Sosyal medya algoritmaları ve Amerikan toplumunda giderek büyüyen kurum güvensizliği, dezenformasyonun geniş kitlelere ulaşmasını hiç olmadığı kadar kolaylaştırdı.
Bugün YouTube’da “11 Eylül” araması yapıldığında saldırılara ilişkin resmi soruşturmaların sonuçlarını reddeden; olayların arkasında CIA, “derin devlet”, İsrail veya çeşitli küresel güçlerin bulunduğunu öne süren çok sayıda içerikle karşılaşmak mümkün.
Milyonlarca kez izlenen videoların bazıları aynı soruyu soruyor:
“İçeriden yapılmış bir plan mıydı?”
11 Eylül 2001’de El Kaide mensubu 19 hava korsanı dört yolcu uçağını kaçırdı. Uçaklardan ikisi New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine, biri Pentagon’a çarptı. Dördüncü uçak ise yolcuların hava korsanlarına müdahalesinin ardından Pennsylvania’da düştü.
Saldırılarda 2 bin 977 kişi hayatını kaybetti.
Aradan çeyrek asır geçti ancak saldırılara ilişkin komplo teorileri ortadan kalkmadı. Aksine, biçim değiştirerek daha geniş siyasi tartışmaların parçası haline geldi.
Bir dönem internet forumlarında ve marjinal çevrelerde dolaşan teoriler, özellikle sosyal medyanın yükselişi ve 2016 sonrasında “post-truth” olarak adlandırılan dönemin belirginleşmesiyle Amerikan siyaset kültürünün içine taşındı.
Canlı yayınlanan ilk büyük şok
Devlete ve resmi makamlara duyulan şüphe Amerikan siyasi tarihinde yeni değil.
1963’te Başkan John F. Kennedy’nin öldürülmesi, Warren Komisyonu’nun Lee Harvey Oswald’ın tek başına hareket ettiği sonucuna varmasına rağmen onlarca yıl boyunca CIA’den mafyaya, Küba’dan Sovyetler Birliği’ne kadar uzanan sayısız komplo teorisinin konusu oldu.
11 Eylül’ü farklılaştıran unsurlardan biri ise saldırıların televizyon çağının ortasında, dünyanın gözleri önünde gerçekleşmesiydi.
İlk uçağın Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpmasının ardından kameralar New York’a çevrilmişti. İkinci uçağın Güney Kulesi’ne çarpması ve ardından iki kulenin çöküşü yüz milyonlarca insan tarafından televizyonlardan izlendi.
Nottingham Üniversitesi’nden siyaset bilimci Hugo Drochon’a göre olayın bu “anındalığı” ve yarattığı büyük şok, internet çağının ilk büyük şüpheci kitlelerinden birinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı.
Fakat 11 Eylül komplolarının yayılmasını sağlayan yalnızca saldırının büyüklüğü değildi.
Ardından yaşananlar Amerikan devletine duyulan güveni daha da sarstı.
Irak savaşı komplo teorileri için dönüm noktası oldu
11 Eylül’ün ardından George W. Bush yönetimi “Teröre Karşı Savaş” ilan etti. Önce Afganistan işgal edildi, ardından 2003’te ABD ve İngiltere öncülüğündeki koalisyon Irak’a girdi.
Irak işgalinin kamuoyuna sunulan en önemli gerekçelerinden biri Saddam Hüseyin yönetiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasıydı.
Ancak işgalin ardından bu silahlar bulunamadı.
ABD ve İngiltere’de daha sonra yürütülen soruşturmalar, savaş öncesindeki istihbaratın ciddi biçimde hatalı olduğunu, doğrulanmamış kaynaklara dayanıldığını ve eldeki bilgilerin kesinliğinin kamuoyuna olduğundan daha güçlü biçimde sunulduğunu ortaya koydu.
Bu gelişme yalnızca Irak savaşına yönelik desteği sarsmadı.
Devletin ulusal güvenlik konusunda kamuoyuna sunduğu bilgilerin güvenilirliğine ilişkin çok daha geniş bir kuşkunun oluşmasına da katkıda bulundu.
“Devlet Irak konusunda doğruyu söylemediyse 11 Eylül konusunda neden doğruyu söylüyor olsun?” sorusu, komplo çevrelerinin en güçlü argümanlarından birine dönüştü.
Resmi kurumların kendi hataları ve yanlış açıklamaları, resmi açıklamalara yönelik kuşkularla hiçbir kanıta dayanmayan iddialar arasındaki sınırın bulanıklaşmasına da yardımcı oldu.
YouTube geldi, “Loose Change” milyonlara ulaştı
İkinci büyük kırılma teknolojikti.
YouTube 2005’te kuruldu.
Böylece daha önce küçük internet sitelerinde, forumlarda, DVD’lerde veya e-posta zincirlerinde dolaşabilecek komplo teorileri küresel bir dağıtım ağına kavuştu.
Bu dönemin en etkili yapımlarından biri “Loose Change” oldu.
İnternetten ücretsiz yayılan film, Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin uçakların çarpması ve ardından çıkan yangınlar nedeniyle değil, önceden yerleştirilen patlayıcılarla gerçekleştirilen “kontrollü yıkım” sonucunda çöktüğünü öne sürdü.
Pentagon’a gerçekten bir yolcu uçağının çarpıp çarpmadığı, Dünya Ticaret Merkezi 7 numaralı binasının neden çöktüğü, hava savunmasının uçaklara neden zamanında müdahale edemediği gibi sorular da 11 Eylül komplo teorilerinin temel malzemeleri haline geldi.
Bu iddialar resmi soruşturmalar ve mühendislik çalışmalarında destek bulmadı.
Ancak internetin yeni yapısında bir iddianın yayılması için doğrulanması gerekmiyordu.
İzlenmesi, paylaşılması ve tartışma yaratması yeterliydi.
Komplo siyasi silaha dönüştü
Komplo teorileri Amerikan siyasetinde her zaman vardı. Fakat 2010’larda önemli bir değişiklik meydana geldi.
Komplo anlatıları yalnızca devlete kuşkuyla yaklaşan grupların ürettiği hikâyeler olmaktan çıkıp doğrudan siyasi mobilizasyon aracı olarak kullanılmaya başladı.
Bu dönüşümün en önemli isimlerinden biri Donald Trump oldu.
Trump, Barack Obama’nın ABD’de doğmadığını ve bu nedenle başkanlık için anayasal şartları karşılamadığını öne süren “birther” hareketinin en görünür savunucularından biri haline geldi.
Obama’nın Hawaii’deki doğum belgesinin yayımlanması da tartışmayı sona erdirmedi.
Trump daha sonra 2016 seçim kampanyasında Washington’daki siyasi ve bürokratik yapıyı hedef alan söylemini genişletti.
Başkanlığı döneminde “derin devlet” kavramı Amerikan sağının siyasi sözlüğünün merkezine yerleşti.
FBI, CIA, Adalet Bakanlığı ve diğer federal kurumların seçilmiş başkana karşı çalışan görünmez bir yapı oluşturduğu iddiası giderek daha geniş bir Cumhuriyetçi seçmen kitlesi tarafından benimsendi.
QAnon’dan 6 Ocak’a
Bu dönemin en uç örneklerinden biri QAnon oldu.
İnternette anonim mesajlarla başlayan hareket, Demokrat siyasetçilerin, bürokratların, Hollywood yıldızlarının ve küresel elitlerin gizli bir suç örgütünün parçası olduğu gibi hiçbir kanıta dayanmayan iddiaları yaydı.
Bir zamanlar yalnızca anonim internet forumlarında görülen QAnon sembolleri daha sonra Trump mitinglerinde görünmeye başladı.
Komplo kültürü açısından daha büyük kırılma ise 2020 başkanlık seçimlerinin ardından yaşandı.
Trump, Joe Biden’a karşı kaybettiği seçimin geniş çaplı hileyle kendisinden çalındığını öne sürdü.
Mahkemelerde seçim sonucunu değiştirecek ölçekte bir hile olduğuna ilişkin kanıt ortaya konulamamasına rağmen iddia milyonlarca seçmen tarafından kabul edildi.
6 Ocak 2021’de Trump destekçilerinin Kongre binasını basması, internette ve siyasi mitinglerde dolaşan komplo anlatılarının gerçek dünyadaki siyasi eyleme ve şiddete dönüşebileceğini gösteren en çarpıcı örneklerden biri oldu.
25 yıl sonra yeni eksen: İsrail
11 Eylül’e ilişkin komplo teorileri ise ortadan kaybolmadı.
Siyasi konjonktüre göre biçim değiştirdi.
Son dönemde Amerikan sağındaki bazı etkili medya figürlerinin tartışmalarında İsrail giderek daha fazla öne çıkıyor.
Gazze savaşı, ABD’nin İsrail’e verdiği destek ve Amerikan sağında İsrail konusunda ortaya çıkan görüş ayrılıkları, 11 Eylül hakkındaki eski komplo teorilerinin de yeniden dolaşıma girmesine yol açtı.
Tucker Carlson gibi Amerikan sağında geniş bir izleyici kitlesine sahip medya isimlerinin programlarında 11 Eylül’e ilişkin resmi anlatıyı sorgulayan görüşlere daha fazla yer verilirken Laura Loomer gibi isimlerin çevresindeki tartışmalarda da saldırılar ile İsrail arasında bağlantı kurmaya çalışan iddialar gündeme geliyor.
Bu iddiaları doğrulayan herhangi bir kanıt bulunmuyor.
Ancak önemli değişiklik iddiaların içeriğinden çok, kimler tarafından ve hangi platformlarda dile getirildiğinde.
11 Eylül’den sonraki ilk yıllarda bu tür teorilere ulaşmak için komplo sitelerine veya özel internet forumlarına girmek gerekirken bugün benzer iddialar milyonlarca takipçisi bulunan siyasi yorumcuların programlarında ve sosyal medya hesaplarında tartışılabiliyor.
Komplo artık “kenarda” değil
11 Eylül’den geçen 25 yıl, komplo teorilerinin geçirdiği dönüşümün de tarihi oldu.
2000’lerin başında “kontrollü yıkım”, Pentagon’a uçak çarpmadığı veya saldırının Amerikan devletinin içindeki unsurlar tarafından düzenlendiği gibi iddialar büyük ölçüde alternatif internet sitelerinin konusuydu.
Bugün ise komplo teorileri ABD’de seçimlerden dış politikaya, göçten sağlık politikalarına kadar çok sayıda başlığın içine girmiş durumda.
Sosyal medya algoritmaları bu dönüşümü hızlandırdı. Öfke, şaşkınlık ve kuşku yaratan içeriklerin hızla yayılabilmesi, eskiden birbirinden kopuk komplo çevrelerinin büyük dijital topluluklara dönüşmesini kolaylaştırdı.
Buna Irak savaşı, 2008 mali krizi, Covid-19 salgını ve Amerikan siyasetindeki sert kutuplaşmanın yarattığı kurum güvensizliği de eklendi.
Böylece 11 Eylül komplolarının 25 yıllık serüveni daha geniş bir Amerikan siyasi dönüşümünün parçasına dönüştü:
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.