“12 Öfkeli Adam” ya da hükümlerimiz…

Hayat biraz böyle geçiyor. Yargılamak, hüküm vermek hepimiz için süreklilik arz eden gündelik işlerden biri. Hattâ bazılarımız bunu ceza kesmeye ve bu cezaları uygulamaya kadar götürüyor. Üstelik cezalar savunma hakkı tanınmaksızın kesiliyor ve hükümlülük hali bazen hayat boyu sürebiliyor.

Netflix’te tesadüfen “12 (De Twaalf)” dizisinin tanıtımı ile karşılaştım.

“Kendi özel sorunları olan sıradan insanlardan oluşan on iki kişilik jüri, kızını ve en iyi arkadaşını öldürmekle suçlanan bir kadının dâvâsında karar vermek zorundadır…”

2019 Belçika yapımı Flamanca bir mini dizi. (Bu arada, aslında salgından çok çok önce başlayan bu dizi/film izleme furyası izolasyon günleri ile öyle bir hâl aldı ki, 50 dakika civarında süren 10 bölümlük dizilere artık “mini” deniyor. Eskiden aylarımızı alırdı izlemesi, heyecanı, merakı. Artık birkaç günlük ömrü var 10 bölümün. Yoğunlaştırılmış ama uçucu etkiler, ruh hâlleri…)


Herhangi bir sinema severe “12…” deyin, “… Öfkeli Adam” diye devam eder, garanti veriyorum. Tabii bana da, hem adıyla hem de konusuyla “12 Öfkeli Adam”ı çağrıştırdı bu “12” dizisi. Zaten tam da bu nedenle bu isim verilmiş sanıyorum. Gayet ilgi çekici…

“12 Öfkeli Adam” hatırına oturdum diziyi izledim. Pişman da değilim. “Suç” teması, belki de “hukuk felsefesi” meraklıları için ilginç anekdotlarla dolup taşıyor dizi. Malûm, ne göreceğiniz nereden baktığınıza bağlı. Modern insanların paramparça hayatlarından kesitler de görebilirsiniz, günümüzde birlikte olmanın ya da kalbini bir başkasına açmanın birçok insan açısından nasıl büyük bir yük oluşturduğunu da izleyebilirsiniz, hattâ kadınların ağır hayat mücadeleleri ya da başka birçok konu üzerine bir dizi olarak da düşünülebilir.

Benim açımdan ise, yukarıda saydığım konularla birlikte, esas olan tıpkı “12 Öfkeli Adam”da olduğu gibi “ahlak felsefesi”ni gündelik hayatımıza indiren kısımlardı. İçselleştirdiğimiz ve “ahlakî” olduğunu sandığımız ve hattâ hayatımızı üstüne inşa etmeye çalıştığımız değerlerin sorgulanması yani.

İyi nedir? İyi insan kimdir? İyilik ya da kötülük ne kadar nispî kavramlardır? Öteki kimdir? Suç nedir? Suçlu nasıl bir insandır? Suçsuz insan var mıdır? Başka biri hakkında verdiğimiz hükümleri kendimize dair hükümlerden bağımsızlaştırabilir miyiz? Mutlak hükümlerimiz olmadan iyi ile kötüyü ayırt edebilir miyiz? Mutlak hükümlerimizden kurtulursak yerine ne koyabiliriz?

“12 Öfkeli Adam” 1957 yılından günümüze bu tür sorulara ilgiyle yaklaşmamızı sağlayan klasikler klasiği, 96 dakikalık siyah beyaz bir “insanî ders” filmi. Bilmeyen yoktur herhalde ama yine de bahsedeyim: Sidney Lumet’in ilk yönetmenlik denemesi. 96 dakikanın birkaç dakikası hariç tamamı genişçe bir jüri odasında geçiyor. Figürasyonu saymazsak toplam 12 oyuncusu var. Önce 1954 yılında bir televizyon programı olarak çekilmiş. Henry Fonda bu programdan çok etkilenip filminin yapılmasını kafaya takmış. Ama hiçbir yapımcı bu gayet klostrofobik ve yavan olarak algılanabilecek filmi çekmeye yanaşmamış. Bunun üzerine Henry Fonda ve senarist Reginald Rose filmin yapımcılığına soyunmuşlar. Henry Fonda aynı zamanda başroldeki diğer 11 kişiden biraz daha fazla başrol olan “makûl şüpheci” jüri üyesi rolünü de oynuyor. Oscar adaylıkları var, Altın Küre, Bafta, Altın Ayı gibi birçok ödülleri toplamış ve hâlen IMDB’de en iyi beşinci film olarak gösteriliyor.

Filmi izlerken bir “jüri üyesi” olmanız, kendinizi o dolambaçlı ve rahatsız ruh haline kaptırmanız, bence kaçınılmaz.

Jüri olmak, kendi dertlerinle, kendine dair yargılarla uğraşırken kalkıp da bir sanık hakkında hüküm vermek çok zor olmalı. Film boyunca bunun sıkıntısını yaşıyorsunuz zaten. Ama başka bir gözle bakarsanız, bu kadar dramatik ve doğrudan sonuçlara yol açmasa da, sabah akşam kendimizi ve fizikî ya da sanal çevremizdeki insanları yargılıyoruz. Yani hayat çoğunlukla tek kişiden oluşan bir jürinin üyesi olarak geçiyor. Belki bazı yargılarımızla hem kendi hayatımızı hem de başkalarının hayatlarını önemli ölçüde etkiliyoruz. Sonra bu etkileri düşünüp yeniden yargılıyoruz, yeniden etkiliyoruz ve en kısırından bir döngüye giriyoruz. Mahkemede jüri olarak ya da günlük hayatta etkileşimlerimiz açısından yargılama “dâvâ” bitince bitemiyor. Gittikçe kalabalıklaşan bir yargılama kafası ile yaşayıp gidiyoruz. “Öteki” ötekiliğini tek bir yerde bırakmıyor, kafamızda da her şeyi ötekileştiriyor. Bir de bakıyoruz ki, kapanmamış dâvâlar ile karşı karşıyayız.

Hayat biraz böyle geçiyor. Yargılamak, hüküm vermek hepimiz için süreklilik arz eden gündelik işlerden biri. Hattâ bazılarımız bunu ceza kesmeye ve bu cezaları uygulamaya kadar götürüyor. Üstelik cezalar savunma hakkı tanınmaksızın kesiliyor ve hükümlülük hali bazen hayat boyu sürebiliyor. Bunca hükmün arasında bir de bakıyoruz, hayat geçip gitmiş.

Hayat öyle ya da böyle geçip gidiyor, biliyoruz, bu çok da fena bir şey olmayabilir ayrıca. Belki, ufak tefek iyileştirici çabalara girişebiliriz. Meselâ, hükümlerimizin yerini yavaş yavaş sorulara bırakmasını sağlamak elimizden gelebilir. Cevaplanmamış ama cevaplanmaya çalışılmış sorular iyidir, Sokrates yanılmış olamaz.

Önceki İçerikYürümenin Felsefesi
Sonraki İçerikBildirimleri kapatabilir miyiz