Venezuela’dan Türkiye’ye uzanan siyasi manzarada, yönetme veya yönetime dâhil olma arzusu ile insanlık onuru arasındaki makasın nasıl açıldığına günbegün şahit oluyoruz. Siyasal aşkın yerini “siyasal ticarete” bıraktığı bu düzlemde; partiler arası geçişler ya da medet umulan dış güçler sadece meşruiyet kaybını derinleştirir. Çünkü siyasetin koridorlarında rehin verilen onur çıkarlara tahvil edildiğinde; geriye ne dava ne de inanç kalır. Oysa gerçek sadakat menfaatin bittiği yerde başlar; bunun dışındaki her kurgu, üzerine pazarlık gölgesi düşmüş kirli bir dekordan ibarettir.
Yani SDG-Şam mutabakatı, İsrail-Şam mutabakatıyla birbirine bağlanmış gibi görünüyor.
Kürt kamuoyu bu iddiayı bir devlet propagandası olarak görse de Suriye-İsrail-Türkiye arasında Suriye merkezli güç mücadelesini SDG’nin bir fırsat olarak gördüğü, İsrail’in de Dürziler ve SDG meselesini Türkiye ve Suriye’ye karşı bir kart olarak kullanmak istediği bir saha gerçeği artık.
Operasyon, rejim değişikliğini, bir “teknoloji”, bir “paket çözüm” ve ihraç edilebilir bir “ürün” gibi dünyanın önüne koydu. Bundan sonra da gücü yetenler bu “ürün”den yararlanabilirler. Siyaset de ahlak ve hukuk tartışması olmaktan çıkıp “ürün” uygulama yarışına dönüşüyor. 2000’ler ve 2010’lar boyunca Washington’un da katkısıyla çeşitli ülkelerde gerçekleşen toplumsal dönüşümlere dair bir tanımlama vardır: “Renkli devrim.”
Herkes kendi vicdanına sorsun: İmar Affından faydalanmış ve yıkılarak can kaybına neden olmuş bir binada hiçbir açılma gözlenmemiş etriyeyi 135 derece yapmamış diye normatif anakronizmle cezalandırılan şantiye şefi mi daha suçludur, imar affına olur verenler mi?
Dünya değişti. Yasa çağı bitti, hayat tekrar başlıyor. Bir inkılabın içinde değilsek eğer, eşiğindeyiz. Yasa yasama yapamadığı için hasta ve yasta. Peki, yasanın yerini ne alacak?