Ahmet Çiğdem

İyilik geçicidir, kötülük kazanır

Ben tüpgaz, nebati margarin ve şeker-kahve kuyruklarında büyüdüm. Darbe(ler) gördüm. Maraş, Çorum ve Sivas’ı yaşadım. Erke dönergeci diye müthiş bir bilimsel icada tanıklık ettim. Bu ülkede nelerin olup biteceğine dair esaslı bir tecrübem var. Yeteri kadar “ampirik veri” biriktirdim. İçimdeki amatör sosyolog veriye doydu. “Yeni” ve “devrimci” bir sürecin eşiğinde miyiz, kuşkularım var.

Bir Laz, bir Alevi ve iki Kürd bir bara girmişler

Öcalan, örgütle devlet arasında sıkışmış Kürdleri, devletle vicdanları arasında yalpalayan Türkleri, nefretlerini örgütün silahlı varlığından sürdüren solcu beyaz Türkleri, politik öngörüleri ve entelektüel sorumlulukları, en hafifiyle onun düzeyine bir türlü varamayacak yaptıkları çağrıda silahlara veda türküsü çalamayan “barış” akademisyenlerini ama en çok gidecek yeri kalmayan PKK’yı, o çok sevdiği kavramla söylersek, “özgürleştirdi.” Öcalan; Özal, Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’nin demokratizasyonun için yaptıklara katkılara büyük bir halka ekledi. Silahlı bir örgütün lideri, etnik bir topluluğun temsilcisi olarak değil, “yurttaş” olarak üstelik.

Mekan kaygısı

Ben okur yazar insanların bir araya geldiği mekânların tükenişinde biraz farklı bir boyutun, boyutların olduğunu sanıyorum. Birincisi politik pratiğin giderek virtüel bir edim hâline gelmesiyle alâkalı. İkincisi giderek mikro ganglere dönüşen bir birliktelik pratiğinin (sen, ben, bizim oğlan) gelişmesi. Bir araya gelmek için nedenimiz kalmadı. Dolayısıyla bir araya gelebileceğimiz mekânlara da eskisi gibi ihtiyaç yok. Bir araya geldiğimizde ise , “yabancının” olmaması gerekiyor. Mekânın yaratacağı sosyalliğin minimalize edilmesi, dolayısıyla, mecburi. O vakit, mekân kimliksizleştikçe itibar kazanıyor. Bu itibar da parayla satın alınabiliyor. Gelgelelim, “anonim” kalarak gidebileceğimiz yerler de kalmadı artık.

Bir mülâkata cevap

Dücane Cündioğlu, T24 sitesinde bir soruya şöyle karşılık vermiş: “İletişim Yayınları’nın “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Muhafazakarlık” başlıklı 5. cildine ve özellikle o cildin ilk yayımlanma tarihine bakınız. O dönemdeki benzerleri gibi tamamen ısmarlama bir kitaptır. AK Parti'nin Türk siyasetinde işgal edeceği ideolojik pozisyonu 2000'lerin başında özellikle “muhafazakârlık” diye adlandırdılar.” Sözü edilen muhafazakârlık cildinin editörü benim. Siyasal ve sosyal olguları, bir partinin politik ve ideolojik evrimini, “görevlendirildiler”, “verilen kararı uyguladılar”, “dış güçler, özellikle ABD böyle istedi” vs. dışında açıklayabilecek bir kavramsal ferasete asla sahip olamamış birine, salt AKP’ye muhalefet ediyor ve mülakâtı yapan hanımefendinin belirttiği üzere, İslâmcılara yaralanacakları yerden saldırmayı iyi biliyor diye gösterilen muamelenin, Türkiye’de herhangi bir meselenin anlaşılmasına katkıda bulunmadığı, bulunamayacağı açıktır.