Ana SayfaHaberlerÇevirilerAhmet Davutoğlu yazdı: Trump’ın eski dünya düzeni

Ahmet Davutoğlu yazdı: Trump’ın eski dünya düzeni

Eski Başbakan ve Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu: “Trump’ın 21. yüzyıl için öngördüğü Pax Americana, sınırsız, teknoloji destekli bir totaliterlik anlayışına dayanıyor: İleri teknolojilerle güçlendirilmiş, irrasyonel dürtülerden beslenen ve küstah bir söylemle sunulan, Hristiyan milliyetçiliğinin yönlendirdiği bir yeni-sömürgeci düzen. Arjantin’den Türkiye’ye, dünyanın dört bir yanındaki ülkeler ABD’nin karşı karşıya olduğu önemli bir tercihle karşı karşıya: Güçleri arttıkça daha baskıcı hale gelen otoriter Sezar’lara mı boyun eğeceğiz, yoksa Marcus Aurelius gibi bilinçli bir şekilde yönetmeye çalışan liderleri mi tercih edeceğiz?”

Ahmet Davutoğlu’nun Project Syndicate için yazdığı makalenin çevirisini yayınlıyoruz.

Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki ilk döneminin başında, bunun sıradan bir ABD başkanlığı olmayacağını beyan etmiştim.[1]

Hâlihazırda hem köklü zayıflıklarla hem de temel değerleri ve kurumları üzerindeki ihtilaflarla boğuşan uluslararası düzen, artık deprem niteliğinde bir kırılmayla karşı karşıyaydı.

Trump’ın ikinci döneminin daha da büyük bir kaosla başlamasıyla birlikte, bir zamanlar istisnai bir sarsıntı gibi görünen bu durum tam anlamıyla bir “sistemik depreme” [2] dönüştü. Trump’ın kışkırtıcı söylemleri, ekseriyetle ölçüsüz kararnameleri ve Gazze ve Ukrayna’daki savaşlara yönelik despotça yaklaşımı, Vestfalya Barışı’na kadar uzanan dört asırlık savaş ve acılarla inşa edilen çok taraflı sistemin temellerini derinden sarstı.

Trump’ın son iki aydaki söylem ve icraatları, her an yeni krizlerin patlak verip şiddetlenebileceği muazzam bir belirsizlik dönemine girdiğimizi gösteriyor. Öyle görünüyor ki artık hakim olan tek bir ilke var: Kuvvet, hakkı tayin eder. Oysa uluslararası hukukun temelinde ahde vefa (pacta sunt servanda) ilkesi yatmaktadır: Anlaşmalara riayet etmek şarttır. Ne var ki Trump, Beyaz Saray’a döndükten sonraki birkaç hafta içinde, bizzat kendisinin ilk dönemi de dahil olmak üzere, önceki ABD yönetimleri tarafından imzalanan çok sayıda anlaşma ve taahhüdü ihlal etti, feshetti ya da bunlardan çekildi.

Trump’ın geniş kapsamlı dış politika hedefinin, 80 yıl önce İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı dehşetle yaralanmış bir nesil tarafından kurulan küresel düzeni yıkmak ve neo-kolonyal bir rekabet çağını başlatmak olduğu anlaşılıyor. Grönland ‘ı “öyle ya da böyle” ilhak etme, Panama Kanalı’nın idaresini geri alma ve Kanada’yı 51. eyalet haline getirme tehditleri, Gazze halkını ise bir gayrimenkul anlaşmasının önündeki engellerden biri olarak görmesi, neo-emperyalist dünya görüşünü açıkça ortaya koyuyor.

Oligarşik yapısına rağmen, beş daimi üyenin (P5) hakim olduğu ve ABD’nin liderlik ettiği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Trump’ın küresel hakimiyet arayışının önünde bir engel oluşturuyor. Bu nedenle, Trump, BMGK’yı devre dışı bırakarak ABD ile Rusya ekseninde şekillenen ve Soğuk Savaş dönemindeki ABD-Sovyet ikili ilişkilerini andıran P2 düzenini tercih ediyor. Üstelik Trump, Güvenlik Konseyi kararlarına ve çok sayıda uluslararası sözleşmeye de açıkça meydan okuyor.

Trump’ın “Önce Amerika” ajandası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında faşizmin yeniden canlanmasını önlemek amacıyla hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin temelini oluşturan “önce insanlık” ilkesiyle tam bir tezat oluşturuyor. Bu beyanname ve sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi (UNHRC), insan onurunu jeopolitik çıkarların üzerinde tutan bir uluslararası düzenin ruhunu temsil ediyordu.

Trump bu kurucu ideali reddederek Güvenlik Konseyi’ni bir kaba kuvvet aracına dönüştürme riski yaratıyor. Kalan dört daimi üyenin de benzer milliyetçi tutumlar benimsemesi, tehlikeli bir güç mücadelesiyle sonuçlanacaktır. 

Benzer şekilde, Trump’ın UNHRC, Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA), UNESCO ve Dünya Sağlık Örgütü gibi kilit öneme sahip BM kuruluşlarını lağvetme çabaları da uluslararası düzenin temellerini aşındırıyor. Trump’ın yıkıcı yaklaşımı yalnızca BM sistemini değil, uzun süredir küresel düzeni şekillendiren Pax Americana’yı da zayıflatıyor.

Kendisinden önceki emperyal sistemlerden farklı olarak, ABD liderliğindeki savaş sonrası düzen üç temel kaideye dayanıyordu: ABD’nin yönlendirdiği çok taraflı kurumlar, NATO gibi ittifaklar etrafında inşa edilen küresel güvenlik mimarisi ve serbest ticaret ile doların dünyanın ana rezerv para birimi olduğu bir ekonomik düzen.

Buna karşılık, Trump’ın 21. yüzyıl için öngördüğü Pax Americana, sınırsız, teknoloji destekli bir totaliterlik anlayışına dayanıyor. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi sürekli küçük düşürmeye çalışması gibi zorbalık taktikleri, dünya liderlerini, kendisinin 19. Yüzyıla ait vizyonunu kabul ettirerek sindirmeye yönelik daha geniş bir stratejinin parçası.

Bu değişim bir anda ortaya çıkmadı. ABD liderliğindeki düzen yıllardır çözülme sürecinde. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana, ABD dış politikasının stratejik süreklilikten yoksun kalması sonucunda her yönetim birbirinden oldukça farklı doktrinler benimsedi. George H.W. Bush’un “yeni dünya düzeni” çağrısını, Bill Clinton’ın insani müdahaleciliği takip etti. 11 Eylül 2001 saldırıları, George W. Bush’un Afganistan ve Irak’ın işgalini meşrulaştıran neo-muhafazakar yaklaşımını güçlendirdi. Barack Obama’nın çok taraflı ama çoğu zaman pasif diplomasisi ise Trump’ın ilk dönemini şekillendiren tepkisel refleksleri tetikledi; tıpkı Joe Biden’ın özellikle Gazze konusunda tutarsız ve büyük ölçüde etkisiz dış politikasının Trump’ın dönüşüne zemin hazırladığı gibi.

Şimdi, Trump her zamankinden daha pervasızken, Amerika’nın stratejik süreksizliğinin yarattığı sonuçla karşı karşıyayız: İleri teknolojilerle güçlendirilmiş, irrasyonel dürtülerden beslenen ve küstah bir söylemle sunulan, Hristiyan milliyetçiliğinin yönlendirdiği bir yeni-sömürgeci düzen.

2002 baharında, Princeton Üniversitesi’nde verdiğim bir konferansta, 11 Eylül sonrası Amerika’da yükselen aşırı milliyetçiliğe dikkat çekmiş ve ABD’nin askeri güç yoluyla hakimiyet kurmaya çalışan Sezarvari bir lidere ihtiyacı olmadığını söylemiştim. Bunun yerine, karmaşık bir küresel düzeni bilgelik, itidal ve uluslararası hukuka saygıyla yönetebilecek bir Marcus Aurelius’a ihtiyaç vardı.

Bir süreliğine, Obama’nın böyle bir lider olabileceğine inanmıştım. 2009’da göreve geldiğinde ve ilk yurtdışı ziyaretini Türkiye’ye yaptıktan sonra Irak, Suudi Arabistan ve Mısır’a gitmesiyle birlikte gerçek bir umut beslemiştim. Ne yazık ki yanılmışım. Ancak Türkiye’nin önce dışişleri bakanı ve ardından başbakanı olarak edindiğim deneyimler, diplomasiyi ve gücü tüm ülkelerin çıkarına hizmet edecek şekilde dengelemenin mümkün olduğuna dair inancımı pekiştirdi.

Arjantin’den Türkiye’ye, dünyanın dört bir yanındaki ülkeler ABD’nin karşı karşıya olduğu önemli bir tercihle karşı karşıya: Güçleri arttıkça daha baskıcı hale gelen otoriter Sezar’lara mı boyun eğeceğiz, yoksa Marcus Aurelius gibi bilinçli bir şekilde yönetmeye çalışan liderleri mi tercih edeceğiz? İşte bu, çağımızın belirleyici sorusudur ve buna birlikte yanıt vermemiz gerekiyor.


[1] https://globalejournal.org/global-e/march-2017/future-national-and-global-disorder-exclusive-populism-versus-inclusive-global

[2] https://www.cambridge.org/core/books/systemic-earthquake-and-the-struggle-for-world-order/F6CD3E1A2240BF1C250BAAE9C8DE9C52

- Advertisment -