Avrasyacılıktan Mavi Vatana: İdeolojiyi Jeopolitikleştirmek

Galip Dalay mesail.org’da kaleme aldığı yazısında, hiçbir zaman çok fazla etkili olamasa da Cumhuriyet boyunca varlığını hissettiren Avrasyacılığın, bu süreçte jeopolitik bir strateji olmaktan çıkıp ideolojik bir pozisyona evrilmesinin hikâyesini anlatıyor. Dalay’a göre Türkiye Avrasyacılığı bu yönüyle Rusya Avrasyacılığından çok farklı.

Avrasyacılık, dönem dönem popülerlik kazanan meselelerden biridir. Dönemin ruhu, bu başlığı siyasal tartışmaların merkezine taşıyabildiği gibi onu siyasal veya entelektüel tartışmaların çeperinde de bırakabiliyor. Bir süredir Avrasyacalık, en azından bir tartışma başlığı olarak, revaçta gözüküyor. Türkiye’nin dış politika tercihleri, içeride bu konunun daha fazla mercek altına alınması veya Avrasyacı aktörlerin daha çok görünür olmasına yol açıyor. Son yıllarda özellikle Rusya’yla ve Çin’le gelişen yakın ilişkiler bu kavram ve mesele etrafında daha esaslı ve sahici tartışmaların yapılmasına sebep oluyor. Bugünkü hâliyle temelde ideolojik bir tahayyüle jeopolitik bir elbise giydirmek olan Avrasyacılık, farklı dönemlerde farklı anlamları haiz oldu. Bu nedenle, en son sürümünü Mavi Vatan söyleminde bulan Avrasyacılığın bugününü anlayabilmek için öncelikle onun tarihsel dönüşümünü ve sahip olduğu temel kabullerini irdelemekte fayda var. Burada Avrasyacı aktörler kadar Avrasyacılık eleştirisi yapan aktörlerin de kavramsal olarak bir zihinsel netliğe ihtiyaç duyduğu izahtan uzaktır.

Burayı açacak olursak hem ülke içinde hem de yurt dışında, Türkiye ile Rusya arasında gelişen yakın ilişkileri “Avrasyacılık” merceğinden izah etmeye yönelik bir eğilim var. Bu yaklaşım sadece özensiz değil; aynı zamanda indirgemecidir. Her şeyden önce, bazı belirgin özelliklere ve uluslararası sisteme dair belli başlı ön kabullere sahip olmakla birlikte, Türkiye’nin mevcut dış politikasına kaynaklık eden kapsayıcı bir çerçeveden söz etmek pek mümkün değil. İç politikadaki oryantasyonsuzluk dış politikaya rotasızlık şeklinde yansıyor. Bir başka deyişle, Türkiye dış politikasının net bir Avrasya yönelimine sahip olduğu iddiası henüz güçlü temeller üzerine oturan bir iddia değildir. Bu, Avrasyacılığın jeopolitik bir yönelim ya da bir ideolojik konumlanma olarak Türkiye’de hiç yankı bulmamış olduğu anlamına gelmiyor. Avrasyacılık cumhuriyet döneminde şu ya da bu şekilde her zaman var olageldi. Bununla birlikte, Türk Avrasyacılığı farklı dönemlerde, farklı anlamlara sahip oldu. İlaveten Avrasyacılık, özellikle ideolojik tezahürlerinde ara ara yükselişe geçse de, Türkiye’de nadiren önemli siyasal bir güç olmuştur. Orduda, bürokrasinin bazı köşelerinde, aydınlar ve marjinal siyasi gruplar içerisinde her daim belli bir kitleye sahip olsa da, Türkiye’nin siyasal hayatında güçlü bir damara veya geniş kitlelerde yankı bulan bir söyleme hiç dönüşemedi.

Avrasyacılığın farklı modları

Avrasyacılığın Türkiye’ye nasıl bir dış politika vizyonunu sunduğunu anlayabilmek için aşağıdaki gibi bir formül geliştirebiliriz; bu formül aynı zamanda Avrasyacılığın farklı formlarına da ışık tutar. Bir başka deyişle Türkiye’nin dış politikasını nasıl bir Avrasyacılığın yönlendirdiğini anlamak için, bahsedilen bu Avrasyacı vizyonun Rusya’yı içerip içermediğini ve bunun Batı ile işbirliğini mi; yoksa rekabeti mi öngördüğünü bilmek oldukça önemlidir.

Avrasyacılık, özellikle 1990’larda siyasal anlamda daha çok ön plana çıktı. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanması Türkiye’nin nüfuz ve güç projeksiyonu yapabileceği önemli bir coğrafyanın ortaya çıkması manasına geliyordu. Batı’nın desteklediği bu dönemki Avrasyacılık, Türkiye’yi post-Sovyet Orta Asyası veya post-Sovyet Kafkasyasının başat aktörlerinden birine dönüştürmeyi öngörüyordu.  Avrasyacılığın bu formu Rus-karşıtlığı ve Batı ile iş birliğine dayanan bir mahiyete sahipti. Batılı aktörler, bağımsızlığını yeni kazanan bu ülkelerde Rusya veya İran’dan ziyade Türkiye’nin nüfuz sahibi olmasını yeğliyordu. Batının desteğine mazhar olan bu dönemki Avrasyacılığın coğrafi yoğunlaşma noktasını Orta Asya ve siyasal motivasyonlarından birini de anti-Rusçuluk oluşturuyordu. Başlardaki aktivizmine rağmen Türkiye, post-Sovyet coğrafyasının yaşadığı jeopolitik dönüşümden umduğu rolü veya kazancı elde edemedi.

1990’ların sonu ve 2000’lerin başında ilgili kavram, bu sefer de büyük oranda Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in (1997 – 2002) dış politika vizyonuna ilişkin olarak tartışıldı. Cem döneminde, Türk – Rus ilişkileri ciddi bir iyileşme yaşadı. Cem, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin Türkiye’ye doğmakta olan Avrasya düzeninde merkezî bir rol oynama imkânı sunduğunu düşünüyordu. Fakat Cem, Avrasya’yı Batı’ya karşı ya da ona bir alternatif olarak konumlandırmadığı gibi onu Rusya’ya karşı da konumlandırmıyordu. Daha ziyade, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin Batı Avrupa ile Asya arasındaki yapay ayrımları sona erdireceğine ve küresel teknolojik ve iktisadi süreçlerin bu iki bölgenin entegrasyonunu kolaylaştıracağına inanmıştı. Bu nedenle, Cem’in bakış açısıyla Avrasya düzeni ne Batı ne de Rusya karşıtıydı. Buna ek olarak Cem, her ne kadar Rusya karşıtı bir motivasyonla hareket etmediyse de yine de Türkiye’nin Avrasya politikasının Batılı çıkarlara uygun olduğuna inanıyordu.

Jeopolitikten ideolojiye dönüşüm

Türk Avrasyacılığının Soğuk Savaş sonrası dönemdeki bu erken biçimleri daha jeopolitik bir forma sahip olsa da sonraki versiyonları daha ideolojik bir içeriğe sahip oldu. Yeni dönem Avrasyacılık, Rusya’yla ve Çin’le yakınlaşmayı öngörüyor. Batı-karşıtlığı ise bu yeni Avrasyacılığın kurucu bileşenlerinden birini, hatta en önemlisini oluşturuyor. Bir başka deyişle bu yeni form, Türkiye’nin Batı ile arasındaki makasın daha da açılıp Rusya ve Çin ile arasındaki makasın daha da kapanmasını öngörüyor. Avrasyacılığın bu formunun tezahürlerini 2000’lerin başında Tuncer Kılınç gibi bazı askerî yetkililerle marjinal siyasi gruplar arasında görmek mümkündü. Avrasyacılığın bugün de dominant olan bu formu esas itibarıyla tutarlı bir jeopolitik vizyondan ziyade ideolojik bir eğilimi temsil ediyor. Bunun en güncel tezahürünü Mavi Vatan jeopolitik kavramı oluşturuyor. İdeolojik Avrasyacılıktan esinlenen bu muğlak terim, özünde Türkiye’nin deniz sınırlarını daha geniş bir şekilde tasavvur etmenin yanı sıra, Türkiye’nin dünyadaki yerinin yeniden tahayyülü anlamına geliyor.

Mavi Vatan kavramı temelde üç şeyi ifade etmektedir. İlk olarak, bu kavram, Türkiye’nin Akdeniz ve Ege’deki deniz sınırlarının daha geniş bir okuma ve yorumla yeniden ele alınması anlamına geliyor. İkinci olarak, Mavi Vatan kavramını Türkiye’yi bir deniz gücü olarak yeniden tasavvur etmeye ve yeniden konumlandırmaya yönelik bir çağrı olarak okuyabiliriz. Üçüncü olarak ise bu kavram ya da ‘doktrin’ — Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarına Rusya ve Çin ile yeniden bir ittifak kurarak daha iyi hizmet edileceğine inanan bu jeopolitik kavramın savunucularının anlatısının gösterdiği gibi — Türkiye’nin dünyadaki yerinin yeniden bir tahayyülünü ima ediyor. Ulusalcı ve Avrasyacı gruplar için Mavi Vatan, Türkiye’nin dış ve güvenlik politikalarının Batı’dan kopartılmasını ve Rusya ve Çin’in yörüngesine sokulmasını temsil ediyor. İktidar ve Mavi Vatancı ulusalcı-Avrasyacılar bu kavramın ilk iki anlamı üzerinde hemfikir gözüküyorlar; ancak henüz son hususta aynı yerde durmuyorlar. Avrasyacı-ulusalcı grupların Türkiye’nin yönünü Rusya’ya ve Çin’e yönlendirme arzularının aksine, iktidarın en azından belli kısımları Türk-Rus veya Türk-Çin ilişkilerinin sınırlılığının farkında görünmekteler. Öte yandan, bu kavram jeopolitik bir doktrin izlenimi veriyor dahi olsa, merkezinde Batı-karşıtlığının olduğu ideolojik bir konumlanmayı temsil ediyor. İdeoloji ile jeopolitik arasındaki makas bu aktörlerin söylemlerine iç tutarsızlık veya iç çelişkiler şeklinde yansıyor. Örneğin, bu aktörler Türkiye ile Batının çıkarlarının çatıştığı tezine ısrarla vurgu yaparken, mesela yapısal ve tarihsel olarak çatışma halinde olan Türk-Rus çıkarlarına da adeta uyum içerisindeymiş muamelesi yapıyorlar. Ayrıca Batı’yla ilişkilerde sürekli vurgulanan bağımsızlık teması Rusya ve Çin söz konusu olunca aniden buharlaşıyor. Benzeri şekilde Mavi Vatanın savunmacı bir ‘doktrini’ mi yoksa yayılmacı bir tahayyülü mü temsil ettiği belli değil. Aslında kavramın bu ölçekte ana akımda tartışılması bu kavramın veya ‘doktrinin’ orijinal ve anlamlı bir düşünsel altyapıya dayanmış olmasından ziyade ülkenin yaşadığı fikri çoraklaşmayla yakından ilintili. Hasılı, Mavi Vatan söyleminde yansımasını bulan Avrasyacılığın güncel versiyonu jeopolitik bir vizyondan ziyade esas itibarıyla ideolojik bir konumlanmayı temsil ediyor. Ayrıca ideolojik bir konumlanmanın bütün sertliklerini, ön kabullerini, çelişkilerini ve iç tutarsızlıklarını bünyesinde barındırıyor.

Buna karşılık, Batı’ya yönelik jeopolitik şüpheciliği ve şikâyetleri bir tarafa bırakacak olursak, Rusya’nın dış politikasında ideoloji sınırlı bir role sahip gözüküyor. 

Yazının tümü için:

https://www.mesail.org/yedinci-sayi/avrasyaciliktan-mavi-vatana-ideolojiyi-jeopolitiklestirmek/
Önceki İçerikÇin’in ‘bedelsiz’ aşıları Devlet Malzeme Ofisi’ne fatura edildi mi?
Sonraki İçerikİnsanı Anlamak: Dokunmanın sihri, din ve ahlak, parti kapatma