aynı zamanda Rojava’da PKK’nın bağlı siyasi ve askerî yapıları olan PYD ile YPG geniş bir coğrafyayı kontrol ediyordu. Üstelik bunu Türkiye’de olduğu gibi perde arkasından değil, doğrudan yöneterek yapıyorlardı. Rojava’da ayrıca IŞİD’in Kürtlerin varlığına yönelik doğrudan tehdidi söz konusuydu ve 2015’ten itibaren ABD ile ortaklık süreci başlamıştı. Dolayısıyla o dönemde gençler farklı nedenlerle PKK’ya katılıyordu. Birincisi, Türkiye’de ve Rojava’da oluşan Kürt güç yapısının bir parçası olmak istiyorlardı. İkincisi, gerçekten de Kürtlerin varlığını tehdit eden DEAŞ’a karşı Kürtleri savunmak istiyorlardı. Üçüncüsü ise PKK, aktif durumda olan tek Kürt milliyetçi örgüttü. Eğer Kürt haklarına inanıyorsanız, bulunmanız gereken yer orasıydı.

Elbette 2018 yılına gelindiğinde örgüte katılım nedenlerinin bir kısmı değişmişti. O tarihte PKK Türkiye içinde savunma pozisyonuna çekilmişti. Bu nedenle gençleri çeken temel unsur artık Rojava’da elde edilen kazanımlardı. Ancak bütün bunların altında yatan temel gerçek değişmedi. Gençleri PKK’ya çeken en önemli unsur her zaman, bugün de olduğu gibi, örgütün uygulanabilir tek Kürt muhalefet hareketi olarak görülmesi ve Kürt hakları uğruna Türk devletiyle savaşmayı göze alan tek örgüt olmasıdır.
Abdullah Öcalan yirmi yılı aşkın süredir cezaevinde olmasına rağmen, hareket üzerindeki entelektüel ve siyasi etkisini sürdürmeye devam ediyor. Siz bu etkinin kalıcılığını nasıl açıklıyorsunuz?

Son otuz yıl içerisinde Öcalan, örgütün kimliğinin ve ideolojisinin merkezine yerleşti. 1999 yılında yakalanmasının ardından ve kendisiyle temas kurmanın giderek zorlaşmasına rağmen, Kandil’deki PKK yönetimi hiçbir zaman onun rolünü ya da önemini küçümsemeye çalışmadı. Elbette bu, her zaman onun söylediği her şeyi harfiyen uyguladıkları anlamına gelmiyordu. Ancak onu mutlak lider olarak kabul etmeyi sürdürdükleri anlamına geliyordu. Birliği koruyabilmek için PKK’nın Öcalan’a ihtiyacı vardı; Öcalan’ın da bu grubun lideri olarak önemini ve etkisini sürdürebilmesi için PKK’ya ihtiyacı vardı. Gerçek şu ki Öcalan, kendi üzerine ve kendi fikirleri üzerine kurulu bir sistem inşa etti. PKK mensupları da bu sistemi kabul etti ve benimsedi. Öcalan, PKK’nın ideolojisiyle o kadar iç içe geçmiş durumda ve örgüt tarafından birlik sağlayan bir sembol olarak o kadar yoğun biçimde kullanılıyor ki, bana göre örgütün ondan koparak birlik içinde kalabilmesi mümkün değildir.

Sizce PKK bugün silahlı mücadeleden daha siyasi bir çerçeveye stratejik bir geçiş yapabilecek örgütsel kapasiteye sahip mi? Yoksa bölgesel çatışma ortamı, militarizasyonu örgüt yapısının merkezine yerleştirmiş durumda mı?

PKK’nın kuruluşundan itibaren silahlı mücadele, örgütün kimliğinin ve ideolojisinin merkezinde yer aldı. 1978 yılında kurulduğunda örgütü tanımlayan temel unsur buydu ve Türkiye tarihindeki en büyük Kürt örgütü hâline gelmesini sağlayan da yine buydu. Silahlı mücadelenin örgütün ideolojisi ve faaliyetleri içindeki merkezi konumu, PKK’nın yerel bağlı yapısı aracılığıyla 2012 yılında Rojava’nın kontrolünü ele geçirmesine ve daha sonra ABD’nin desteğiyle IŞİD’i yenilgiye uğratmasına da katkı sağladı.
Şunu da eklemek isterim ki, aynı durum PKK’nın HDP’nin Haziran 2015 genel seçimlerindeki başarısını zamanında fark edip bundan yararlanmasını da zorlaştırdı. O dönem PKK’nın silahlı mücadeleye değil, siyasi faaliyete odaklanması gereken bir dönemdi. Ancak örgüt bunu yapamadı. Barış süreci sekteye uğrar uğramaz yeniden çatışmaya döndü. Bugün örgütün önündeki temel soru şudur: İdeolojisinde ve örgütlenme faaliyetlerinde silahlı mücadelenin yerini ne alacak? PKK, savaşı bıraktıktan sonra etkisini sürdürebilmek istiyorsa, tutarlı bir siyasi strateji ve buna uygun bir siyasi eylem planı geliştirmek zorundadır.

Çalışmalarınızda öne çıkan temalardan biri de PKK içindeki devrimci idealizm ile örgütsel katılık arasındaki gerilim. Sizce hareket bölge genelinde daha kurumsal bir yapıya dönüştükçe bu gerilim de arttı mı?

Aksine, bana göre örgüt büyüdükçe ve özellikle Türkiye ile Rojava başta olmak üzere bölge genelinde çok sayıda bağlı yapı oluşturdukça devrimci idealizm zayıfladı. Ancak bu aynı zamanda PKK’nın güçlü yönlerinden biridir. Bunun iki boyutu var.
Birincisi, bugün bir kişi PKK’ya ya da onun hedeflerine destek vermek için mutlaka örgüte katılmak zorunda değil. Örgüte bağlı kültür merkezlerinde, gençlik gruplarında, medya kuruluşlarında, iş insanları derneklerinde ya da benzeri yapılarda faaliyet göstererek de destek verebilir. Bunun anlamı nedir? Pratikte bunun anlamı, örgütün hâkimiyetini kabul ettiğiniz sürece farklı düzeylerde devrimci idealizmi de kabul etmesidir.

İkinci olarak ise Öcalan’ın ideolojik çizgisindeki değişimler, insanların örgütün gerçekte ne istediğini kolayca takip edebilmesini zorlaştırdı. Bağımsız bir Kürt devleti ya da özyönetim talepleri basit ve anlaşılır hedeflerdi. Demokratik özerklik, demokratik konfederalizm ve komünler ise ne açıklanması ne de hayata geçirilmesi kolay kavramlar değildir.

“Örgüt savaşı tercih etti; bu tarihi, bir hataydı”

Herkes yeni barış sürecinde devletin ne yapması gerektiğini konuşuyor, ancak kimse örgütün ne yapması gerektiğini tartışmıyor. PKK’yı yakından tanıyan biri olarak, onlara ne tavsiye ederdiniz?
Ne tavsiye edeceğimi açıklayabilmek için bir önceki barış sürecine dönmem gerekiyor.

Kitabımda 2013-2015 barış sürecini ve bu sürecin çökmesinden sonra yaşananları ayrıntılı biçimde ele alıyorum. PKK yanlısı çevrelerde, Hendek Savaşı olarak bilinen süreçte Türk devletinin Kürt şehirlerine saldırdığını söyleyerek suçu tamamen Türkiye’ye yüklemek yaygın bir yaklaşımdır. Ancak Türk güvenlik güçleri, PKK destekli gruplar ve silahlı unsurların birçok kent merkezinin kontrolünü ele geçirmeye çalıştıktan sonra harekete geçti. Başka bir ifadeyle, 2015 yılında barış süreci duraksadıktan sonra PKK’nın önünde bir tercih vardı. Ateşkese bağlı kalabilir, siyasi faaliyetlere ve Haziran 2015 genel seçimlerinde Kürt yanlısı HDP’nin elde ettiği siyasi başarıya odaklanabilirdi. Ya da yeniden silahlı mücadeleye dönebilirdi. Örgüt yeniden savaşı tercih etti. Bana göre bu tarihî bir hataydı.

O dönemde PKK’nın, Suriye’de DEAŞ’a karşı mücadele ederken kazandığı olumlu algıyı ve HDP’nin seçim başarısını ileriye taşıma fırsatı vardı. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için Türkiye’ye askerî açıdan meydan okumaması ve gerçekten barışçıl siyasi faaliyetlere odaklanması gerekiyordu.

PKK bunun yerine yeniden savaşa dönmeyi seçti ve bu tercih, örgütün siyasi ivmesini kaybetmesine, nihayetinde de Türkiye’nin güneydoğusundaki şehirler üzerindeki kontrolünü yitirmesine yol açtı. Dolayısıyla bana göre PKK’nın yapması gereken en önemli şey, şiddet dışı çizgiye bağlı kalmaktır. Barış süreci zaman alabilir. Ancak güven inşa etmenin önemli unsurlarından biri, işler yavaş ilerlediğinde bile barışa bağlı kalınabileceğini göstermektir. Bu, ideolojisi tarihsel olarak şiddet üzerine kurulmuş bir örgüt için elbette kolay değildir.
Sizce Batılı politika yapıcılar ve medya kuruluşlarının PKK ile daha geniş anlamda Kürt siyasi hareketi konusunda sahip olduğu en büyük yanlış kanaatler nelerdir?

Bunu genellemek zor; çünkü çok sayıda farklı medya kuruluşu ve çok sayıda farklı politika yapıcı var. Bununla birlikte, Batılı karar alıcılarla görüştüğümde beni en çok şaşırtan iki konu oluyor: Birincisi, PKK’nın siyasi bakımdan hâlâ ne kadar güçlü olduğuna dair yeterli bir kavrayışa sahip olmamaları. İkincisi ise Kürtlerin etnik temelli haklar elde etme ve yerel düzeyde belirli ölçüde siyasi iktidarı kullanabilme konusundaki kararlılıklarını yeterince anlamamaları.

Yıllar boyunca sık sık şu görüşü duydum: Türkiye’nin güneydoğusundaki ekonomik koşullar iyileşirse insanlar bu taleplerinden vazgeçer. Bu doğru değil. Hiçbir zaman böyle işlemedi. Nitekim ilk kitabım Kan ve İnanç‘ta da bunu ele almıştım. Öcalan’ın ilk destekçilerinin önemli bir kısmı son derece zeki, başarılı ve önlerinde farklı kariyer fırsatları bulunan öğrencilerdi. İyi işler bulabilecek durumdaydılar. Buna rağmen bağımsız bir Kürt devleti uğruna mücadele etmek için bunlardan vazgeçtiler. Çünkü ekonomik fırsatlar, dil hakları ve diğer etnik temelli haklara ilişkin temel talepleri ortadan kaldırmaz. Elbette bazı insanlar ekonomik kazanımlarla yetinebilir ya da kimliklerine dayalı hak ve özgürlüklere ihtiyaç duymadıklarını düşünebilir. Ancak bu, toplumun yalnızca bir kesimi için geçerlidir.

Medyaya gelince, burada daha kesin bir değerlendirme yapmak zor. Genel olarak Batı medyasının Türkiye’yi ve Kürt meselesini ele alış biçiminin başarılı olduğunu düşünüyorum. Türk medyasını aynı ölçüde takip etmediğim için onun hakkında ayrıntılı yorum yapamam. Bu konularda güvenilir haber ve analiz üreten çevrim içi yayın organlarının sayısının giderek artmasını olumlu buluyorum; çünkü yeni ve daha fazla sese gerçekten ihtiyaç var. Hiçbir haber ya da analiz her zaman kusursuz ve eksiksiz değildir. Ancak bugün farklı çevrim içi medya kuruluşlarının sayısı o kadar arttı ki, bu konuda genel bir yargıya varmam oldukça güç.

Türkiye’deki mevcut süreç devam ederse, sizce çözülmesi en zor mesele hangisi olacak: silahsızlanma, siyasi entegrasyon, bölgesel dinamikler mi, yoksa Kürt hareketinin kendi içindeki parçalı yapı mı?

Bunlardan yalnızca birini seçmek o kadar kolay değil. Bununla birlikte, hiç kuşkusuz siyasi entegrasyon çözülmesi en güç meselelerden biri olacaktır. Hatta bana göre bu, Türk devletinin önündeki en büyük sınavdır. Sonuçta silahsızlanma doğrulanabilir bir süreçtir; silah depoları tespit edilip boşaltılabilir. Bölgesel meseleler ise, özellikle Suriye ve İran’daki Kürt talepleri açısından bakıldığında, PKK savaşsa da savaşmasa da varlığını sürdürecektir. PKK öncülüğündeki Kürt hareketinin parçalı olduğu yönündeki iddiaların ise abartıldığını düşünüyorum. Ancak siyasi entegrasyon her koşulda ciddi bir meydan okumadır. Çünkü Irak Kürdistanı’nın dağlarında binlerce genç kadın ve erkek bulunuyor. Bunlar son derece güçlü siyasi görüşlere sahip insanlar. İnsanları harekete geçirmeyi biliyorlar; kendileri de örgütlü ve disiplinliler. Üstelik önemli bir bölümü Türkiye’nin güvenlik güçlerine karşı silahlı çatışmalara katıldı.

Eğer bir barış anlaşması yapılırsa, kendi rollerinin Türkiye’ye dönerek siyasi faaliyetlere öncülük etmek olduğuna inanacaklardır. Üstelik mesele yalnızca onlar da değil. Muhtemelen bir barış anlaşması, sürgündeki HDP siyasetçilerinin (ve partinin önceki versiyonlarında görev yapan isimlerin de) Türkiye’ye dönmesine imkân sağlayacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin bir anda karşı karşıya kalacağı tablo; Kürt siyasetinde, HDP içinde ve genel olarak siyasi hayatta liderlik rolü üstlenmek isteyen son derece örgütlü ve yüksek motivasyona sahip büyük bir Kürt aktivist kitlesi olacaktır. Türkiye’nin buna hazır olduğunu düşünmüyorum.

Şimdiden, örneğin geri dönen PKK mensuplarının beş yıl boyunca siyasetten men edilmesi gibi öneriler dile getiriliyor. Peki bu nasıl işleyecek? Ve geri dönenler buna uymazsa ne olacak? Böyle bir durumda yeni bir çatışma riskinin ortaya çıkması mümkündür.
Son olarak, uzun yıllardır PKK’yı ve Kürt siyasetini çalışan biri olarak, bölgenin daha az şiddetin yaşandığı ve siyasetin öne çıktığı yeni bir döneme doğru ilerlediği konusunda umutlu musunuz? Yoksa tam tersine, yeni çatışma biçimlerinin ortaya çıktığını mı düşünüyorsunuz?

Şu anda umutlu olmak kolay değil. Evet, PKK’nın silah bırakma kararı, bölgedeki çatışmaların azaltılması açısından olumlu bir adımdır. Ancak gerçek şu ki bölgede hâlâ çok sayıda mevcut çatışma ve potansiyel çatışma alanı bulunuyor. Örneğin Suriye’de Kürtlerin talepleri bakımından durum çözülmüş olmaktan çok uzak. İran’da süreç hâlâ belirsizliğini koruyor. Türkiye’de ise bu barış sürecinin nasıl sonuçlanacağını henüz bilmiyoruz. Dolayısıyla umutluyum; ancak aynı zamanda ciddi kaygılar da taşıyorum.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın